KAPİTALİST SİSTEMDE SERMAYE BİRİKİMİNİN EVRİMİ

 

 

Sema Yılmaz

Marmara Üniversitesi

Sosyal Bilimler Enstitüsü

İktisat Anabilim Dalı

İktisat Tarihi Bilim Dalı Doktora Öğrencisi

 

 

 

 

 

Giriş

 

Sermaye birikimi kapitalist sistemin özüdür. Temel amacı kârını ençoklaştırmak olan kapitalist sistemde sermaye birikiminin kesintiye uğraması krizlere neden olur. Sistemin sürekliliğini ve kendini yeniden üretmesini tehdit eden bu krizler, bir yandan da sistemin iç çelişkilerini açığa çıkarır. Bu nedenle de kapitalist sistemin devinimini sürdürebilmesinde sermaye birikiminin kesintiye uğranamaması gerekir.

 

Kapitalist sistemin devamının sermaye birikimi ile mümkün olduğu bilinen bir gerçektir. Sermaye birikiminin kesintiye uğraması kapitalist sistemde büyük krizlere neden olur. Yaşanan krizler kapitalist sistemin sürekliliğini ve kendini yeniden üretmesini tehdit eder. Bunun yanında sistemin iç çelişkilerini açığa çıkarır. Bu nedenle de kapitalist sistemin devinimini sürdürebilmesinde sermayenin yeniden üretiminin ve sermayenin birikiminin sürdürülebilmesinin büyük önemi vardır. Sermaye birikiminin kapitalist sistemdeki önemi bu konunun iktisat yazınında en çok tartışılan konular arasında yer almasına neden olmuştur. Nitekim sermaye birikiminin etkileri, kapitalist sistemin sürekliliğini sağlamayı amaçlayan iktisatçıların en önemli uğraş alanlarından biridir. Bunun yanında sermaye birikimi, kapitalist sistemin sonsuz bir sistem olmadığını ve yıkılmaya mahkum olduğunu savunan iktisatçıların kapitalist sistemi eleştirirken kullandıkları önemli bir silahtır. Sermaye birikiminin tarihsel süreçteki evrimi kapitalist sistemin kökeni, oluşumu ve gelişiminde önemli bir rol oynar. Sermaye birikiminin geçmişten günümüze kadar geçirmiş olduğu değişim kapitalist sistemin doğuşu ve gelişimiyle paralellik gösterir.

 

Kapitalizm ve Sermaye Birikimi

Kapitalizm bir ekonomik sistemin adıdır. Kapitalizm terimi, tarihsel süreçte çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Terimin kökündeki kapital (sermaye-anamal), emek içeren ve pazara sunulabilen mal anlamındadır. Terimdeki -izm eki ise terime değişik anlamlar yüklemektedir. Kapitalizm kimi zaman bir kuramı, bir doktrini, bir düzeni, eşyaya bir bakış açısını ifade ederken kimi zaman da bir ideolojiyi ifade eder. Kapitalizm terimine yüklenen bu soyut anlamlar kapitalizmin değişik tanımlarının yapılmasına neden olmaktadır. Genel olarak kabul edilmiş bir tanıma göre kapitalizm, üretim mallarına sahip kişi veya kişiler tarafından geniş bir ölçüde üretimin örgütlenmesidir. Bu kişi veya kişiler, biriktirmiş oldukları sermaye ile hammadde ve makineler satın alır ve emek kiralarlar. Bunlarla, harcanandan daha fazla servet üretir ve böylelikle kâr sağlarlar .

 

Kapitalizm tarihsel bir sistemdir. Bu tarihsel sistemin doğuşunun 15. yüzyıl sonrası Avrupa da gerçekleştiği; sistemin zaman içinde, 19. yüzyıl sonlarına gelindiğinde tüm yerküreyi kaplayacak biçimde mekan içinde de genişlediğini; bugün hala tüm yerküreyi kaplamakta olduğu düşüncesinden hareketle kapitalizm şu şekilde de tanımlanabilir: Tarihsel kapitalizm, temel iktisadi etkinlik içinde geçerli olan ya da ağır basan iktisadi amacın ya da yasanın sınırsız sermaye birikimi olduğu o somut, zamanla sınırlı, mekanla sınırlı, tümleşik üretim etkinlikleri yeridir.

 

Kapitalizmin temel özellikleri aralarında kaynaşarak bir sistem oluşturmaktadırlar. Bu özellikler şunlardır:

Temel üretim araçlarının mülkiyeti ve değişimi özeldir. Böylece sistem, kapitaliste iktisadi yapılar üzerinde hareket ve karar yetkisi vermektedir.

Kapitalizmde iktisadi faaliyete yol, hedef gösteren ve ekonominin başlıca doğrultularını belirleyen bir güdü tipi vardır. Bu temel güdü kârdır.

Üretilen nesnelerin çoğu maldır. Üretimin hedefi, dolaysız bir tüketim değil, değişimdir. Mal, pazarda satılmak için üretilir.

Kapitalizm üretim araçlarına sahip girişimcilerin rolü üzerine kurulan bir ekonomik sistemdir. Kapitalizmde piyasa mekanizması ve bu mekanizmaya dayalı bir fiyat oluşum sistemi mevcuttur. Sistemde bireyler satmak, almak ve kendi çıkarlarına en uygun anlaşmalar yapmakta serbesttir.

