DK icin baslik foto.jpg

DAR KÖPRÜ  Şerif Erginbay     1987-2000 Şiirleri

Yalpa  Unutma  Boyun Eğdirilmiş Düş  Gün Gösterendir

Mektup  İstek Hep Kuşatmada  Hoşça Kal Gün  Karıncalı Rulman

Şimşeğin Gözüyle  Günün Kapısında Duruyorken  Kan Sustu  Gün Yağmuru

Bir Güz Saatidir Kaya  Bilerek Yanılgı  Uzun Bir Çığlık İçin  Son Yalana Dek

 Adımlar  Bizi Çağıran Yol  Sevda Sarkacından  Kör Kavşak

Birkaç İnsan  Değirmene Dar Köprü  Eytişim  O Gecede Kalan

Aykırı Dal  Aralık, 1  Aksak Döngü  Deli Şimşekler Gecesi

Fazlasıyla Eksik  Senin Gecen ve Dil  Şiire Benzer Ekim Günleri De

İşte Güz  Aralık, 2  Zor Seçim  Aşk ve Öfke

Ağır Gecede Büyüyen Adın  Çok Parçalı Güz

Yolcunun Düşü ve Gerçeği  Çok Yakındı Bize En Uzağımızda Olan

Tepe  Felsefenin Yengeç İlkeleri  Dolaşık Patika  Kaplanın Kahrı

Sırdaş Yabancı  Yaz Bitti  Denizin Bulanık Maviliğinde  Gelin ve Gölge

Dağların Kızı  Deli  Duvarcı Baba  Gök Sakallı Adam

Camdan Adam  Ben Yine Kaçtım  Eksik Durum 

JPG-ekran-ABC.jpg    ikon-ekran-GZ.png 

http://erginbay-siirleri.blogspot.com.tr/ 

http://erginbay-siirleri.blogspot.com.tr/ 

 

Yalpa

Günün verdikleriyle sınırlıysa eylemin

geri al sözcüklere düşürdüğün gölgeni.

Eğer yadsırsa beden dile gelmiş isteği

ruh kapanır hüzünlü yalpasına gerçeğin. 

Unutma

Sana kopup gelen her çiğ ışığı

yıllarca

acılarınla ısıtıp koynunda

çıkarıyorsun elinden

bir yaban güvercini gibi

bir daha tanımayan seni.

Boyun Eğdirilmiş Düş

Bizi devindiren sarkacı

gece koparır alır

gündüzün uysal elinden.

Düşün bozguna uğrayışı

başlangıcı olur artık

şafağı geciktiren acının.

Açılır gidebilmenin kolay çağı.

İsteğin tozlu yolu

yaldızlı dilek taşına dek uzar.

Kösnül bir güz başlar,

upuzun ve unutulmalara açık.

O göksel imge: özgürlük

usul usul içimizi oyar. 

Gün Gösterendir

Kırılgandır gün

ışık gergin.

Bir yaydır usulcacık

kanatır, kanatır, kanatır

çalgısını yüreğin.

Gün gösterendir

hain aynasında yitikleri.

Ve taşır durur kederi

bir bedenin ıssız değirmenine.

Gergin ışık:

artık gecedir

eksik gündüz

dönüşsüz yolları aydınlatır hep

taşınır devrimcinin gizli cebinde. 

Mektup

Mermerle bir yazılmışsa tarihi

Gönderilmeyen mektuplar da gider

-anla nereden geldiğini hüznün-

Bütün ömrüm

ölü bir dilde başlar,

ölü bir dilde biter,

mektuplar gibidir ömrüm.

Adım orda kaldı,

bütün adlarım:

m e r m e r!

Gönderilmeyen mektuplar da gider. 

İstek Hep Kuşatmada

Yaralarını sararak ilerler istek:

uzlaşıcı kimliği gülün!

Bir kavgaya girmezse eğer:

-tedirgin-

hazırdır yok etmeye onu

büyük silgi. Gönüllüce.

Gönlünce. 

Hoşça Kal Gün

Güneş akkor bir gülle

bulutların perdesinde.

Bizi acıtan o gizli ışık

kolumuzu kanadımızı yerinden eden

geçiyor kalın fırçasıyla

hazla renklerin üzerinden.

Hoşça kal gün!

Gönüllü sürgün

toprağa veriyor biriktirdiklerini.

Toparlanıyor gün,

çekiyor geniş pencereye

hızla gizlerin perdesini.

Hoşça kal gün! 

Karıncalı Rulman

-dirim ve mekaniğin kör diyalektiği-

“Oteller tekinsiz mekânlar”*

dağlar da öyle;

evler kalıyor geriye:

o kutsal sığınaklar,

beyaz tanrılar, sanal evren, vesaire..

Bir de

-olmazsa olmaz-

yatakta sarhoş bilye;

döner dururuz

boşluğun metal ikliminde.

