24-25-26-27-28-29-30-31-32-33
Telegram linki:
HAZIRLIK ÇALIŞMALARI
1. Doğup büyüdüğünüz yerden uzak kaldığınız oldu mu? Bu sürede neleri özlediğinizi söyleyiniz
Evet. Komşularımızı, evimizin yanındaki parkı, memleketimin insanlarını çok özlemiştim.
2. Memleketimizin niçin değerli olduğunu sınıfta tartışınız.
Memleketimiz olmazsa biz de olmayız. Memleket üzerinde yaşadığımız evimiz, canımız her şeyimizdir. Bu nedenle bizim için çok değerlidir.
3. Vatan ve dil sevgisini anlatan derlediğiniz atasözü, özdeyiş ve deyimleri sınıfta arkadaşlarınızla paylaşınız.
Bülbülü altın kafese koymuşlar, «Ah vatanım.» demiş.
Bir mıh bir at kurtarır, bir at bir er kurtarır, bir er bir vatan kurtarır.
Erinden ayrılan yedi yıl, yurdundan ayrılan ölünceye değin ağlar.
GÖRSEL YORUMLAMA
OKUMA ÇALIŞMASI
Aşağıdaki metni noktalama işaretlerine dikkat ederek önce sessiz sonra sesli�okuyunuz. Okurken metin türünün özelliğine uymaya çalışınız.
Vapur rıhtımdan kalkıp da Marmara’ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:�— Çocukcağız Arabistan’da rahat eder, dediler. �Hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle fakat gönülleri isli, evlerine döndüler. Önce babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyla halasının yanına, Filistin’in sapa bir kasabasına gönderiliyordu .
Hasan vapurda oyalandı; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında�idi; peltek, şirin konuşmalarıyla da güvertede yolcuları epeyce eğlendirmişti.�Vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı. Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona İstanbul’daki gibi:�— Hasan gel!�— Hasan git!
Demiyorlardı; adı değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:�— Taal hun yâ Hassen!..�Diyorlardı, yanlarına gidiyordu.�— Ruh yâ Hassen!..�Derlerse uzaklaşıyordu.�Hayfa’ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık ana dili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, hep susuyordu.(...)
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi, tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile kızgın güneş altında pırıl pırıl yanıyordu. Bunlar da bitti. Göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı. Ne ağaç vardı ne dere ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı. Çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile... Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün, arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.�Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:�— Gemel, gemel dedi.
Hasan’ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüveren cansız bir göğüs...�— Ya habibi! Ya ayni!�Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler,�söyleştiler, gülüştüler. Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar...
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu. Öyle, haftalarca sustu.�Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyor, gene susuyordu. Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı ayakkabıları vardı. Saçlarının ortası, el ayası�kadar sıfır numara makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı. Yer sofrasında bunu hem kaşık hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.�Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı.
Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kılıklı bir adam girdi. Torbasında da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu. Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.� Satıcı, iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyordu ki... Şaşarak, eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyla kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, İstanbul’da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.
Bir aralık nerede, kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından ana diliyle sordu:�— Çiviler ağzına batmaz mı senin?�Eskici başını şaşkınlıkla işinden kaldırdı.�Uzun uzun Hasan’ın yüzüne baktı:�— Türk çocuğu musun be?�— İstanbul’dan geldim!�— Ben de o taraflardan... İzmit’ten!�Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantolonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve İstanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun yalnız işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.
Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle adam yeniden sordu:�— Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?�Hasan anladığı kadar anlattı.�Sonra Kanlıca’daki evlerini tarif etti; komşunun oğlu Mahmut’la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili�olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu:�— Sen niye buradasın?�— Bir kabahat işledik de kaçtık!
Asıl konuşan Hasan’dı, altı aydan beri susan Hasan... Durmadan, dinlenmeden,�nefes almadan, yanakları sevincinden pempe pembe, dudakları taze, gevrek,�billur sesiyle sürekli konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışı-�yor hem de ara sıra “Ha! Ya? Öyle mi?” gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu. Artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgârını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli hem yaslı dinliyordu. Geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu. Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu.
Fakat sonunda bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep ağır ağır yaptı. �Hasan, yüreği burkularak sordu:�— Gidiyor musun?�— Gidiyorum ya, işimi tükettim.�O zaman gördü ki küçük çocuk, memleketlisi minimini yavru ağlıyor... Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları; dışarının rengini geçiren manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyla yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.
— Ağlama be! Ağlama be!..�Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlamaktadır, bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.�— Ağlama diyorum sana! Ağlama!..�Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı ama yapamadı, kendisini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.�
Refik Halit KARAY�(Kısaltılmıştır.)
KELİME VE KELİME GRUPLARI
TAHMİNİM
VAPUR
KELİME VE KELİME GRUPLARI
TAHMİNİM
RIHTIM
KELİME VE KELİME GRUPLARI
TAHMİNİM
PELTEK
KELİME VE KELİME GRUPLARI
TAHMİNİM
İSKEMLE
KELİME VE KELİME GRUPLARI
TAHMİNİM
KABAHAT
NASIRLAŞMIŞ
KELİME VE KELİME GRUPLARI
TAHMİNİM
KELİME VE KELİME GRUPLARI
SÖZLÜK ANLAMLARI
VAPUR
RIHTIM
Su buharı gücüyle çalışan gemi
Bir akarsu veya deniz kıyısında doldurularak yapılmış, gemilerin indirme bindirme veya yükleme boşaltma yapabileceği yer
KELİME VE KELİME GRUPLARI
SÖZLÜK ANLAMLARI
PELTEK
İSKEMLE
Dilini dişlerinin arasına alır gibi konuşan ve bu yüzden s, z gibi sesleri kusurlu söyleyen (kimse)
Arkalıksız sandalye
Üstüne sigara tablası, çiçek vazosu vb. konulan küçük masa.