Kapitalizmde sermayenin rolü önemlidir. Sadece sermaye olarak değil aynı zamanda bu sermayenin yarattığı etkinin varlığı ve ekonomiye yön vermesi gerekir. Ayrıca kapitalizmde sermaye bir gelir kaynağı durumundadır (kâr, rant, faiz).

Kapitalist sistemde nüfusun önemli bir kısmı emeğini bir ücret karşılığında satar.

Kapitalizmde, bizzat kendi mantığı içinde işlemesine elverişli koşulları yaratacak hukuki-iktisadi bir örgütlenme mevcuttur (liberalizm, bireycilik, özel mülkiyet, miras, sözleşme özgürlüğü, vb...).

 

Kapitalizm öncesi insan, ekonomik faaliyeti sadece doğal ihtiyaçlarının karşılanması olarak algılayan doğal insandır ve bu doğal insan kapitalizm öncesi dönemlerde her şeyin ölçüsüdür. Kapitalist sistemle birlikte ilkel ve özgün anlayışı olan doğal insan yok olur ve sermaye birikimi ekonomik faaliyetin hakim güdüsü haline gelir. Kapitalizm gerçekçi akılcı bir tutumla ve nicel hesaplama yöntemleriyle yaşamdaki her şeyi bu amaca bağlar. Bu çerçevede sermaye birikimi kapitalist sistemin gelişebilmesi için gereken önemli etkenlerden biri haline gelir. Nitekim, maddi ve simgesel olarak iktisadın topluma egemen olduğu bir düzen olan kapitalizmin değişmeyen omurgasını, sermaye birikimi sürecinin özerk ve başat bir amaç konumuna gelmesi oluşturur.

 

Feodalizmin Çöküşü ve Kapitalist Sistemin Doğuşu

Feodalizm, kapitalizm öncesinde soylu toprak sahiplerinin egemenliğine dayanan bir toplum düzenidir. Feodal toplum asırlarca devam etmiş olan köleci toplumun son bulmasıyla doğar. Bu toplum esas itibariyle bir tarım toplumudur ve tarımda serf emeği köle emeğinin yerini alır. Feodal toplumun üretim ilişkilerinin temeli, feodal beyin toprak üzerindeki mülkiyet hakkı ile dolaysız üretici olan serf üzerindeki sınırlı mülkiyet hakkında yatar. Serf, köle ile özgür insanın ortasında yer alır. Serfler üretim aracı olan toprağa malik değildir ancak toprağı işlemekte kullandığı araçlar kendisinindir. Serfler, ektiği topraktan bir yandan kendi geçimini sağlarken diğer yandan bu toprakta feodal bey için çalışır. Bu anlamda serfler geçimini sağladığı küçük toprak parçasının kendisinin olması anlamında toprağın malikidir. Feodal toplumda yürütülen temel üretim biçimleri angarya ekonomisi ve faiz ekonomisidir. Bu iki üretim biçiminde ortak olan özellikler şunlardır :

· Serf, feodal beye kişisel olarak bağımlıdır.

· Feodal bey, işlenen tüm toprağın sahibidir.

· Serfin üzerinde bireysel kullanımı için üretim yaptığı bir toprak parçası vardır.

· Bütün tarımsal üretim serflerin emeği ve canlı-cansız iş aletleriyle yürütülür.

· Ekonomi dışı zor kullanılmasıyla köylüler artı-emek harcar ve toprak sahibi için artı-ürün yaratır.

 

Bu ortak özelliklerin yanında angarya ve faiz ekonomisinin farklı özellikleri de mevcuttur: Angarya ekonomisinde feodal mülk olan tüm toprak ikiye ayrılır. Toprağın bir bölümü feodal bey toprağıdır. Burada tarımsal ürünler, serflerin emeği ve araç-gereçleriyle üretilir ve tamamen feodal toprak sahibi tarafından mülk edinilir. Serfler, feodal bey toprağı üzerinde artık emek harcar ve artık ürün üretir. Serfler, haftanın belirli günlerinde feodal bey için karşılıksız çalışmak zorundadır. Bu durum feodal toplumda başlıca sömürü biçimidir. Bu sömürü olgusu ve ölçüsü gizlenmez aksine kilisenin de desteğiyle meşrulaştırılır. Toprağın diğer bölümü serf toprağı, serf payı şeklinde tanımlanır. Serfler bu toprak üzerinde kendileri ve ailesinin yaşaması için ve yıpranan canlı-cansız üretim araçlarının yeniden üretimi için gerekli olan ürünü üretir.

 

Faiz ekonomisinde ise bütün topraklar köylülere dağıtılır. Serfler üretilen ürünün bir bölümünü faiz olarak feodal beye verirler, diğer bölümüyle de işgüçlerini yeniden üretip ailelerini geçindirirler bunun yanında canlı-cansız üretim araçlarının yeniden üretimini sağlarlar.

 

Bu üretim sistemlerinin özelliklerinden anlaşılacağı üzere feodalizmin temel ekonomik kanunu, feodal beyin, kendisine bağımlı serflerin zor yoluyla ürettiği artık ürüne kendi tüketimi için feodal toprak rantı şeklinde el koymasında ifadesini bulur. Aynı zamanda, feodal toplumda üretim yerel nüfusun ihtiyaçlarını karşılar. Üretim, tüketim ve kullanım içindir. Bununla birlikte üretim sonucu oluşan artığın bir bölümü feodal beyler tarafından lüks maddeler satın almak için satılır. Zamanla ticaret ve ulaştırmanın gelişmesi üretici güçlere hız verir. Kentlerin gücü artar, üretim değişim amacıyla yapılmaya başlanır. Bu üretim, kişisel emek ve üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerine kurulur. Tüccarların elinde büyük servetler birikir ve sınıf çatışmaları yoğunlaşır. Bütün bunlar feodalizmin sonunu hazırlamaya başlar.

