GZ-icin baslik foto.jpg

GENİŞ ZAMANLAR  Şerif Erginbay  2000-2014 Şiirleri

Işığım Söndü  Sunu  Geri İstiyorum  Ah O Orman!

Dallarımda Kar  Yolda  Gül Çağı  Gün Gelir Ve…

Sen Giderken  Ormanı Çalınmış Kuşlar  Sardunyalı Balkon

 Kayıp İnci  Günden Güne  Yaprakların Günü  Yeniden Küreklere

Duman  Bir Yakın Bir Uzak  Dağılgan  İkili  Uzakta  Hoş Geldin Gece

Kuşatma  Gülden Damlalar  Yan Yana Işıma  İki Oda  Boş Sandalye

İnce Kederi Gölgenin  Kıyılarından  Dokununca  Lir ve Orfe

Kelebek Uçuşu  Mavili  Yüzünden Neler Geçer

Sulara Sürülen Düş  Yavaşlık  Mavi Yağmurlar  Antalya’nın Gözleri

Limon Çiçeği  Uzaklarda Bir Yurtsuz Bulut  Köpük

Dileğimce Dolaştırmıyorum Yolumu

İki Salkım Üzüm Bağında  Yengi  Yeniden Başlar Hayat

Sensin  Gecede  Bağış  Adıyla

ikon-ekran-ABC.png    ikon-ekran-DK.png

http://erginbay-siirleri.blogspot.com.tr/

http://erginbay-siirleri.blogspot.com.tr/ 

Işığım Söndü

-madencinin son mektubu-

Karıcığım hoşçakal, ışığım azalıyor,

Yanımda ölü arkadaşlarım.

Artık kömür kokulu ekmekler getiremeyeceğim sanırım.

Buraya kadarmış çocuklarım, hoşçakalın,

Hakkınızı helal edin; anacığım, babacığım.

Işığım azalıyor, hoşçakalın..

Üstüme değil içime çöken ocağın sessizliğinde

Tek tek seslerinizi duyuyorum, yüzlerinizi görüyorum,

Işığım azalıyor, soluğum azalıyor, biliyorum,

Yavaş yavaş dünyanın kara kalbine gömülüyorum.

Işığım söndü, işte gidiyorum..,

Ah, en çok da şimdi, bir bilseniz

Nasıl da bulutları, ağaçları, gökyüzünü özlüyorum.

Işığım söndü.. Hoşçakalın, arkadaşlarım çoktan gitti,

Artık ben de gidiyorum…

Sunu 

geniş zamanların çanından,

soluğunu döndüren çalgı

ellerimin sesinden

azar azar eksilen söz.!

buluttan kaçırılan gölge,

yağmurdan eksilen nem,

tepenin yitik yankısı

avucumda büyüyen masal: söz.!

Geri İstiyorum 

Yılkı atları mutluluğu aradığım!

Yürüdüm ucuna kadar falezlerin.

Bedeli ödenmiş özgürlük kıpır kıpır ayaklarımın altında. 

Gökyüzü sıkılıyor, sıkılıyor durmadan kendi boşluğunda.

Şarap kokulu bir rüzgârla gidiyorum aşka.

Kovuldum da geldim yurdunuza. Esmer şarkıların yitik topraklarından.

Uğursuzum; ya durdurun, ya da vurun beni!

Aradığım yılkı atları mutluluğu.

Geri istiyorum gökyüzünün buzul sarhoşluğunu!

Avuçlarımı parlatıyorum kömür ve elmasla.

Gençliğimden miras o uzun ve mutlu yarayla büyür çocuklarım.

Oymayın göklerin kabuğunu, yanmasın akşamlar sıcak kanla!

Göçebenin gökdelen buluşması:

Ay sararır usulca yurtsuz bir çocuğun saçlarında.

Durdurun ya da vurun beni on beş yaşın suçlarıyla!

Yürüyorum ucuna kadar falezlerin.

Bekliyorum kollarımda bir yığın bulut.

Bekliyorum yılkı atları mutluluğunu göklerin...