*Ahmet Oktay 

Şimşeğin Gözüyle

Biz tam da

onarırken eskiyen bir yalnızlığı,

bir çift göz gönderiyor şimşek

-unutmamız için her şeyi-

dar gecemizin içine.

Geciken yolla körleşiyoruz,

bir kez daha yeniliyor söz. 

Günün Kapısında Duruyorken

Ey gökyüzünün başını döndüren kartal,

sessiz sözsüz anlaşmaların gök mührü!

Yolun herkese kolay geçit

kendine küskün duvar.

Kargalar geceni belliyor

gözükaralığında senin.

Hafif bir yel

dal sarsılır

kımıldar bütün yaprakları içimin.

“Sözcüklerin ateşine su serper eylemin”*

Ey ateşin ağzıyla suyun dilini çözen bilge;

adına gizlenmiş birkaç düş gölgesi

uyukluyor duruşunda senin.

Hayatı ağırlıyorsun

kayaların toprak olduğu yerde,

ve taze bir güneş

kovalıyor kokuşmuş gölgeyi.

Ey gökyüzünün başını döndüren kartal!

Düşlerde yol alışı sürgünün

yitirdiği dal üstünedir.

Yorgun değilsin taşın yüreğini aramaktan,

kök yadsımasa,

dal ezmese bağlılığıyla seni.

Çok uzakta,

yalnız bir sakız ağacı

uyandırıyor tan yelini,

söylemesi için yeni günün türküsünü

gün görmemiş sesiyle.

*Shakespeare 

Kan Sustu

Kan sustu.

Unutmaya koşuyorum:

-evet unutmaya-

o soğuk çağın biriktirdiklerini,

yığdıklarını,

yaldızlı armağanlarını.

Yürüdü çığlık.

Acının bildiği:

gece ve gündüz

ikindi ve öğle

birer düş sayfasıdır

ayın parlak dürbünüyle okunan.

Kan sustu.

Yürüdü çığlık. 

Gün Yağmuru

Güneş geri alıyor, fazlasıyla verdiklerini:

İki ufuk arası nem.

-eksik çabayı kutsamıyor aşk-

Yağmur kuşları; iki pencere yalnızlığında.

Bir gelip bir gitmede.

Gergefinde ruhumu dokuyor aç evren.

Yine de dost kalıyoruz tok güneşle.

Çok uzak çocuklarımızla aramızda

Gökkuşağı bumerang

Bir gitmede, bir gelip, bir daha gelip. 

Bir Güz Saatidir Kaya

Sızdırır zamanı

göğsünün kesik damarlarından,

ve ruha eşlik eden filizini madenin,

sızdırır, upuzun olur zaman.

Dağılır mermer, incinir yel;

upuzun bir çığlık:

sudaki sabrın sakin şiiri,

incinir aceleci yağmur.

Bir güz saatidir kaya

düş yollara çıkar,

parçalanır krallığı aklın

aydınlanır aşkla

öteki yüzü hayatın.

Bir güz saatidir kaya

dağılır mermer, incinir yel;

incinir yel, dağılır mermer! 

Bilerek Yanılgı

Nice gündüzlerden sonra

yıkıldığımız akşam

gelip çattığında

başımızın çevrildiği gerçek

gösterir bize

yanılgımızın verimli toprağını.

Anımsa sevgili dost!

Anımsa;

aklın kılıcıyla

baç aldığımız günlerin

delik deşik gecelerini.

bir daha anımsa! 

Uzun Bir Çığlık İçin

Uzun bir çığlık için yıllarca susmak gerek;

şafak için gece nasıl susarsa,

Dere coşmak için nasıl beklerse Kasım’ı.

Uzun bir çığlık gerek

vurmak için karanlığı!

Hüznün kara bulutları vardır,

bekleyişin ardında dağlar,

unutulmak bir adın başka bir adı.

Bir kol demiri sessizliğidir

uğuldayan boşlukta.

Bir bedenin suskun kaygısı:

belki de uzun bir çığlıktır beklenen

yaşamın kendisinden! 

Son Yalana Dek

Oyunları bozuyor acımasız yol.

Ertelenmiş doğrular bugün eziyor bizi!

Erdemin patikaları

ışıldıyor ağır gecenin ağzında.

Yine de

kösnül sığınaklar ülkesi

yaşatacak son yalana dek

ikiyüzlülüğün krallığını. 

Adımlar

Kendi resmini yapmak gibidir adımlar:

bütün kentlerden birer renk

dağlardan rüzgâr alır getirir

yayar boydan boya.

Yayar ruhunu bütün sokaklara.

Maviyi kıskanıyormuşum gibi bir gün

eve dönüyormuşum gibi.

Fırtına göğün dibini dövüyor,

sokak lâmbaları inadına kör.

Bütün adımlar şimdi sonbahar

ne bir eksik, ne bir fazla!

Yer açın bilge kışa,

sokakları boşaltın!