 

Feodalizmim çöküşünde toplumsal gelişmenin akışını biçimlendiren çelişkiler söz konudur. Bu çelişkiler şunlardır:

Artık ürünü durmadan artırmak için uğraşan feodal beyle buna karşı çıkan serf arasındaki çelişki,

Varlığını devam ettirmek için birbiriyle savaşan feodal beyler arasındaki iç çelişki,

Feodal iktidar ile tüccarlar ve güçlenmeye başlayan kent ve köy kapitalistleri arasındaki çelişki.

 

Bu çelişkiler feodalizmin ortadan kaldırılmasını tarihsel bir zorunluluk haline getirir. Tek zenginlik kaynağının toprak olduğu, sosyal ilişkilerin toprağa sahip olanlarla olmayanlar arasındaki ilişkiler biçiminde geliştiği bir ortamda, ticaret sermayesinin ortaya çıkması, ticaret hayatının gelişmesiyle ihtiyaçların durmadan çoğalması, kurulu düzenin sosyal yapısını da değiştir. Çürüyen feodalizmin içinde toprak sahibi sınıfın egemen olduğu bir toplumda değişim için bastıran güçlerin ittirmesiyle yeni bir sosyo-ekonomik sistem doğar ve büyümeye başlar. Bu sistem kapitalizmdir.

 

Feodalizmin yıkılışından sonra yeni kıtaların bulunuşu ve buralardaki değerli madenlerle gelişen parasal ekonomi, para bolluğunun yarattığı yüksek fiyatlar ve bu fiyatların özendirdiği ticaret kapitalist sistemin başlangıcı olan ticari kapitalizmi oluşturur. Bu süreci, kapitalistlerin paradan daha fazla yararlanmak için kredi sistemini kurumsallaştırıp yaygınlık kazandırma süreci izler. Böylece ülke içi ve ülke dışı ticaret para ekonomisiyle genişler. Parasal ekonomideki bu gelişme kapitalist sistemin gelişmesini de beraberinde getirir.

 

Kapitalist sistemin gelişmesiyle sermaye birikiminde büyük artış başlar ve kapitalistler tarafından kâr olgusu meşrulaştırılır. Ticaretin genişlemesi ve sermaye birikiminin büyük ölçüde artması emeğin satın alınması ya da kiralanması sürecini başlatır. Bunun yanında değer para ile ölçülmeye ve servet başarının ölçüsü sayılmaya başlanır. Yaşanan bu iktisadi evrim merkantilist düşüncenin temellerini atar.

 

Merkantilizm ve Sermaye Birikimi

Feodalizmin yıkılışı ile Sanayi Devrimi arasındaki dönem siyasi alanda ulusal ve merkezi devletlerin kurulduğu, ekonomik alanda ise sermaye birikimini ve piyasa ekonomisi şartlarını hazırlayan ticari kapitalizmin geliştiği dönemdir. Bu döneme damgasını vuran düşünce sistemi merkantilizmdir. Merkantilizmi hazırlayan iktisadi ve sosyal koşullar şu şekilde özetlenebilir:

· Tarımda üretim tekniğinin değişmesi, geleneksel şehir ekonomisini yıkar ve elinde geçiminden fazla ürünü olanlar bunları değişim amacıyla kullanmaya başlar. Böylece tarımsal üretim piyasaya yönelir ve artan kâr imkanı bireyciliğin gelişmesine neden olur. Bu durum ileri bir değişim sistemini yaratır.

· Şehir nüfuslarının çoğalması, ticari faaliyet sınırlarının gelişmesine yol açarak merkezi iktidara sahip büyük devletlerin ortaya çıkmasına neden olur.

· Feodal beylerin yerini alan devlet özellikle dış ticaretle uğraşanlara birçok ayrıcalık ve tekelleşme imkanı verir. Çünkü yeni oluşan devletlerin gelir kaynağı ticarettir ve devlet, ticaretin gelişmesi için gerekli önlemleri alır.

· Merkezi devlet, eski düzeni yıkarak devlet otoritesine dayanan ve sermaye biriktirilmesini hedefleyen yeni bir düzen kurmuştur.

 

Merkantilizm, ticaret kapitalizmin teorisi ve ideolojisini yansıtan bir politik ve iktisat sisteminin adıdır. Merkantilist düşünce, zaman içinde ve ülkeden ülkeye farklılıklar göstermekle beraber genel ilkelere sahiptir:

 

Merkantilizm bir ülkenin serveti ya da zenginliğiyle dış ticaret bilançosu arasındaki ilişkiye önem verir. Ulusal ekonominin gösterdiği gelişmenin farkına varan merkantilistler, devletin ulusal zenginliği maksimum kılmak amacıyla ekonomik faaliyetlere müdahalesini savunurlar.