Gökyüzü sıkılıyor.

Gökyüzü sıkılıyor sabahı çalınmış akşamla!

Geri istiyorum, esmer şarkılarımın yitik topraklarını.

Geri istiyorum! Geri istiyorum daha fazla!

Ah O Orman! 

Nice savaşların, yenilgilerin olgunlaştırdığı yapraklar...

Kendi rüzgarını güneşte dolaştıran kıpır kıpır yaprakları içimizin.

Sonbaharın kapısını gümüş dallarıyla aralayan iki ağaç gibi sarıldık

tanyerinin göğsüne...

Aç belleğimizde uğultusunu döndüren büyülü ormana bağışlandık...

Dilimizle sağalttık yaralarımızı, yaprak yaprak dizilen günlerin

ortasından geçerken uykumuzun ot yatağına...

Ne çok sarmaşık, düşlerin sözdoğumuna sımsıcak sarılı.

Ah o orman! Kanayarak büyüyoruz: ikiz güller!

Dallarımda Kar 

Gün benim neyimdi, bilemeden geçti yıllar.

Nice bulutlar süzülüp geçti yanağımdan,

köklerimi yanıltmadı toprak;

ah olmasaydı kabuğumdaki bu tanıklıklar.

Gün benim neyimdi, şimdi dallarımda kar;

içimde sakin bir hasret var.

Yolda olduğumu bilirdim, yol benim ikizimdi;

tohum ışırdı yapraklarımın arasından, yol bunu bilirdi.

Kar gizlerimizi vururdu yüzümüze:

aşk aydınlığındaydık o zamanlar.

Dağa boy verdim, açtım kendimi;

yan yana oluşumuza sevindim.

Dilini anladım, dilimle çözüldüm;

mevsimlerin neremizden geçtiğini gördüm.

Sularını dolaştır aynalı patikamdan,

işte terimi sildim.

Hiç anlamasam da olur; gün benim neyimdi,

şimdi dallarımda kar;

içimde sakin bir hasret var.

O kadar..!

Yolda 

Sonbahar kara saçlarını ördüğünde yoldaydım.

Dalgınlığımı bir ben bağışlamadım.

Ovaların ateşi söndü, dağlar karabasan düşlerin hükmünde.

Kozalar yanıtsız bıraktı anayurdundan kovulmuş soruları.

Öfkemi acı yele savurdum, hüznümü bir ben bağışlamadım.

Aşk ömrümü ikiye böldüğünde ben yoldaydım.

Nice bağbozumundan geçtik.

Anladık şarabın bir heves olmadığını.

Gönül matematik bilmezmiş.

Şiir basarmış sultan yarasına her kanadığında.

Çağlayanımda kendime düştüm. Gül oldum aşk içtim.

Aşk süveydaya döndüğünde ben yoldaydım.

Gül Çağı 

Yamaç, solgun yüzünden bir bakış edinir bu geç saatlerde.

Sana durmuş kalbim çocukluk düşlerinin çemberinde mutludur.

Bahçemizin yetişkin dalları sarmaşıklarıyla sarhoş bu gül çağında.

Tanyeri uyanır göğüslerinin neminde, bu koku üç kez dolaşır ovayı.

Çalgına dokunurum, orman uyanır: yankılar hep acemi kalması gereken sesi.

Yamaç, solgun yüzünü geri ister, uyanmış orman çalgını.

Gül çağı: zamanı kargışlayan dudak! Öl ve gömül bahçeme!

Düş sonsuz açar... sen de!

Gün Gelir Ve... 

Bir kent, bir akşam kucaklar seni orada;

ben buradaki kente sığmaz olurum.

Kanatlarımda rüzgârın diner,

dışında bir yağmurkuşu gibi dururum.

Gözlerin yeni bir kıyıyı aydınlatır,

bakışların başka bir uzakta, kalbim bana kalır..

Anılar bir vazoya doldurulma hazırlığında..

Solgun bir çiçek sapıyım

bu kentte,

bir sokakta,

terkedilmiş bir evin duvar dibinde;

artık ölü bir aşka kururum.