Güz:

esrik bir soluğudur kışa varmanın.

Maviyi kıskanıyormuşum gibi bir gün

eve dönüyormuşum gibi.

Tarih tam da

kendini açıklayabilecekken,

alacakaranlığı adımlıyoruz,

güneşi bir bulup bir yitirmek gibi. 

Bizi Çağıran Yol

Çok eğleştik

kaçak sözlerin yurtluğunda.

Biz, bir zamanlar

düşlerini ateşte deneyenler,

alışılmadık yükler

gün görmüş omuzlarımızda.

Gözü karalığımızda devinen yol

yeniden çağırıyor bizi

her moladan sonra.

Uslanıyor

coşkunun uçuk yalpası

zorlu patikalarda.

Aşkı taşıyan yol

sandığımızdan da uzun sürecek

suskun sis çanları zamanının

alacakaranlığında. 

Sevda Sarkacından

1

ZOR BEKLEYİŞ

Şimşeğin içinden geçiyoruz,

göğsümüzde kanar güller!

Uyuklar gölge uzun gökler altında

yıldız barışıklığında geçer günler.

2

ZAMAN VE MEKAN

Gülüşünün kırıldığı an

öperim baldudak ağzından;

yeniden yazılır tarih,

göçerim acı yurdundan.

3

IŞILTILI TEN

Soluğum yontar göğsünü

açılır yol, ağzın dolgun başak,

iki şimşeğin zamanında

varoluruz ışıldayarak.

4

RENK

Benim yalnızlığım esmer

seninki yeşil,

bir bozkır düşünürüm

ellerim üşür.

5

DAMGALI DOĞUM

Yeniden doğarız

içinden bulutların,

böleriz birbirimizi;

sonra hep tenhalara

her yanımız öpüş izi.

6

UZADIKÇA

Şiir kadar yakın

şiir kadar uzak,

yıllarca uzar gider

merhabamız sımsıcak. 

Kör Kavşak

Terli avuçlarımı bastırdığım her kaya

biraz daha uzaklaştırıyor seni bana.

Binlerce yol:

vınlayıp iniyor dereye ıslıklı gölgeler

uyandırıyor ay küllenmiş közü.

İşte ağzım:

binlerce yol,

kilitli duruyor sana

sözün anlamı aldattığı bir dünyada.

Hesaplanmışı ezip geçiyor orman

kendi dışına taşıyor gölge:

işte yabanıl soluğum!

Kör kavşakta

paramparça ağzım

adımı saklamaktan.

Bozulmasın diye büyü

işte ağzım

kilitli duruyor sana

kör kavşakta. 

Birkaç İnsan

Yıldızların serinlettiği göğün altındaydık.

Herkesin gizlerini ele verdiği bir geceydi.

Paramparça insanlardık.

Açık ettiğimiz düşlerimizdi bizi biz yapan.

Öyle sevebilirdik, hep öylece!

Tedirgindik yine de

incitmekten

şafağın beşiğinde ağır uykuyu seçenleri.

Yola daha önce çıkma şansımızı hiç kullanmadık biz, hiç!

Değirmene Dar Köprü 

Birkaç karacaağaç:

Konuksever dallar bolluğu!

Kabuğu delen her çiviyle kanlarımız karıştı birbirine

ve nasırlarımız. Barıştırdık derenin iki yakasını.

Günü ötelere doğru genişletti baltamız her inişinde.

Kış çıkagelirdi sonunda: uzun aldırmazlıklar çağı!

Uzun bir soluğun içine sığışır, 

kuşlarla bir söylerdik o gizli türkümüzü.

Ve o uzak sevgili, 

eskiyen bir yalnızlığı değiştirmeye gelirdi bana. 

Sözün kendi içine göçtüğü zamana başlardık.

Taşkın deresi toprak kokulu öpüşlerini sunardı birkaç kez,

düşlerimizi ayartırdı, ve biz

gerçeğin geniş kucağına çağlardık.

Eytişim

Ey kırmızı çamur, meşe seli;

değirmenin çarmıhında ikiz beden.

Ne zaman dörtnala yol alsam öfkenin atıyla

ölü toprağına düşer gölgem.

Korkaklığım geciktirir acıları

ataklığımı iste benden!

O Gecede Kalan

Seller ülkesinde bedenimiz,

içimizde o seğirten sağanak:

acemi adımlar gecede.

Gözlerinin kuyusuna iniyorum:

acının tarih dersi; unutulmuş,

senelerce unutulmuş!

Yıldırım:

sellerin ulağı,

titreten sesiyle,

kıymık kıymık içimizde.

Gözlerinin kuyusuna iniyorum:

-acı bir gülümseyiş yüzünde-

bir türkü söyler içinden atlar geçen

yükselen dumanlar içinde; unutulmuş,

senelerce unutulmuş!

Aykırı Dal

Şarkısını çürük kayaların içinden çıkarıyor kar suları,

ve başını döndürüyor senin.