 

Merkantilizme göre altın ve gümüş gibi değerli madenler, bir ülkenin siyasi ve ekonomik gücünün başlıca kaynağıdır ve bu değerli madenlere sahip olmak için dış ticaret fazlası elde edilmesi nihai amaçtır. Bu amacın gerçekleştirilmesi için devlet her türlü tedbiri almalıdır. Bunun için ithalat mümkün olduğunca azaltılmalı ve sağlanan ihraç fazlası altın ve gümüşe çevrilerek elde tutulmalıdır. Merkantilistler yüksek fiyatların ihracatı güçleştireceğini ve ithalatı özendireceğini fark edemeyerek kârların yüksek düzeyde kalması için ülke içinde fiyatların yüksek olması gerektiği görüşünü savunurlar.

Merkantilizm, milliyetçilik olgusunu içinde barındıran bir sistemdir. Merkantilist kendi ülkesinin diğer bütün ülkelerden daha zengin ve güçlü olmasını ister. Bir ülkenin zenginliği diğer ülke veya ülkelerin fakirleşmesiyle sağlanabilir. Merkantilistler bunu gerçekleştirmek için güçlü bir devletin varlığıyla sömürgeci bir tutum izlerler.

 

Merkantilist dönem, sömürünün bilincine varıldığı dönemdir. Sömürü ülke dışı zenginliklere el konulması şeklindedir. Asıl sömürü mekanizması bu durumdur ve el konulan artık değer daha çok, yabancı ülke vatandaşlarının emeklerinin ürünüdür. Bu yoldan sağlanan sermaye birikimi sanayi kapitalizmi döneminde, dış sömürü olanaklarından yararlanmaya devam etmekle beraber, çok daha geniş ölçüde ülkenin kendi vatandaşının emeğini sömürmeye yönelecektir. Bunun yanı sıra, çocuk emeğinin sömürülmesi ve ücretin çok düşük tutulması da sömürünün farklı boyutlarıdır. Ayrıca merkantilist dönem, sermayenin her türlü yoldan biriktiği, büyük kârlara ulaşma çabasıyla toplumun ekonomik ve sosyal yapısının değiştiği ve sanayi kapitalizminin koşullarının hazırlanıp olgunlaştığı bir dönemdir.

 

Özetle, Merkantilizm, devlet tarafından düzenlenen ticaret yoluyla gerçekleşen bir sömürü sistemidir ve sanayi kapitalizmin ilk aşamasında önemli bir rol oynar. Aynı zamanda Merkantilizmin çökmesini hazırlayan etkenler, Laisser-faire’e dayanan sanayi kapitalizmin doğuşunu da hızlandırır. Teknolojik ilerleme ve gelişen dış ticaret, ticari kapitalizmden sanayi kapitalizme geçişi hızlandıran en önemli etkenlerdir. Ticari kapitalizmin ideolojisi olan Merkantilizm, sanayi kapitalizmin ideolojisini yansıtan liberalizmin karşıtıdır.

 

Fizyokrasi ve Sermaye Birikimi

Fizyokrat düşünce sisteminde “doğal düzen” benimsenerek bu düzenin insanlık için en iyi yol olduğuna inanılır ve bu doğal düzen içinde iktisadi olayları kendi akışına bırakılması gerektiği savunulur. Buradan hareketle de Merkantilist sisteminin ülkeye yararlı olmadığına ve devlet müdahalesinin doğru olmadığına varılır.

 

Fizyokratların “doğal düzen” kavramı liberal düşüncenin ilk temel taşı olur. Nitekim Liberalizmin felsefesi olan “Laisser faire, laisser passer”doğal düzenin bir sonucudur. Bu felsefe doğal düzen ve onu yaratan doğa yasalarının sınırladığı bir alan için geçerlidir. İktisadi olayları kısıtlamadan doğal gelişmelerine bırakma, görünmeyen elin her şeyi düzenleyeceğine inanma gibi düşünceler fizyokratlardan sonraki iktisat düşünürlerince kabul görmüş düşüncelerdir. Bugünün ekonomik sistemlerine beşiklik eden ekonomik kavramlar bu dönemde ortaya çıkar. İktisadi düşüncede yepyeni bir öğreti doğar: Klasik iktisat. Bu öğreti, fizyokratlardan aldığı liberalizmi Neoklasikler’e, oradan da bugünün Keynes sonrası iktisadi düşüncesine uzatan zincirin bir halkasıdır.

 

Tarihsel süreç içinde, üretici-üretim aracı bütünlüğündeki ayrılmanın sonucu olarak sermaye ve emek karşı karşıya gelirler. Bu çözülmeyle sermaye kavramı ve sermaye ile ilgili sorunlar iktisat teorilerine konu olur. Emek ve üretim araçlarının ayırımı sermaye kavramının açıklanmasında temel etkendir. Sorun, bu aşamada, sermayenin, üretim araçları mülkiyetinden soyutlanan emek ile üretim için nasıl bir araya geldiği ve yeniden üretildiğidir. Bu gelişmenin sonucu artık değerin kaynağının değişim değil artık yaratan üretim olduğu teorik düzeyde ele alınır.

 

Fizyokratlar, artık yaratan üretim faaliyetlerinin yalnız tarımsal üretim olduğunu bunun doğal sonucu olarak da yalnızca tarımda çalışan emeğin üretken olduğunu ve tarımda kullanılan sermayenin verimli olacağını öne sürerler. Fizyokratlara göre tarım dışındaki faaliyet alanların da kullanılan sermaye artık değer yaratılmasına katkıda bulunmaz.