Sen Giderken 

-Toprağın ve Ruhun Kuraklığına-

Nemini verip arsız güneşe,

Yoksul ruha nedir ki gölge;

Yüzüm kupkuru sen giderken.

Küskün yolcu boş verdi terine,

Nasıl değer ki çiçeklerine;

Dalım kupkuru sen giderken.

Yorgunluğum çatlıyor tenimde,

Gerçek susuz unutulan elimde;

Ruhum kupkuru sen giderken.

Beklediğim yağmur küs iklimde,

Aşkla yoğrulamazsam, sessizce;

Özüm kupkuru sen giderken.

Çığlığım kavruluyor güneşte,

Sesimi yüklediğimde acı yele;

Dilim kupkuru sen giderken.

Anaydım şefkatimin veriminde,

Kesildi suyum terk edişinizde;

Göğsüm kupkuru sen giderken.

Ormanı Çalınmış Kuşlar Nereye Uçarlar? 

İklim suç ortağımız olduğunda

yangın yeri küllerini savurduğunda

acı bir yelin açlığına;

var mıdır dönüş yolları:

Ormanı çalınmış kuşlar nereye uçarlar?

Akacak yer bulamadığında gözyaşları

meyveler suyunu sakladığında dalından

ellerimiz de unutursa eğer

gökyüzünden koşan derin hüznü:

Ormanı çalınmış kuşlar nereye uçarlar?

Var mıdır bir dönüş yolu

bizi düşlerimizin kıyısına götürecek?

Acele et, kararmadan sular,

terk etmeden bizi göğümüzün al bulutu

son yaprak da düştü düşecek:

Ormanı çalınmış kuşlar nereye uçarlar?

Bilinmez dönüş yolları

sonsuzluğun kapısını, kuşlar anlar,

ağaç anlar, dal anlar, dağ anlar..

bilinmez, nereye uzar çığlıkları:

Ormanı çalınmış kuşlar nereye uçarlar?

Sardunyalı Balkon 

Öksüz kışın ilkyaza penceresi

Açılır dar kanatları martının

Zamanın geç avlusundadır güneş

Gülün ağzında iki uzaklık hecesi.

Sardunya, fesleğen, papatyalar

Yitmiş çığlığını arar bir kadın

Ben onu anlarım, onu balkon anlar

Ağzında iki uzaklık hecesi.

O her şeyi anlar.

Ağırlar iç balkonunda.

Kayıp İnci 

Sis çanlarına vuruyor sağır tepeler:

kayıp inci yer değiştirir yosunun altında

Geç kalmış hasat telaşında yağmurun:

sesim olgun başak; yankılanıyor soluğunda

Ah bu ıssız ellerim

her yolculukta yeniden büyürler.

Ülken dökülünce içime

baştan sona döner serüvenim.

Ağzımda kayıp inci,

sağır tepelerden düşüyor kelimelerim.

Günden Güne 

Yaz küstü

güz uzak

delik deşik

ağacın uykusu..

İki tedirgin el

dalgalanıyor,

ışımakta güne

kovulmuş otun kokusu..

İnanan eşlik eder patikada

ruhun o huzurlu inceliğince-

düşer gelinciğine çiy..

Yaşamımızı bir nehir gibi dolandıracağız

ormanımızın içinde.. dilediğimizce..

yapraklarımızı aralayarak

günden güne.. geleceğe…

Yaprakların Günü 

Sırtını dönmekten yorgun toprak;

kayada terini soğutuyor

günün olgun yerinde

geç buluşma, şaşırtan yüksek..

üşüyen el yaprak sarmalında

huzur yıkamakta içteki dalgaları-

Yaprakların günü:

bulutun sustuğu ışıma,

devrilen su.. açık gök..

Toprak: yılların bozgununda ürün açlığı;

yapraklarını özlemekten anıt: Kaya..

Gün: ağırla örümceğin unuttuğunu..! 