Deneyimin ateş ağzı uçurum soylusu kılıyor.

-Asi kal! Aydınlanıyorsun şimşekle!

Altında kayboluyor işlek patikam,

yurtsuzluğum acımasızca boğuyor seni.

Acıyı orakçın kılıyor sürgün.

-Asi kal! Aydınlanıyorum seninle!

Aralık, 1

Kadın kurşuni bulutların devingen duvarında

dolaştırıyordu bakışlarını. Göçebe belleği anımsatıyordu

yenilgisini uçtan uca bir bedenin.

İnce dereler dolaşmış yorgun bacakları karnında,

saatlerce durdu öyle. Kımıldamadan öylece...

Uzaklarda, çok uzaklarda

yüreğinden yağmur kuşları çıkaran adam,

şimşekler geçiriyor şimdi içinden sağır belleğin:

Uykusuz gökler!

Güzün öğretemediği:

Tarihi yoktur yalnız başına bir bedenin.

Tarih çoklukta yapılır ve

elden ele dolaştırılır giz.

Kadın doğruldu...

Kurşuni bulutların devingen duvarına doğru yükseldi.

Ağlayan gök yanına aldı onu.

Bulutlar taçlandırdı yenilgisini.

Çınarın uç dallarında görüyor adam yazgısını.

Dolu dolu gözleri. Uzaklaşıyor yağmur kuşları.

Uzaklara, çok uzaklara doğru!

Aksak Döngü

Ağırdır aşk.

Ağırdır:

-ve bu yüzden-

O akıyor durmadan

gönlüne uyaklı her eğime;

akıyor, gözleri kapalı,

bir ona...bir diğerine.

Ağırdır aşk.

Ağırdır:

-ve bu yüzden-

Onu ışıtan yüreği

-onu çok uzaklarda ışıtanı-

atlayıp olanca hızıyla

başlatıyor aksak döngüyü

kıyısına her varışında

”gül parmaklı şafağın”*

boşaltıyor yükünü

düş sandığının.

*Homeros

Deli Şimşekler Gecesi

Bütün gece yağdı yağmur,

yağdıkça coşuyor

sanırsın kiremitlerde

Çinli bir ordu koşuyor.

Yıldırım: o mavi sarmaşık

hızla dolanarak

gövdesini bir çamın

saplıyor öfkesini kök uçlarına

toprağa çekilen telgrafın.

Irmak;

köpüklenmiş at

doludizgin koşuyor,

ağaçların boyunu aşarak.

Kuru dallar

gizlenen renginde suyun

göçüyor toprak.

Bana vurgun şimşekler gecesi,

seni farklı iklimlere taşıyor;

örtük camlarında acemi bir telâş.

Bak kalbim nasıl aydınlatıyor.

Fazlasıyla Eksik

Saban izinden yürüyordum. Çamurlara bata çıka.

Adımlarım beni sana ulaştırmıyordu.

Gökyüzü çamları okşuyordu çivit parmaklarıyla,

göğsüne yaslanmış yorgun çamları.

Derenin yosun ve yavşan kokulu serinliğini içime çektim.

Adımlarım beni sana ulaştırmıyordu.

Nal sesleri geliyordu Kızılyokuş’tan:

Arada bir ayakları kayan katırların nal sesleri.

Yonga çıkartmaya giden köylülerin sabah türküleri içinden geçtim.

Bilirsin, güzün anısıyla alınan yol kendine çıkar hep!

Adımlarım beni sana ulaştırmıyordu.

Bilirsin, silahı yüreğinde gömülü olanlar

avlak aramazlar, tan vakti vururlar kendilerini.

Her tan vakti

yeniden, yeniden!

Senin Gecen ve Dil

Güne körleşen gözün

geceye ay penceresidir.

Dil değiştirir ağzın

gece yürüdükçe suyunla bir.

Yollar, dereler dolaştırdığım sözüm

yıldızlı gecen üstünedir.

Dil değiştirir ağzın geceyle

beni dilinin şelâlesine yerleştir.

Yüzünü örteyim uzun yankıyla;

senin yumulan gözlerin

gönlüme penceredir,

aynasında kuşların seviştiği.

Şiire Benzer Ekim Günleri De

Şair yüreği

şiirden gizler neşesini,

acısını taşır dizelerden;

kederlidir en güzel şiirler

biraz da bu yüzden.

Yağmur

tutar ucundan bir şiiri

götürür bağlar sevgiliye;

onun yanıtı suskunluktur

evet ya da hayır yerine.

Sana acıkmış toprağı

örseleme günlük heveslerle,

suyunla bereketlendir;

çünkü şiire benzer

ekim günleri de.

İşte Güz

Kışın aç ağzı. Acı yelde uçan kül.

Yangın yerini yıkayan sağanaklar. Kuşlarda aceleci kanat.