 

Sanayi Devrimi ve Liberal Kapitalist Sistemin Yükselişi

Kapitalist sistemde sanayileşme kendiliğinden gelişen bir süreç değildir. Sermaye birikimi, büyük pazarların oluşumu, geniş hammadde kaynaklarına ulaşılması ve makinenin bulunuşu sanayileşme sürecini hızlandıran önemli etkenlerdendir. Mali alanda yaşanan gelişmeler kredi kullanma ve bankacılık faaliyetlerinde olağanüstü bir hacim artışı sağlar. Böylece, kapitalist sistemin dinamik özelliği olan sermaye birikmeye başlar ve bilimsel buluşların sanayiye dönüştürülmesi için gereken finansman sağlanır. Sanayi devrimiyle sermayenin ticaretten sanayiye kayması kapitalist sınıfı engellenemez bir güce ulaştırır.

 

Genel olarak Sanayi Devrimi, eltezgahı ve zanaat üretiminin yerine makinelerle donatılmış fabrika üretiminin geçmesi ve organik enerjinin yerini geniş ölçüde buhar gücünün almasıdır. Bu yeni üretim sürecinde üretim yeni yöntemlerle ve yığın olarak yapılır ve makine, üretim sürecinde giderek insanın yerini alır. Makineleşmeyle birlikte üretim içinde işbölümü gelişir ve uzmanlaşma kolaylaşır. Ayrıca loncalar yıkılır ve bir çok meslek çöker. Yeni teknik ve işbölümü bir yandan kişisel verimi diğer yandan toplam üretimi büyük ölçüde yükseltir. Bu süreç, ticari kapitalizmin iktisadi düşüncesi merkantilizme tepki olarak ve sanayi kapitalizmin sözcülüğünü yapan iktisadi öğretinin yani liberal kapitalist sistemin doğuşunu ve gelişmesini sağlar. Bu sistemdeki kapitalist sınıf, kendi faaliyetini sınırlayacak bütün durumlara karşıdır. Temel düşünceleri serbest rekabet ortamının sağlanması ve devlet müdahalesinin minimuma indirilmesidir.

Ekonomik ve sosyal alanda tam bir özgürlük içinde gelişen liberal kapitalist sistem temelde bağdaşması güç sorunları da beraberinde getirir. Sanayi Devrimi’yle birlikte ülkelerde birikmiş olan sermaye, hem kişilere hem de uluslara büyük güçler sağlar ve yaşam standardını önemli derecede yükseltir. Sanayileşme, kapitalist ülkelerle öteki ülkeler arasında büyük farklılıklara neden olur. Bu farklılıklar eski sömürgelerin daha büyük ölçüde iktisadi sömürüye hedef olmalarını; sanayileşecek kadar ilk sermaye birikimine sahip olmayan ülkelerin de yarı-sömürgeleşmelerini doğurur. Sanayi devrimi, üretim tekniklerine getirdiği yeniliklerin yanı sıra, ekonomik alanda birçok sorunu da ardından sürükler. Örneğin; makineleşmenin üretimde meydana getirdiği sürekli artış dönemsel aşırı üretim krizlerine neden olur.

 

Bu yeni dünyada bir taraftan liberal kapitalist sistem sınırsız özgürlükler içinde gelişirken, diğer yandan milyonlarca insan ilkel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz ve üretim bu insanlara ulaşamaz duruma gelir. Sistemin mantığına uygun olarak tam bir serbestlik içinde oluşan gelir düzeyleri buna olanak vermez. Yine bu sistem içinde, fazla ve tüketilemeyen üretim krizi yaygın ve yapısal işsizliğe de neden olur. Buna bozuk çalışma koşulları, düşük ücretler ve giderek büyüyen sınıf ayrılıkları ve çatışmaları, yaratılan servet ve zenginliğin adil yayılamaması ve gelir adaletsizliğinin yaygınlaşması gibi önemli sorunların eklenmesi liberal kapitalist sistemin temel felsefesi “Laisser faire” yi sarsar.

 

I. Dünya Savaşı ve “Laisser Faire” Felsefesinden İlk Sapmalar

Kapitalizm, oluşumunu tamamladığı ve ilerlemesinin en yüksek aşamasına, zirve noktasına, eriştiği sırada oluşum döneminde edindiği yapı ile cevap veremeyeceği sorunlarla karşı karşıya gelir. Ulusların ekonomik yönden birbirine bağlılıkları artar ve bir uluslararası bağımlılık durumu doğar. Bu bağımlılığa karşın, kapitalist ülkeler arasında ticaret, silahlanma, sömürgecilik, nüfuz bölgeleri mücadelesi gittikçe artar. Bu mücadele öncelikle “batı” dışı coğrafyaların/toplumların sömürgeleştirilmesi mantığı üzerine kurulur. Sömürgecilik ekonomik bir içeriğe sahiptir. Bunun yanında, sömürülen coğrafyalarda yaşayan toplumlar kapitalist sistemin sermaye birikimi sürekliliğine hizmet edecek biçimde ideolojik ve kültürel bir dönüşüme de zorlanır. Sömürge alanlarının yeniden paylaşımı ve iktisadi çekişmelerin sonuçlandırılması için kapitalist ülkeler I. Dünya Savaşı’nın başlamasına neden olurlar.