Yeniden Küreklere

uç dallarından çınarın

unutturulduğu yerden

kör budaktan

gövdenin akıl tutulmasından

uykulu toprağın yamacından

çiylerinden yeli öpen yaprağın

sarmaşığın gizlediği kuru daldan

bulutundan, suyunun kıyısından

yeniden kurmaya yorgun düşü

adamız özledi fırtınayı

sevgilim,

hadi; yeniden küreklere.

Duman

Şafağı dalıma astım, yele dönmüştü ömrüm.

Patikanda akşamlardım, sığınırdım diline.

Hep gidilen yerlerdi, benim durmadan döndüğüm.

Şafağı dalıma astım, bir deniz gördüm.

Denizden sonra o dumanda öldüm.

Bir Yakın Bir Uzak

Er geç yitirir anlamını uzak

bakış dağılır tuzakların aç ambarında.

Hangi taş çatlamaz da

avunur yosunlarla; bitkin, kurak.

Şenlik büyür, acı balı taslara doldurarak

mumdan güller: yeni istanbul hatırası.

Çanakkale çoktan geçildi

aşk kâlplerde bir kürdilihicazkâr yarası.

Ruh nasıl doysun, ten: gülün damlası

uzak kızılcık şerbetiydi, çoktan içildi.

Geçti yaz, eski baharlarla avunarak

dalgada yağmur kuşları; bir yakın bir uzak.

Dağılgan

Gün geniş öğlenin sofrasında

doyuruyor düğün alayını.

Rüzgâr kışı ağırlıyor

dolaşıyor kenti dağlı adımlarıyla.

Çayır pek yakında

mitolojiye bağışlayacak adını.

Şer kurşunları dökülüyor

camların yapış yapış alnından.

Her yakınlık

koynunda besliyor arsız uzaklığı.

Ey, benim olan biz

düğün dağıldı, nerdesiniz?

İkili

-yağmur;

yosun düşünde kayaların

elinden, avucundan

nasıl da kayıp gideceği -tedirgin

yorgun gökle savaşmaktan..

-güneş;

solgun açılışı yaprağın

korku nasıl da düş-içe

tanrının bakışında kalmalı

ölme zamanı -orada..

Uzakta

Uzakta,

zeytinliklerin orada,

karayılan yolların suya eğildiği

o sıcak kıyıda.. orada,

sevgilim orada, uzakta.

Uzakta,

incirlerin orada;

yeşil yosunları ıslak bir mağaraya

indirmiş gölgeli bakışlarını,

avuçlarında gök, deniz çıplak ayaklarında.

Uzakta,

çınarların orada;

dalgın kırmızı bulutlar omuzunda,

ıslanıyor sözdüğümü dudaklarımda;

uzun bir mektup yazıyor

yeşil sazlıklardan içime akan yağmurla.

Hoş Geldin Gece

Gece; anayurdum benim!

arındığım dingin deniz,

doyuran derinliğim

gece, hoş geldin.

Şiirin verimli toprağı

özlemin derin sarnıcı gece

gece hoş geldin;

hoş geldin

ışıklı yolculuğu ellerimin.

Çan bizim için

bizim için sevgilim,

çıkalım gecikmiş patikaya

oturalım geniş yatağına gecenin.

Gece; anayurdum benim!

arındığım dingin deniz,

doyuran derinliğim

gece, hoş geldin.

Kuşatma

Yol alır mangam

ıssız vadinde,

kollarında ıslık kuşları.

Titrer güllerin

etinin trampetinde,

titrer içinin yaprakları.

Geçeriz yangın yerinden

ayaklarımız çıplak,

susar yağmur kuşları

o zamandışı açlıkta,

al bulutlarda ayyaş başımız,

ne hüzün ne sevinç

tedirgin bir ayazma

ılık sular gibi kalışımız.

Yol alır mangam

ıssız vadinde,

aşk şarkıları çalar

etinin trampetinde.

Ben turuncuya boyadım

içimdeki karanlığı,

sen kucağımda pembe

uzağımda ayaz kaldın.

Gülden Damlalar

l

Dudaklarımızın bağbozumuyla

sarhoş günlerimizin içinden geçtik.