Göç hazırlığı; yol bıçak bıçak.

Erkenci ikindi güneşleri. Acı gülümseyişi takımyıldızının.

Sel beklentisi aç ırmaklarda.

Tedirgin taşkın dereleri: İşte güz!

İçine örtülmüş yaz bahçeleri.

Körleşmiş ve işte böyle göz gözeyiz.

Yarım bardaklar. Acı rakı. Islak tuz.

Uçurtma sonu. Çocuk ellerinde son üzümleri asmaların:

Hoşça kal kütük. Dişlenip unutulmuş elma. Çokça şarap:

İşte güz!

Toprağı örseleyen yengi. Ruhun çalgısını üfleyen orman.

Çoğalan pencere camı ve çelişkisi çoban ateşinin.

Kırık dal; eksik istek.

Ad değiştiren durulmuş öfke: Ölümüne yol aldığımız

gizli ışık. Su; kendini saran çıplak kaya: Kaya yapayalnız!

Ağız birliği yenilmişlerin. Kaynağında çoğalan susuzluk.

Gözlerde saklı şiir. Dörtyol ağzında zamansız çığlık;

İşte güz!

Aralık, 2

Kadın yorgun; yazın uzun salıncağında gidip gelmekten.

Eksik olanı unutmaya koşuyor belleği bir uçtan bir uca.

Adam geliyor olanı görmekten kaygılı, ve tedirgin

zor bulunuru yitirmekten.

Arzu acı balını yapar ve dağıtır onu her çiçeğe. Çiçek

bir imgeyi yerinden eder aşkın işlek kerpeteninde.

.......................

(Ve bir de; durup durup çocukların gözlerine bakmasalar,

hiç bozulmayacak bir büyüyü başlatacaklar.)

Zor Seçim

Kokmuş su yengisini taçlandırmaya hazır. Dostlar isteğin

yaldızlı tuzaklarına pek teşne.

Binlerce salak eşlik eder ruhunu pazara çıkarmışa.

Birkaç cesur insan altedebilir kanayan yaşamı. Çocuk

yüzlerinde yıldızlı gülücükler açtırabilir birkaç insan.

Bir kez daha yakıyorsam ışıklarımı, öylesine bakışların

gölgesinde, bir kez daha; umudum yılanın gömlek

değiştirmesinedir.

Aşk ve Öfke

Ay krallığı hükmediyor geceye. Suskuyu perçinliyor

yıldızların uysal köleliği.

Ağırlaşıyor gözlerde biriken nem.

Bu ağır vakitte edilen tek söz hain bir bıçak gibi vınlayıp

gitti üzerimizden.

İki inanç arasında salınan pandül gibi görmektense onu,

kör olmayı yeğlerdim, yok olmayı, hiçbir iz bırakmaksızın.

Çoğalmanın kaçınılmaz yalnızlık biçimiydi aşk.

Ağır Gecede Büyüyen Adın

Ağır gece;

ay büyür, gölge büyür

silinirsin akşamdan

söz büyür.

Düşünürüm hep aynı uzaklıkta seni.

Yorgunum; tek başınalık uzak yengi.

Düşten kaçırılmış uyku öğütür dünü;

ince unu yarınların.

Öpülen yerlerin oluyor

ağır gecede büyüyen adın.

Dağılır ay çevreni,

değişir bulut

ve yineler kendini.

Düş kanar durur geçmişin eksik tarihini.

İki ağır taş

ömrümü çözüp çözüp bağladığım.

Öpülen yerlerin oluyor

ağır gecede büyüyen adın.

Çok Parçalı Güz

Biz; günleri art arda değil, yan yana dizmeyi deneyen iki

şımarık ve çılgın çocuk olarak ayrı adalarda bile sırt sırta

oturmayı becerebiliyorduk güzün türküsünü dinlerken!

Yolcunun Düşü ve Gerçeği

Aylardan sonra başlangıca döndü yolcu. Dal köprünün

başında durdu. Gülün ağzından düşen her çiy damlası

tozlu postalın üzerinden yuvarlanıp otların arasında

kayboluyordu.

Hasat edilmiş tarlanın arkasındaki bağ evine baktı.

Solgun ışıkta bir gölge aradı bakışları. Yoktu! Bacanın

tüten dumanı Gürlen Dağı’na yüzlerce isli patika açıyordu.

“İşte burada! ” diye bağırdı. “Eğer burada yer bulamazsa hakikat

kendine, bütün yolculuk düşleri boşuna! ”

Gülün ağzından dökülen çiylere gözyaşları karışıp

duruyordu. Yeni yolaklar arıyordu gözleri. Ama burada;

burada! Hep burada!

Çok Yakındı Bize En Uzağımızda Olan

Ay gecelerinin egemenliğine girerdi orada

kışkırtılmış söz.

Kasım yağmurları yumuşattıkça asi kalıyordu düşlerimiz.

