KAPİTALİZMİN KALELERİ-I 

IMF, WB ve AB 

  

  

   

GAYE YILMAZ 

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu Sözcüsü 

  

  

  

  

  

TÜRKİYE MAI ve KÜRESELLEŞME KARŞITI ÇALIŞMA GRUBU 

İstanbul, Mayıs 2000 



“Sayın Başkan, 

Türkiye gibi anki-komünist hükümetlerin iktidarda bulunduğu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. OLTAYA YAKALANMIŞ BALIĞIN YEME İHTİYACI YOKTUR. Geliştirilmiş ekonomik yardım, Türkiye gibi ülkelerde bazı durumlarda düşünülenin tam tersi sonuç verebilir, yani bağımsızlık eğilimlerini arttırıp; mevcut askeri planlarımızı zayıflatabiliriz. Bu tür ülkelere yapılacak yardım, bize bağlı Hükümetleri iktidarda tutacak ve ABD’ne düşman unsurları zararsız hale getirecek biçim ve miktarda olmak zorundadır.” 

Evet, 1956 yılında ABD Başkanı Eisenhower’a gönderdiği mektupta o dönemde dünyanın en zengin adamı olarak tanınan Nelson Rockefeller aynen böyle diyordu. Söz konusu dönemde ABD’nin Türkiye’ye ekonomik yardımda bulunma planlarına yapılan bu müdahale, süreç içersinde yaşamdaki yerini bulacaktı. Ama daha önemlisi, dünyanın en güçlü birkaç Devletinden biri olan ABD’nin üstelik Başkanına böyle bir müdahalede bulunma cesaretini gösteren bu , Rockefeller kimdi ve bu gücü nereden alıyordu ? 

Kapitalist sistemin bunalımlı yapısından kaynaklanan krizlere çözüm adı altında hayata geçirilen ve pek çok kişinin yeni, neredeyse 15-20 yıllık bir geçmişi olduğunu zannettiği Şirket evlilikleri ve birleşmelerin tarihine göz atıldığında, Rockefeller ismi ilk kez 1901’de J.D.Rockefeller ile J.P.Morgan şirketleri arasında yaşanan birleşmede karşımıza çıkıyor. Birleşme sonunda ortaya çıkan varlık öylesine muazzam ki ABD’nin güneyinde bulunan 13 eyaletin o dönemdeki varlıklarının toplamının iki katından bile daha fazla. Birleşmenin diğer ismi Morgan ise o dönemde ve hatta günümüzde de Finans kapitalin kurucusu sayılan bir aile.  

Evet, bu birleşme ile artık Amerikan ekonomisinin kalbi tek bir çatı altına toplanmıştı. Bu çatı altındaki sektörler : Bankacılık, demir yolları, şehir taşımacılığı, iletişim, deniz taşımacılığı, sigortacılık, elektrik, kauçuk, kağıt, şeker rafinerisi, bakır ve sanayiinin diğer tüm ana kollarıydı. 1920’li yıllara gelindiğinde Amerikan ailelerinin sadece %1’i toplam zenginliğin %59’unu kontrol eder durumdaydı.  

Kapitalist sistemin elitleri arasında fikir ve eylem birliği nasıl oluşuyor ? 

1929 ekonomik buhran, ikinci dünya savaşı derken 1941 yılında henüz savaşın  bütün dehşeti ile dünyayı kasıp kavurduğu günlerde ABD’nde bir Komisyon kuruluyor : Dış İlişkiler Komisyonu (The Council of Foreign Relations). Konseyin amacı: “Amerikan finans ve sanayii sermayesinin ihtiyacı olan materyalleri “mümkün olan en az stres ve zahmetle” elde edebilmek için gerekli ekonomik ve askeri hakimiyetin tüm dünyada kurulması “ olarak belirleniyor. Fakat, yazılı gerekçenin ardında bir amaç daha var ki o da sermayenin özgürleşmesi yani liberalizasyon sürecinin bir takvime yayılarak başlatılması ve sermayenin birikim sürecinde yükselmesine izin verilecek olan sosyal standartların zaman içersinde yavaş yavaş terk edilmesinin sağlanmasını sağlayacak alt yapının oluşturulması. Kuşkusuz bu süreçte –en azından kapitalizmin kalesi sayılan ülkelerde- ulus devlet yapılarının güçlü tutulması ve bunun üzerinden ulusal sermaye birikimlerinin yoğunlaştırılması da ihmal edilmiyordu. Kısacası kapitalist sistemin önünde aşılması gereken, üstelik birbirini doğuran, çelişkili bir sorunlar yumağı bulunuyordu. İşte tüm bu amaçlara hizmet edebilmesi için IMF-Uluslar arası Para Fonu, Dünya Bankasının kurulması ve GATT_Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşmasının yapılması ilk kez bu gizli Komisyonda karar altına alınıyor. Ancak, bu durumu meşrulaştırabilmek için önce bir Konferans (Bretton Woods Konferansı) toplanıyor ve sanki yukarıda adı geçen kurumların inşasına bu Konferansta gerek duyulmuş gibi de bir maskeleme yapılıyor. Bugün hala işlerliğini koruyan Dış İlişkiler Komisyonuna Amerika’nın en güçlü şirketlerinin sahipleri ile ABD’nin en üst düzey bürokratları katılıyor, toplantılar akşam yemekleri esnasında ve kayıt dışı, samimi bir havada yapılıyor. Böylece karşıt görüşlerin tartıştırılması, liderler ve fikirler için kuvöz diye tabir edilebilecek bir ortam yaratılmış oluyor. Komisyonun kuruluş finansmanı büyük ölçüde ve yine Rockefeller tarafından karşılanıyor.  