Şarabın ve aşkın anayurdunda

asmalarımızın gül iklimindeydik.

2

Yakındı yüreğin

soyundum,

rüzgâr kaldın,

öptüm soluğunu

ruhun kadar yakın.

3

Kırılınca zırh,

-nasıl da insan-

yağmurda gül

çok uzaklardan...

...nasıl da içiçe.

4

yağmurkuşu olsam

uçsam,

bulutuna girsem,

...gökkuşağına.

5

iki martıyız

aynı denizin kıyılarında

güneşin ve göğün altında

arınıyoruz,

yoruldukça kanatlarımız

aşkın ve şiirin büyük dalgasında.

6

Gün gülüme eğilir...

...ben ona hasretiyle.

7

Ayın altında

ince dereler gibi yol alırım sende;

...kıvrılarak, bükülerek, sokularak.

8

Uzun bir düşe hazırlanıyor orman;

içimde bir gül büyüyor usulca...

9

Sana dönüyorum, durmadan;

...eğilip bir gülü öpmeye, sulamaya.

Yan Yana Işıma

Ah ne uzun yolculuk?

bu güzel güneşe;

uçkunuz yağmurlarımızda.

Doğdun, doğduk... yeniden:

Masmavi bir gülümserlik olduk bize?

deniz yerle bakır göğün arasında.

İki Oda

Örtüler açıkta bırakır geceyi

İki odaya düşer sırdaş gölgeler.

Bin yıllık uykuya söner lamba

Sıkı avuçlarda çiyi ışıyan geceler.

Bize geç kalır hep uyanışın sıcak ağzı

İki oda –kimsesizliğe dar- içimizde genişler.

Boş Sandalye

Yerinden eden düş bozgunu

göğümü dolaşarak açılıyor balkonuna.

O ince bir sızı sandalyede boş kalan

sıcağını yüzüme taşıyan.

Ruhun çiçek telaşından

gölgesini geçiren bulut,

şafağımda kırmızı kal.

Dön yokluğunun beklediği

boş sandalyeye,

yüzümde su izi kal.

İnce Kederi Gölgenin

Gölgemizi solumakta lal zaman

Çiçek için tutunduğumuz dal.

Issız güneş, şiir feneri.

Kıyıdan patikaya: gül aynan.

Feneri çiçekle, güneşte kal.

Gürültüsüz an. İnce kederi gölgenin.

Göğün parantezi geçiyor kıyılarımızdan.

Kıyılarından

Güz yelleriyle savrulan külün altından

Çıkagelir yazın örttüğü gidip gelmelerin.

Suyum şarkısını dinler kıyılarından

Yüzümde rengi öptüğün kelimelerin.

İklim, sus payıdır belleğe, acılarından

Dumanım mavi, çeker içine bronz düşlerin.

Dokununca

Yolumuzda uzuyor hasır, tırnaklarımızda zaman

Geçiyor şarabın acısından tenimizin sarhoşluğu.

Yolcum camları titretiyor: o acıkmış gülümseme

Dokununca göğümüze doluyor aşkın şiir boşluğu.

Lir ve Orfe

1

Soylu sesinin yankısı aralıyor ağzımı durmadan

dilim uyanışını dönüyor.. dönüyor teldeki sızım..

bulutum, çalgım, takımyıldızım; Lyra…

Bin kez söyleyip unuttuğum şiir.. bulup kaybettiğim kıyım;

patikam, ormanım.. yeniden başlamak için güneş yakınlığına;

ormanın aynasından çiylerimi taşıyorum bulutuna…

Şarkınla akıyorsun.. bin düğüm çözer tel tel sarılışın,

uzun soluğum ısıtıyor dalını, aralıyorum göğe sarmaşığını,

bin yıllık ağzımda unutulmuş deniz tadı; Lyra..

Kollarımın çağıran boşluğuna sığınan ışığım;

ellerin taşıyor bende

bir yaprak veriyorum adına.. köpük köpük dök sesini..

ıssızlığıma kanat..!

bir yaprak veriyorum adına; gürültüyle açıyor orman kendini..

binlerce sözcüğün akıyor içimin yıldız kaymasına.