KELİME VE KELİME GRUPLARI
SÖZLÜK ANLAMLARI
KABAHAT
NASIRLAŞMIŞ
Uygunsuz hareket, çirkin, yakışıksız davranış
En çok el ve ayağın sürekli sürtünmelere uğrayan noktalarında üst derinin kalınlaşması ve sertleşmesiyle oluşmuş deri
HASAN’IN YALNIZLIĞI
GURBET ACISI
VATAN HASRETİ
KONUSU
Memleket Özlemi
ÖZETİ
Annesi babasının vefatından dolayı uzaktan akrabaları ve komşuları tarafından memleketinden uzaklara halasının yanına gönderilen Hasan’ı anlatıyor. Hiç bir şeyin farkında olmadan mutlu mutlu Filistin’e giden Hasan, gideceği yere yaklaşınca içini hüzün kaplıyor. Gittiği yerde farklı bir dil, farklı örf adet, değişik giyim tarzları gören Hasan memleketini özlüyor ve içine kapanıyor. Bir gün kapılarına gelen bir eskiciyi izlemeye dalıyor ve sonrasında eskiciyle konuşmaya başlıyor. Bir de ne görsün eskici de Türk. Neşeyle eskiciyle sohbet etmeye başlıyor. Eskici da vatan özlemini Hasan’la gideriyor. Sonra ayrılık vakti geliyor ve Hasan çok üzülüyor.
1. Hasan’ı; kimler, nereye, niçin gönderiyor?
Hasan’ı komşuları ve akrabaları annesi ve babasının vefatından dolayı Filistin’e halasının yanına gönderiyorlar.
2. Vapura bindikten sonra Hasan neler yapıyor?
İnsanlarla konuşup etrafı izliyor.
3. Hasan suskunluğunu bozarak ilk defa kiminle konuşuyor? Niçin?
Kendi kültüründen memleketinden olduğunu ve aynı dili konuştuklarını gördüğü için eskiciyle konuşmuştur.
4. Eskicinin Hasan’la kaynaşmasını hangi duyguya bağlıyorsunuz?
Memleket hasreti eskici ve Hasan’ı bağlayan duygudur.
5. Eskicinin dış görünüşünün anlatıldığı satırlardaki perişan hâliyle, Hasan’ın mutsuzluğu arasında paralellik kurulabilir mi? Açıklayınız.
Evet ikisi de farklı da olsa kötü durumlarda olduğundan paralellik kurulabilir.
6. Metinden nasıl bir sonuç çıkarıyorsunuz? Yazınız.
İnsan kendi dilinden, kültüründen ve insanında uzaktaysa çok üzgün ve hasret içerisinde olur.
1.) Hasan neden üzgündür?
Memleketinden çok uzakta olduğu için üzgündür.
2.) Eskicinin gideceğini anladığından Hasan nasıl tepki vermiştir?
Hasan çok üzülmüş ve ağlamıştır.
3) Hasan ayakkabıcıyla bir daha görüşebilecek mi?
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi, tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile kızgın güneş altında pırıl pırıl yanıyordu. Bunlar da bitti. Göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı. Ne ağaç vardı ne dere ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı. Çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile... Ağızlarında�beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün, arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.�Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:�— Gemel, gemel dedi.
BASİT FİİLLER
geçiyorlardı
yanıyordu
bitti
geliyorlardı
bakmıyorlardı
gidiyorlardı
sordu
güldü
dedi
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi, tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile kızgın güneş altında pırıl pırıl yanıyordu. Bunlar da bitti. Göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı. Ne ağaç vardı ne dere ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı. Çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile... Ağızlarında�beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün, arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.�Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:�— Gemel, gemel dedi.
TÜREMİŞ FİİLLER
Daya-n-amadı
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi, tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile kızgın güneş altında pırıl pırıl yanıyordu. Bunlar da bitti. Göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı. Ne ağaç vardı ne dere ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı. Çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile... Ağızlarında�beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün, arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.�Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:�— Gemel, gemel dedi.
BİRLEŞİK FİİLLER
sabretti
Yaşadığı yerden hiç bilmediği bir yere giden bir çocuğun yaşadığı zorluklar ve memleketine duyduğu özlemdir.
Arabistan’da Filistin’in sapa bir yerinde geçmektedir.
Bir gün, şimdiki zaman
ŞAHIS KADROSU
VARLIK KADROSU
Hasan, eskici, Hasan’ın babası, akrabaları, kolu komşular
Deve, keçiler, kocaman hayvanlar
Yazdığınız metinde uygun geçiş ve bağlantı ifadelerini (oysaki, bir başka deyişle, özellikle, ilk olarak,son olarak) kullanınız.
Memleketim gözümde tütüyor.
Bülbülü altın kafese koymuşlar «Ah vatanım!» demiş.
Vatan milletin evidir. ( Ahmet Mithat Efendi)
SONRAKİ DERSE HAZIRLIK
Azim, güven, sevgi, saygı, sadakat kavramlarının anlamlarını araştırınız.
Ailenizin sizinle ilgili davranışlarını gözlemleyiniz.
MEHMET POLAT