Yatağını bulan her su damlasıyla ürperen yürek

yabancılaşmıştı yalana. Sevgiyle yıkıyorduk kalemizin

burçlarını. Kol kanat geren zaman sonsuz şimdiler

peşinde olduğumuzu biliyor, göz yumuyordu

aldanışlarımıza.

Vazgeçişlerimizin sınırsızlığıyla şaşkın olanlar

zırhlar edindiler hemen. Önemsedikleri sözcükleri

birer birer yitirdiler.

Çok yakındı bize en uzağımızda olan.

Tepe

-Bir Düşülkenin Yurt Edinme Öyküsü-

l

Ben tek başımaydım. Çocukluğumun kıyısında yüzdürüyordum

taşlarımı. Sonra onlar geldiler: Düşlerine boyun eğen dik kafalılar!

Kocaman yürekleriyle yorumladılar hayatı. Çocukluk düşlerimiz

saçıldı orta yere: Birbirine karışan izlerin taradığı bellek.

Kim eğilmeden geçip gidebilir onun gölgesi önünden

yaşamı karşılamaya!

ll

Düşlerimize yer aradık.

Erden argıtlar yol verdi. Birkaç adımda özgürlüğü denedik.

Yazgımızı karıştırdık bir tepeninkiyle. Bazen bungun aylar çevirdi

sayfaları. Bazen şimşekler yılları böldü. Gündeşti acı ve coşku

orağın adaletinde. Savruluyordu her şey imgelemin

o daracık harman yerinde.

Açık yüreklilikle ulaşıldı oraya. Yıllanmış yenilgilerin kahrıyla

kabaran toprak yadsımadı hiçbir adımı. Çakmaktaşlarının insafsız

sınavında berkitildi beden ve tin. Çocuklar parmak uçlarından

başlattılar özgürlüğün yürek atışlarını. Ve “Tepe” oldu orası.

Geri dönmeyi yedekleyerek yola çıkanların paramparça oldu

düşleri kayalıklarda.

Düşbazlar yankılarını bile götürdüler sır gibi sakladıkları

aldaçlarının terkisinde.

lll

Tohumun çıtlayan ürpertisini, yorgun toprağın aceleci su içişini

bir ikindi vakti öğrenebilir Tepe’nin çocukları. Kanatlarında güneşin

altın tozlarını taşıyan arının gizini, dupduru bir öpüşün

bütün ömre sığabileceğini bir ikindi vakti öğrenebilirler.

Öğrenirler ve susarlar!

Susarlar: Tepe’de kocaman üşür ay!

Kocaman düşlerin gebeliğinden. Bir şafak öncesi fırlayıp gidebilir

gecenin en dingin yerinden.

Yalnızlığın gökadasında açar düşülkenin göğem çiçekleri.

Kaygıların toprağında ışıldaklardır. Umudun gölgesinde

hep yanacaklar... hep yanacaklardır...!

Felsefenin Yengeç İlkeleri

“Saldırganlığımızı barındıran en eski beynimiz sürüngenlerinkine benzer, her insanın beyninde

uyuyan bir insansı sürüngen vardır. Üzülerek de olsa, günlük yaşamımızda, bu uykunun çok kısa

sürdüğünü ve sözcüklerle mantıklı söylemin aldatıcı görünümü altında, edimlerimizle

davranışlarımızın çoğuna işte bu kocaman sürüngen beynin yön verdiğini saptamak zorundayız.

Öteden beri, insan insanın kurdudur, denir. Çok iyimser bir yaklaşım bu, çünkü kurt sürüsünde, iki

erkeğin saldırganlığı bireysel bir kapışmaya dönüşürse, yere yıkılan kendisini yenene boğazını

uzatır; şahdamarı hemen oracıktadır, ama yenen bu damarı hiçbir zaman pençe atıp yırtmaz.

Değer yargılarının yeline kapılan, sürüngen beyni sözcüklerle zıvanadan çıkan insansa

gözünü kırpmadan, en küçük bir pişmanlık duymadan öldürür." Henri Laborit

Bugünlük yeter!

Küreği batırdım arkın yumuşak toprağına,

kesilen ayrıkların sesi geldi yırtılan boşluktan.

Dinlenmeliyim bir gölgede,

el sallıyor güneş çınarların arasından.

Eğilip bir toprak keseği aldım

sıkıca tutup saçlarından.

Aldırmadan belime yapışan yeleğe

indim yaprak yağmuru altında dereye.

Kokladım biraz toprağı, tarttım elimle

-bir oyun bulmak için kendime-

fırlattım atlangıç taşına,

nişanlayıp taşın oyuğuna.

Henüz oturmuştum eğriş boynuna çınarın

-bir yengeç tırmandı taşın alnına,

deşeleyip makasıyla toprağın karnını

çekti çıkardı kıvranan bir solucanı.