Yüzünü göm ve kaybolsun yüzümün aynasında

saklı kalsın suyumuzda sis demeti..

ormanı geceye salan son aydınlığıyla günün

eşiğimin otları üstünde parıldayan inci.. Lyra..

2

Yaprak: ikizim!

sancımda doğan şafağım;

gezgin ruhumda yol alan güneş.

İçine çekiliyorum büyük pencerenin

incinmiş yosun telaşı suya gömülü taşlarında..

Yürü.. Çoğal.. Yankılan ey orman..! Yaprak: ikizim!

Göğsümde yıldız bolluğu: Mevsimim..!

Çiçeklenmiş patikanda yol yol ellerim..

hep derinine çılgın ormanın... binlerce yol

soluğunla doluyor bulutum..

binlerce yol yaprakların arasında.

Ormanın açık kucağında sessiz düş,

göğsümde yıldız bolluğum -mavi ve derin-

açık bırakarak sayfalarını çiçeklerinin;

ruhunun yankısını öpüyorum; Lyra..

3

Şimşeği kuşanmış yüzünün binlerce anlamı, çoğalan..

yüzümde soluğun; binlerce aralanmış damla..

açıyor dallarını sonuna dek; orman, örtüyorsun beni..

yüzün.. soluğun..baştan sona yaprak denizi.

Yüzünde aralanıyor durmuş zaman:

hazır şimşek..! hazır düş…

hazırlanıyor dudaklarda dönüp duran kan..!

yankılanıyor yüzünün şiirinde; isteğin aç ağzı!

öpüyorum ağzının “orpheus” sesinden; ruhumu saran

bulutuna yolum..

Beni yıka, sonsuz kıyına uzandım; uzandım iç döküşüne..

Yankılan..!

ruhumun aynasından dökülüyorsun:

ağzımda bin yıllık şarap..

Dingin koynunda ormanın, sarmaşığın uykusunda

güzelliğine uyanıyorum durmadan; durmadan! Lyra..

Kelebek Uçuşu

İki kanat eğilir önünde eksilen günün

Dünü anımsayarak genişler zaman

Sırdaş bulut örter üstünü gülünün

İki kanat, şimdi uç dallarına konan.

Tendir altında yırtılan ince tülün

Kelebek rüzgârını öper boşluğundan

Bağışlar rengini yaşama denk ölünün

İki kanat, şimdi yalnızlığına uzanan.

Mavili

Gece tamamlar,

döner kendini

Unutulduğunda anlamını tanımlar

esmer bir anı

Göğün uzak kıyısında düşürür sesini..

Turuncuya gülümser şafağın gül yanı..

Bir bulut sarar,

genişler gün..

Bir bulut mavili..

Yüzünden Neler Geçer

İsteksiz adımlar, hani

Anlarsın ilk adımda sonunu da

Sığ sulara göre değil ayakların;

O zaman yüzünden yollar geçer.

Dalgın bakarsın, incinir mavi

Yosun sarılır kayanın hüznüne,

Geç kalmaz hiç yağmurların;

O zaman yüzünden bulutlar geçer.

Yürek sarılır, parıldar inci,

Kıyıların kum örter düşüne,

Derinlerde kanadı gökkuşağının;

O zaman yüzünden kuşlar geçer.

Bilirsin bir yerlerde beklendiğini,

Umarsızken, gelir sessizce,

Ve ışığı olur süveydanın;

O zaman yüzünden aşklar geçer.

Sulara Sürülen Düş

Kuşlar alıp gittiler gölgelerini

Birer ıslık gibi tarlaların üstünden.

Ürün hazırlıyor terli enseyi,

Dolaşarak hızlı suların önünden.

Toprak: düşlere sarılan haklılığın rengi;

Direkler: işaret fişekleri yalnız evlerden.

Yavaşlık

-İlhan Berk’e-

Duvara dayalı

Ağustos’un tırmığı.

Rüzgârını unutan yapraklar

sıcak uykusunda

öğle güneşinin.