 

Kapitalist ülkeler arasındaki rekabete dayalı ilişki sistemi I. Dünya Savaşı ile birlikte yerini askeri alandaki çatışmaya dayalı ilişki sistemine bırakır. I. Dünya Savaşı başladığı zaman kapitalist sistem, savaşı yürütmenin hazırlığı içine girer. Bu dönemde siyasal iktidar, ekonomik ve sosyal yaşama müdahale etmeye başlar. Bu müdahaleler Laisser faire felsefesinden ilk resmi ayrılıkların bir göstergesini oluşturur. Savaşın getirdiği sıkıntılar ve zorluklar hükümetlerin ekonomiye gittikçe daha fazla el koymasını kaçınılmaz bir duruma getirir. Savaşın finansal ve parasal yönden yarattığı ihtiyaçları karşılamak için vergi ve borçlanma olanakları geniş ölçüde kullanılır.

 

Savaşa katılmış olan ülkelerin bir çoğunda geniş maddi yıkıntılar yaşanır. Savaşın sonunda yıkılan yerlerin yeniden yapımı, savaş borçları, savaştan yenik çıkan Almanya’nın karşılaştığı enflasyon, Rusya’nın sosyalist ekonomik sisteme geçmiş olması, dünyanın bir bölümünün yeni bir düzen içine girmesinin başlangıç koşullarını yaratır. Savaş sonunda kapitalist sistemden ayrılan farklı sistemler ortaya çıkar. Faşist, Nasyonal-Sosyalist gibi sistemlerin doğuşu, uluslararası bir nitelik gösteren kapitalizmi ulusal ve müdahaleci bir kimliğe büründürür.

 

Ekonomide yaşanan bunalım, durgunluk ve gerileme sonucu görünmeyen elin yerini hükümetlerin görünen, düzeltici, ayarlayıcı önlemleri alır. Özellikle 1929 Ekonomik Bunalımı liberal kapitalizmden müdahaleci kapitalizme geçildiğinin bir göstergesi olur.

 

1929 Büyük Bunalı

Kapitalist birikim süreci I. Dünya Savaşı’ndan II. Dünya Savaşı’nın bitimine kadar uzanan bir yapısal bunalım süreci yaşar. Bu süreç iki dünya savaşının yanı sıra, kapitalizmin büyük bunalımı olarak adlandırılan 1929 Bunalımı’na da tanıklık eder.

 

Önceleri yaygın olmayan ve konjonktürel nedenlerden kaynaklanan bunalımlar yaşayan kapitalist sistem, 1929 yılında şiddetli bir depresyon yaşar. Bu depresyon yapısal ve yaygın bir nitelikte olur. 1929 Bunalımı, I. Dünya Savaşı’ndan Avrupa ülkelerinin aksine, güçlenerek çıkan ve ekonomik olarak net borç alan bir ülke iken, net borç veren bir ülke durumuna gelen ABD’de New York Borasının çökmesiyle başlar.

 

Kapitalist yapının borsalarda oluşturduğu spekülasyon 1929 yılının ekim ayında New York’ta doruğa ulaşır ve durdurulmaz bir nitelik kazanır. Spekülasyon güdüsüyle bankalardan yüksek faizlerle krediler çekilir, tahvil ve hisse senetleri satın alınır. Çok geçmeden durum tersine döner, likidite ihtiyacı aniden, borsalara, satışa sunulan aşırı miktarda hisse senedi ve tahvilin yığılmasına neden olur. 24 Ekim 1929’da New York Borsası’nda satışa sunulan yaklaşık 13 milyon dolarlık hisse senedi ve tahvilin satılamamasından kaynaklanan bir mali kriz başlar. Bankalar önemli ölçüde hisse senedi almış olmasına rağmen yaşanan kriz atlatılamaz, tersine bu durum bankaların iflas etmesine neden olur ve kriz daha da derinleşir. ABD’de başlayan bu kriz kısa bir zamanda bütün dünyaya yayılır.

 

1929 Bunalımı’nın yaygın, derin ve süreklilik gösteren bir nitelikte olması ekonominin kendiliğinden dengeye gelemeyeceğini gösterir. Ekonomik sistemde büyük yıkıntılara neden olan bu bunalım devlet müdahalesinin ve yeni ekonomi politikalarının uygulanmasının zorunlu hale gelmesine neden olur. 1929 Bunalımı, kapitalist sistemin tarihi boyunca yaşadığı bunalımların en şiddetlisi ve en sancılısı olma özelliğini taşır. 1929 Bunalımı ve yarattığı sonuçlar, kapitalist mekanizmaların kötü işleyişinin ve sistemin iç çelişkilerinin bir ifadesi olur. Bu ana kadar kapitalizmin temel felsefesi olan ve sarsılması güç gibi görünen Laisser faire krize çözüm üretemeyip yerini Keynes’in Genel Teorisi’ne bırakmak zorunda kalır.

Tarihi boyunca insan doğasına ve aklına en uygun, asla değiştirilmemesi, ama mutlaka yaşatılması gereken bir toplumsal sistem olarak gösterilen kapitalist sistemin bağrından çıkan her iktisadi akınım temel amacı, içinde bulunulan dönemin temel özelliklerine bağlı olarak sistemi daha güçlü hale getirecek formülleri bulmaktır. Bu iktisadi akımlar kapitalizmin çelişkilerini görmezden gelerek sadece sistemin aksaklıklarını örtmeye çalışmakla yetinir. Keynes’in Genel Teorisi bu geleneği bozmaz ve II. Dünya Savaşı’ndan 70’li yıllara kadar kapitalist sistemin kurtarıcısı olur.