Tam götürüyordu ki avını ağzına

bir yengeç daha tırmandı taşa

-epey irice ilkinden-

sekiz hızlı bacak

-derken-

gerildi sinirler birden;

iki şövalye şakırdatarak zırhlarını

gerinip, iyice açtılar makaslarını.

Daha ilk vuruşmada

yuvarlanıp düştüler suya,

paylaşamayıp toprağın armağanını.

Bilmem

balıklar nasıl bölüştüler

talihsiz yarım solucanı?

Ben şimdi

masum bir tanığı mıyım

bu çok ölümlü kavganın,

yoksa içinde miyim

bir yazgısal kargaşanın?

Bugünlük yeter.

Öyle görürsün işte,

nasıl bakarsan öyle.

Yeter bugünlük bu kadar felsefe.

Doldurdum çayı, yaktım pipoyu

oturuyorum kaç zamandır uzak güneşte.

Dolaşık Patika

Aşkın sesini bastırır beden,

dağlarda kanar durur ayak izi,

bağırır zincirli sesiyle:

-Böyle kök salmışlığımla

sakin ve bilge;

hazır mıyım karşılamaya onu,

şimdi usulca geliverse?

Kaplanın Kahrı

Gözlerimde küller,

savruluyor yanık orman,

üşüyor çıplak tepeler.

Geçit vermiyor acının eğesiyle bileylenmiş aklanları

Gözet Kayaları’nın. Sular bozbulanık. Sahi, nerede o,

bir zamanlar dilimizde dönen kristal?

Gücümün sınırlarında gezinmedim hiç!

Düşlerimin ortağıydı karıncalar, börtü böcek. Pençelerimin

altıydı yurt. Öyle bildik, belledik. Verdiklerimizle genişlerdi

orman ve yüreklerimiz. Sunak taşlarımız yoktu. Bütün ormanı

sunak bildik. Öyle belledik.

Kartalla göz göze koşardık büyünün çıplak yolunda!

Sahi, nerede o, bir zamanlar kükreyişimizi oradan oraya

taşıran sadık ve altın orman? Nerede delikara gülüşü

alabulut göğümüzün?

Gözlerimde küller,

savruluyor yanık orman,

üşüyor çıplak tepeler.

Sırdaş Yabancı

“Yukarıya, daha yukarıya! ” diyene kaya gönüllülükle uzatır

yorgun ellerini.

Ama aşağılarda bir yerde, dağ göllerinin orada, ya da ince

bir derede sıcacık bir yüreğin tıp tıp atıp durduğunu unutma!

Yaz Bitti

Bir deri daha attık

eskidi yaz.

Sarı sıcaktan bozbulanıklığa,

kurşiniden zifiriye bir yol.

Bir yol gibi bitti yaz.

Doğuyor şimdi

yeniden

kalbinden

şimşekler zamanı.

Bir aşk gibi bitti yaz.

 

Denizin Bulanık Maviliğinde

Zor buluşma:

Soluğumuzu saran gök,

o her şeyin sığdığı koca göz

anımsattı bize düşlerin kaynağını.

Kucaklaştık hoyrat oyunlarla

düşürdük gülleri

bir yakına, bir uzağa.

Ve aylar sonra

savunmasındayken

çiçeğe durmuş aşkın,

zorladık sürgüsünü

yokluğa açılan kapının.

Boşa çıktı uzun hazırlanmışlığımız,

Yalpaladı gülün içinde maceramız.

İçime akan yaşlarla

yazmıştın defterime,

o bıçak bıçak kopuşun inceliğinde:

-yitip gidiyor her şey

denizin bulanık maviliğinde!

Bellekle küs zamanın burgusu

onca yıldır oyuyor içimi,

onca yıldır

onarılmaz olanın sakin öfkesi.

Sen orada şimdi,

gelgeç bir iklimin

düşlediğin yelinden

sorular ediniyorsun belki.

Sorular:

-o yavaş mızraklar ki-

gözlerin

uçlarında birer temren.

Sorular ki,

kırılgan dallarına bahçemin

düşer irigöz yağmurlar gibi.

Söyle,

ey uzak sevgili, söyle

şimdi yine; orada öyle

yitip gidiyor mu her şey

denizin bulanık maviliğinde?

 

Gelin ve Gölge

Gölge öksüz,

bilinç ışıyınca ucunda orağın.

Gelin güldü

kolay kıldı ölümü.

Yazma düştü sapların arasına,

yokluğa karıştı, soldu orada.

Koruk özgür;

karadut hoşnut asmasından.

Şarap şiire mayalandı. Sirke acıya.

Güneş çıplak,

bilinç ışıyınca ucunda orağın.

Sarı bir gülün ortasında

uyuyakaldı gelin

düşlerin kozasında.

 

Dağların Kızı

O dağdan inerken

omuzunda ağır bıçkısıyla,

ayaklarına kapanır

hazalları ayıklayan patika.