Kuytuda nem:

tüy telaşından uzaklaşan

buğusu isteğin.

Zaman gölgede eğleşiyor,

tapınmaya eğilen sessizliğin

düş bozumu açık ağızlarında.

Sağır vakti kalenin

-burcunda kuşatılmış-

eksik taşını saklıyor

kayıp saatinin.

Ağustos:

kendini silen yol;

iz bırakmadan

-ıssız, sessiz-

Işık uyukluyor

yazın geniş döşeğinin üstünde.

Her yerde yavaşlık..

tüy hafifliğinde..

Tedirgin uyku:

tel üstünde

el sallayan uzaklık.

Tükenen yol:

y a v a ş l ı k

-erdemi madencinin-

gülün zırhını erittiğinde;

yol, ayakları dönüyor

kendini her geçtiğinde.

18-28 Ağustos 2008

Mavi Yağmurlar

Acının ve sevincin düşürüldüğü tarih

ince dereler; yüreğin kıyısından kıvrılan

bir ömre yağan mavi yağmurlar

yazılar.. yazılar.. yazılar..

Yırtılmış, atılmış, saklanmış

bir rüzgâr gibi yüzümüzü yakan

yazılar.. o mavi yağmurlar.

Tarihin gölgesinde eksilen yüz

gün ortasında fırtına, nedensiz talih

yazılar.. o mavi yağmurlar

göstererek saklarlar.

Antalya’nın Gözleri

Yorgun, çıkagelmiş göç yollarından

uzatmış Toroslar’a ıslak saçlarını,

turkuaz yatağından görüyor:

sıcak ve terli hâlâ

Keyhüsrev’in, Attalos’un atları

geçiyor kaldırımlarından;

dalgın deniz örtmüş ayaklarını.

Yaseminli akşamlar yıldızlardan,

gece Akdenizli, tepede değirmi bir ay

uzun bir çay olmuş tarih:

akıyor surlarından,

portakal kokusu sokaklardan

Pamfilya, Attalia, Antalya.

Kent görüyor:

bağlandıkça biz,

bağlandıkça böyle hayata;

ağlarda hep deniz,

asıldıkça küreklere; hep Antalya.

Ah bir bilseniz, bu nasıl bir düştür

nasıl bir yürektir ki, kanatır avuçlarını,

bulutta bir adam, elinde mavi bir fırça

turuncuya boyar yağmur kuşlarını:

hep Antalya, hep Antalya…

Kent görüyor,

gözlerinde bilge bir gülümseyiş,

güneşle tarıyor ıslak saçlarını.

Limon Çiçeği

 

Yollar ömrün mevsimleridir

Kapıların önünden geçer gider

El sallar evlerin bahçesi.

 

Düşler kalbin çiçekleridir

Yaprakların çiyini aşk içer.

Gökkuşağı yollarımda şimdi

Hangi patikayı yürüsem,

Kalbim limon çiçeği.

Uzaklarda Bir Yurtsuz Bulut

Uzaklarda bir yurtsuz bulut: Kimsenin anımsamadığı, ne zaman kopup

gitmişti Anadolu’dan, eski bir limandan. Kimse anımsamıyor.

Çiçekler topladı dünyanın gizli kıyılarından, tohumlar dağıttı ovalara,

yılları böldü, birkaç ömrü okşadı yankısını beklemeden.

Uzaklarda bir yurtsuz bulut: Yorulmuştu biraz, düşlerini her fırtınada

bulup bulup yitirmekten. Başıboş bir rüzgar tepede unutup gitti onu.

Aykırı dal bütün çiçeklerini onun yalnızlığına açtı; ve varoldular birlikte,

yeryüzünden çekip giderken erdemli bir sığınak bırakmak için arkalarında..!

Köpük

Kayalarda ışıyan gülümseme yayılır; uçtan uca yayılır kıyıda,

çakıllara, kumlara yürür, görülmemiş bir şenliği başlatır göğün altında.

Dalganın yavaş atıyla gelip ayak uçlarımızda dururlar.