 

II. Dünya Savaşı ve Sonrası

II. Dünya Savaşı, 1929 Bunalımı’nın ekonomik ve sosyal yıkıntıları henüz sarılmadan başlar. II. Dünya Savaşı’nın ekonomik yaşam bakımından önemli sonuçları ortaya çıkar: Ulusal kalkınmacılık akımlarının büyümesinin sonucunda sömürgecilik akımları tasfiye olunur. Sosyalist sistem yayılır, fakat bunun yanında planlı ve karma nitelik taşıyan yeni ekonomi politikaları da doğar. Bu yeni gelişmelerin bir sonucu olarak kapitalist sistem saflığını büyük ölçüde yitirir ve müdahaleci ve düzenleyici niteliliğini kazanır.

 

1929 Bunalımı’ndan kurtulma arayışları, teknolojik ilerlemeler II. Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkımın onarılması çabaları, sermayenin üretim sürecinin uluslararasılaştırılması, savaş öncesi ve sonrası artan sermaye-emek çelişkisi gibi etkenler kapitalist sistemi yeni düzenlemeler yapmaya zorlar. II.Dünya Savaşı sonrasında sermaye birikimi genişleme dönemine girer. Bu geçiş döneminde kapitalist ülkelerde devlet ekonomik çöküntüleri önlemek için Keynesyen talep politikalarını uygulanır. II. Dünya Savaşı sonrasında Keynesyen talep politikaları ekonomik alanda önemli bir konuma gelir. Ekonomik istikrarın sağlanması konusunda devlete aktif bir rol veren bu politikalar, o dönemde bütçe gelir ve giderlerinin manipule edilmesi yoluyla toplam talep düzeyini arttırırken aynı zamanda istihdam olanaklarını da arttırarak işsizlik sorununu çözer.

 

Keynesyen talep politikaları ekonomik büyümede de önemli bir rol oynar ve büyümenin kapitalistlerde yarattığı zenginliğin bir kısmının vergilendirilerek yeniden dağıtılacağını ortaya koyar. Bu düşünce Refah Devleti’ni doğurur. Görünen amaç sosyal adaleti sağlamak olsa da gerçek amaç, sistemin sömürülen emeğin mücadelesini dizginlemek istemesi olur. Kapitalist sistemin büründüğü bu yeni kimlik 70’li yıllara kadar etkili olmayı başarır.

 

1970’lerden Günümüze

II. Dünya Savaşı sonrasından 70’li yıllara kadar kapitalist ülkelerde yaşanan hızlı bir ekonomik büyüme ve sermaye birikimi süreci, sistemin iç çelişkilerinin artmasıyla birlikte kriz belirtilerinin ortaya çıkması nedeniyle yavaşlama eğilimine girer. Talep ağırlıklı Keynesyen politikalar bir ekonominin ya işsizlik ya da enflasyon içinde bulunabileceğini, bu iki olayın aynı zamanda gerçekleşmeyeceğini içeren kuram üzerine kurulur. Ancak 70’li yıllarda ekonomi literatürüne yeni eklenen bir kavram, stagflasyon kavramı, Keynesyen politikaların düzenleyici mantığının artık işlemediğini gösterir. Çünkü ekonomilerde durgunluk ile birlikte fiyatların hızlı bir şekilde yükselmeye başladığı bir dönem yaşanır.

 

Kapitalizm, sürüklendiği yeni bunalımdan kurtulma arayışlarına girer ve bu süreç neo-liberalizm adı altında laisser faire felsefesini yeniden diriltir. Amaç yine, kapitalist sistemi kendi dönemi içinde güçlendirmek ve sistemin işleyişini devam ettirmesi için gerekli mekanizmaları meşrulaştırmak olmuştur.

 

Kapitalist sistemi içinde bulunduğu kriz koşullarından kurtarmak için ortaya çıkan teoriler “yeni” ve “orjinal” değil, sanayi kapitalizminin ortaya çıktığı ilk dönemden beri gerektiğinde “yeni kimlikleriyle” sunulan bilen eski şeylerdir. Sözkonusu teorik yaklaşımların etkinliği yeni ve orijinal olmalarından değil, yapısal kriz koşullarında kapitalist ülkelerdeki sermaye birikiminin devamını sağlamaktan kaynaklanır.

 

Günümüzde ise kapitalist sistem “sermayenin kendi suretinde bir dünya yaratması” anlamında küreselleşme olarak tanımlanan süreçte ifadesini bulur. Küreselleşme, kapitalizmin 70’li yıllarda içine girdiği krizi yönetmek ve yönlendirmek üzere ileri sürülen neo-liberalizmin tanımladığı bir projedir. Bu projeye göre bilim ve teknoloji alanında sağlanan olağanüstü ilerlemeler sayesinde dünyanın her yerinde insanlar, hem bolluk ve refaha hem de sınırsız bir seçim özgürlüğüne kavuşur, dolayısıyla toplum üyeleri ve ülkeler arasında var olan ekonomik, siyasal ve ideolojik kavgalar kendiliğinden sona erer. Bu iddialar, gerçekte bugünün reel dünyasını yansıtmamaktadır. Kapitalist sistemim uzun bir süredir durgunluk içinde bulunuyor olması beraberinde yoksulluğu ve işsizliği getirir. Dünya hızla küresel bir yoksulluğa teslim olur. Gelir ve refah artışının sağlandığı yerlerde ise, bu artış, öne sürüldüğü gibi insanlar ve ülkeler arasında eşitçe paylaşılmaz, tam tersine kıt kaynakların yağmasına dönük vahşi bir rekabet gözlemlenir. Benzer biçimde ekonominin ve pazarın küreselleşmesiyle birlikte gelişeceği öne sürülen karşılıklı bağımlılık ve işbirliğinin yerini ülkeler ve bölgeler arasında giderek artan eşitsiz gelişme alır. Sonuçta türdeşleşen bir dünya değil, giderek kutuplaşan bir dünya oluşur.