Irmak gizini uğuldar

durağanı sektirir kaya;

o dağdan inerken

omuzunda ağır bıçkısıyla,

ay eskil bir acıyı gömer

kanayan bulutun yarasına.

O dağdan inerken

omuzunda ağır bıçkısıyla,

anlarsın kör olduğunu

gözlerine baktığında.

Deli

Kızgın bir sel düşler deli

başka deli düşlemez.

Herkesin güneşi kendine

gölgelerden diyet istemez.

Unutulmaktan aşklar yapar,

yakuttan gözyaşları.

Duvarsız evler düşler

bedensiz sevişler gibi.

Kızgın gözyaşları düşler.

Soluğu alev bir kadın.

Bir tek

ama bir tek yangın

hayatını özetlesin ister.

Ve elleri ekmeğe batık biri

alır götürür delinin düşlerini.

 

Duvarcı Baba

 

“Kim ki, baba
otoritesine başkaldırır

ve yener; o bir
kahramandır.” S. Freud

Bileğinden,

parmaklarından fışkıran duvar

açtı surat gibi yamacında suyun.

Sen yaşlısın, cevizler ihtiyar;

göçüyorsun buradan,

dönüyor havada

yüreğinden uçan kuşlar.

...................

O yorgun adam

yatıyor şimdi

yok-zamanın duvarında,

uzun uykusunda.

O yorgun adam

bir ömür boyu

yüreğinde kendine yurt arayan

yatıyor şimdi

günün öteki geniş ucunda.

 

Gök Sakallı Adam

-Fikret Otyam'a-

Asuri bir yalnızlık katıyor güne

gök sakallı adam.

-henüz yırtılmadı gece, diyor

tırnaklarıyla vururken tuvale.

Boyuyor bir ıslık gibi hüznü

kar aklığının içine.

Upuzun bir çığlık;

salıyor “şahmaran”ı geceye.

-Bir tek damladan girilir denize, diyor

gök sakallı adam:

bir tek damladan.

Gökkuşağı dolu çantası

yürüyüp gidiyor

gök sakallı adam.

Ardında yaz

önünde kar fırtınası.

 

Camdan Adam

Ben sizin camdan adamınız,

naif oyuncağınız;

bıkınca doğru vitrinlere.

Karşı-adamınız,

kitap ağırlığınızım

uçmasın, kaçmasın diye

zıvanadan çıkmış düşleriniz.

Unuttuğunuz sesiniz

kolay küfürlerinizim.

Delifişek geçersiniz içimden,

adım bir kahır gibi kalır bende.

Bir bakışta çözersiniz

en gizli yerlerimi bile.

Ben sizin camdan adamınız,

yumulu bir bıçak gibi

uyurum soğuk gecenizde.

Egzotik ağacınızım dış bahçenizde

yağmurun ve ışığın altında.

Hüzünlü ve darmadağın baktığınızım

çıplak kalışınızın duvarında.

Küs yüzünüzüm

kolay çözgülü, kolay atkılı

ve gözlerinizi kaçırdığınız.

Ben sizin camdan adamınız.

Bezemelerinizim

aşk odalarınızın şaşı aynalarında.

Yavaş ikindilerinize buhurdan

anılarınıza askılık olurum

bol mezeli akşamlarınızda.

Karşı-adamınızım sizin

sanrılı savaşlarınızda.

Ve son güzünüzde

gün ışığı gibi geçersiniz

gözlerimin yağmur düşlerinden,

bin parçaya bölünürüm:

O geri dönmeyen bumerang

gökkuşağım kalır sizde.

Ben sizin camdan adamınız,

gecenin içinde

ışıltılı

naif oyuncağınız

hoşça kalınız!

Ben Yine Kaçtım

Ben yine evden kaçtım, onyedi yaşım.

Bilmiyorum, daha kaç kez kaçarım?

Evden kaçtım,

çalıştım dağ başlarında.

Verilen parayla

ilk ekmeğimi aldım,

öptüm onu

uzun uzun kokladım.

Pazar günü

çamaşırlarımı yıkadım

köylü kadınlar gibi,

suyun içinde ayaklarım.

Sigaramı yaktım ardından

gülüştü bana kızlar,

olsun, ben bahtiyardım

suyun içinde ayaklarım.

…………………………………

Yarımdır bu şiir,

yıllar sonra

anımsadığımla yazdım.

Bugün yaşım kırkbir

kimbilir, belki yine kaçarım;

belki yine kaçarım, arada bir…

1998

 

Eksik Durum

O dildeki azar

bugün ya da yarın,

o birikmiş uysal hınç

bilirim, gelir beni bulur

eskisin diye yenilginin tacı,

ardında karalanmış tarih.

O dildeki azar

yeniden kurar

eksik hikâyemi;

bir baştan sona

bir sondan başa,

kanatmak için yüreğimi.

dar kopru.jpg

Dar Köprü, Erginbay

Hera Şiir Kitaplığı, 2000, İstanbul