Binlerce göz: bir anlığına bakar yüzümüze:

Bütün kıyı anımsayışların ve unutmaların sarkacı.

Avucumuzda dinlenir ve bir aşka söner.

Nasıl gözüpek atılıp öpmüşse kalbimizden öylece vazgeçer yine,

-bilir bağışlanacağını- döner kışkırtan dalganın koynuna.

Dalga: anayurdu köpüğün..

Binlerce yıldızlı oyun bilir o.

Mavi en hilecisi..

Dileğimce Dolaştırmıyorum Yolumu

 

Hayır, dileğimce dolaştırmıyorum artık yolumu.

Işıltılı bileklerini izliyorum, uçarcasına vahşi; alnımda uyanan evcil ellerini.

Balkonunu dolduran rüzgârım ben, bahçende üzümlerine dadanan sincap.

Eşiğini kutsuyorum, eğilip öpüyorum, dalgın bir sarmaşığım, uyuyorum kapında.

Hayır, dileğimce dolaşmaktan yorgunum. Ardından yürüyorum çiçekli patikanda;

adımlarım, yazgımı çok uzaklara çekip götüren adımlarında.

İki Salkım Üzüm Bağında

Kireçli kütüğünde ışıldıyor üzümler.

Bağbozumunu kuşatıyor kavaklar aksak adımlarla.

Gövdeni dolanıyorum boydan boya, ağzımda tansık bir düşe dönüyor şarap.

Uzak bir rüzgârla aralanıyor yapraklar.

Anadolu iki salkım üzüm bağında, yalnızlık boydan boya.

Yengi

 

Geri dönüyor giden kuşlar..

-kuşlar evindi.

 

Şimdi,

saçlarından savrulan rüzgâr;

dağların koynuna giriyor.

 

Soluyor,

incinmiş bileğinde bir dudak izi;

gözlerinde aşka benzeyen o yengi..

 

Bekle,

kuşlarım sana getirecek

yorgun kollarında ışıyacak çelengi,

çiçekleri baştan sona kalbimin rengi..

Yeniden Başlar Hayat

 

Yangındır, dağılır beden rüzgârıyla;

Kalbin isteği, yankısıdır geleceğin..

Yeniden başlar gün: kokusuyla

Uç dallarında arsız bir çiçeğin..

Sensin

 

Yol sensin; ele avuca gelmez dönüşlerinde serüveninin.

Nehir sensin; köprülerin gölgeli öpüşlerinde.

Toprak sensin; ömrün bin yıldızlı örtüsüyle çiçeklenen.

Varlık sensin, kalp sensin; yokluğun gökkuşağında.

Gül; yurdum!

Gecede

 

Akşam kayıp gitti dalgınlığından

Çatında yıldızlar; bir taşra ıssızlığı

Yol açılır; kalbinin ışıklı kavşağından

Her tan vakti; ömrün aşk hazırlığı.

Bağış

 

Soyuyorum yapraklarımı bir bir

Günler boyu biriktirdiklerimi.

Şimdi ömründen bana düşenler

Bağışlatıyor bütün yitirdiklerimi.

Adıyla

 

Özlem; çiçekleri gölgede kalmış bir düştür, uyanan;

dalga dalga vurmasıdır uzak kıyılarına; yaşadıklarının.

 

Nice bulutlardan sonra yeniden açılan gökyüzüne sığmayan

kanat sesleridir uzun yalnızlıklardan çıkagelen kuşlarının.

 

Özlem; unutulmuş bir dağın rüzgarıdır; yalnızlığına saplanan aşkıdır;

ağaçlarını sallayarak yamaçlarından inen bir türküye yaslanmasıdır.

 

Nice yağmurlardan sonra toplayıp sularını, öpüşlerini sunan

köpüklü dalgalarıyla ayaklanmış denizdir, yokluğuna uzanan.

 

Özlem; bir çiçektir, fısıltıyla çoğalan, yapraklarını ormana bağışlayan;

Özlem; bir yürüyüştür, patikalarında kaybolan; uçurumundan ayakları olan.