 

Sonuç

Bir ülkede sermaye stokuna yapılan net ilaveler sermaye birikimi olarak ifade edilir. Ekonomik kalkınmanın stratejik faktörlerinden biri olan sermaye birikiminin kaynağı tasarruftur. Gelirin tüketilmeyen bölümü olan tasarrufun sermayeye dönüşebilmesi için yatırıma yöneltilmesi gerekir ve bunun sonucunda oluşan sermaye birikimi bir ülkenin üretim kapasitesindeki artışları gösterir. Azgelişmiş ülkelerde gelir düzeyinin düşük olması tasarruf olanaklarını kısmakta bu durumda sermaye birikimini engellemekte ve yatırım düzeyinin yetersizliğini ortaya çıkarmaktadır. Sonuç olarak da milli gelir düzeyi düşük olmaktadır. Bu kısır döngü azgelişmiş ülkelerin kalkınmasını engellemektedir.

 

Sermaye faktörü çeşitli ülkeler ve hatta bir ülkenin farklı bölgeleri arasında adil olmayan bir dağılım gösterebilmektedir. Kıt olan sermaye malları, gelişmiş ülkelerde, azgelişmiş ülkelere oranla daha fazladır. Gerek ülke içerisindeki gerekse gelişmiş-azgelişmiş ülkeler arasındaki sermayenin bu adaletsiz dağılımı, sermaye birikiminin iktisat biliminde en çok tartışılan konular arasında yer almasına neden olmuştur. Bu çalışmada da kapitalist sistemin özü olan sermaye birikimi tarihsel süreç içindeki evrimi irdelenmiştir.

 

Kaynakça

Talas, Cahit. Ekonomik Sistemler, Ankara: S.Yayınları.

 

Wallerstein, Immanuel. Tarihsel Kapitalizm, 3.b., İstanbul: Metis Yayınları, 2002.

 

Bremond, Janine; Geledan, Alain. İktisadi ve Toplumsal Kavramlar Sözlüğü, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1984.

 

Maillet, Jena. İktisadi Olayların Evrimi, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1983.

 

Dobb, Maurice. Kapitalizmin Gelişimi Üzerine İncelemeler, İstanbul: Bilim Dizisi.

 

İnsel, Ahmet. Neo-Liberalizm Hegomanyanın Yeni Dili, İstanbul: Birikim Yayınları, 2004.

 

Nikitin, Ekonomi Politik, 8.b, Sol Yayınları, 1990.

 

Eaton, John. Ekonomi Politik, 2.b, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1990.

 

Zagolov, N.A.; A.A.Arzumanyan; V.A.Kirov; A.j. Boyarski, Ekonomi Politiğin Temelleri. 1.b. İstanbul: May Yayınları. 1976.

 

Göze,Ayferi. Siyasal Düşünceler ve Yöntemler, 9.b.İstanbul: Beta Yayınları,2000.

 

Haynes, Mike. “Kapitalizmin Yüzyılı”, Socialist Review, Aralık, 1999, Çev: Türkan Uzun.

 

Kazgan, Gülten. İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, 3.b., İstanbul: Remzi Kitabevi,1978.

 

Turanlı, Rona. İktisadi Düşünce Tarihi, 3.b., İstanbul: Bilim Teknik Yayınevi, 2000.

 

Ölmezoğulları,Nalan. Ekonomik Sistemler ve Küreselleşen Kapitalizm, 4.b., Bursa: Ezgi Kitabevi Yayınları, 2003.

 

Selik, Mehmet. 100 Soruda İktisadi Doktrinler Tarihi, 4.b., Gerçek Yayınevi, 1988.

 

Kepenek, Yakup. “Ekonomik Düşüncede Sermaye Kavramının Değişimi”,ODTÜ Gelişme Dergisi, Bahar 11, 1976.

 

Çavdar, Tevfik. İktisat Kılavuzu, İstanbul: NK Yayınları, 2003.

 

Türkay, Mehmet. “Üçüncü Dünya Var mıydı? Ulusal Kalkınma Mümkün mü?”, www.antimai.org/eko/mturkay1.htm.

Aydın, M.Kemal. “Ulusal Kalkınmacılıktan Küreselleşmeye”, Bilgi, 1999/1.

 

Yörükoğlu, Alper. “Burjuva Ekonomi Politiği ve Bunalım”, Özgürlük Dünyası, Sayı 67,Mayıs 1994, s.1.

 

Başkaya, Fikret. “Neoliberalizmin Karanlık Bilançosu”, Yeni Türkiye Dergisi, Ocak-Şubat 1999, sayı 5.

 

Ataç, Beyhan. Maliye Politikası, 5.Baskı,Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Eğitim, Sağlık VE Bilimsel Araştırma Çalışmaları Vakfı, 1999.

 

Başkaya, Fikret. Paradigmanın İflası, 6.Baskı, Doz Yayınları, 1997.

 

Öngen, Tülin. “Küresel Kapitalizm ve Sermayenin Yeni Hegemonya Stratejileri”, http://www.petrolis.org.tr/2003_CD/01_sermaye/govde.htm