1954 yılına gelindiğinde ise bu kez çok daha gizli faaliyetlerin planlandığı bir başka Komisyonun kurulmasına gerek duyuluyor: Bilderberg Komisyonu, diğerine göre daha az bilinen, fakat çok güçlü, resmi bir niteliği olmayan ve üyelerinin isimlerinin açıklanmadığı bu ikinci Komisyon, Amerika ve Avrupa’nın önde gelen sanayii ve finans Şirketleri, Devlet Başkanları, diğer önde gelen politikacılar, çeşitli konumlardan uzmanlar, diplomatlar ve bu grubun görüşlerine olan sempatisini daha önce ortaya koymuş, medyanın önde gelen isimlerini gizli oturumlarda bir araya getiriyor ve Avrupa’da ekonomik bir birlik (A.B.) kurulması fikri ilk kez Bilderberg Komisyonunda kararlaştırılıyor. Komisyonun kurucusu, Joseph Retinger’in tanımlamasına göre, bu toplantılar rahat bir tartışma ortamı sağlayarak, resmi kuruluşların yapamadığını yapabilmektedirler. Toplantılarda katılımcı, Devlet Başkanı veya herhangi bir Partinin Lideri veya herhangi bir uluslar arası kuruluşun başı dahi olsa, söyledikleri h,ç bir şekilde devletini, partisini veya kuruluşunu bağlamaz. Ancak bu Komisyonda anlaşma sağlanamasa bile, kişiler değişik yaklaşımları duyarak ve değerlendirerek temel problemlere (?) ortak çözümler bulmaya çalışırlar. Toplantılar basına kapalı oturumlar halinde yapılır ve sonuçları da kesinlikle basına yansıtılamaz. 

Bilderberg Komisyonundan tam 9 yıl sonra 1973 yılında, Japonya’nın üçüncü ekonomik güç olarak ortaya çıkması gerekçesiyle bu kez bu ülkeyi de içeren üçüncü bir Komisyon kurulmasına karar veriliyor : Üçlü Komisyon (Trilalateral Commission). Kuzey Amerika (ABD ve Kanada), Batı Avrupa ve Japonyanın ekonomik çıkarları konusunda işbirliği yapması ana fikrine dayanan bu Komisyonun sponsoru ise ve bu kez yanına Z. Brezezinsky i de alan  David Rockefeller. Kurucu ortak Brezezinsky, 1977 yılında Carter’a Milli Güvenlik Danışmanlığı görevini üstlenene kadar Komisyona Başkanlık ediyor. Çünkü Bilderberg’ten farklı olarak Üçlü Komisyon üyelerinin aynı anda devlet yönetiminde görev yapmaları mümkün değil. (Daha önce ve daha sonra olabilir ama Komisyon üyeliği sırasında olamaz) Bugün itibarıyla Üçlü Komisyonu oluşturan kişi ve kurumlara bakıldığında ise ortaya muazzam bir güç çıkmaktadır : Dünyanın en büyük 5 ulusötesi şirketinden 4 tanesi, en büyük 6 Bankasından 5 tanesi ve aralarında meşhur CNN’in de bulunduğu medya devleri Carter, Bush, Clinton gibi ABD başkanları ile diğer devletlerin başkanlık ve üst düzey kadrolarında görev yapmış veya ileride görev yapması istenen kişiler.  

Bu üç komisyonda en çok dikkati çeken konu ise, birbirleriyle rekabet eden şirketlerin liderleri ve farklı politikalara sahip siyasi partilerin liderleri kapalı kapılar ardında, halkların hiçbir zaman ne olduğunu bilmedikleri bir fikir oluşturma süreci için bir araya gelmeleridir.  

Güçlü kapitalist ittifakın ardındaki gerçek gerekçeler : 

Gizlilik içersinde ve 1941 – 1973 yılları arasında kurulan bu 3 Komisyonun kuruluş gerekçelerini irdelerken öncelikle 41-73 dönemi itibarıyla dünya ekonomik ve siyasi sistemini hatırlamakta yarar var. 1917 Ekim Devrimi adıyla anılan Bolşevik İhtilali sonrasında kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin giderek bir Süper Güç konumuna geleceğini gösteren sinyaller ilk kez İkinci Dünya Savaşı sırasında anlaşılmıştı. SSCB’nin ekonomik güç olmasından daha tehlikeli olan ise, sosyalist bir yönetimin kapitalizme meydan okuyabilen bir sistem olarak tüm dünya tarafından tanınması ve örnek alınabilir konuma gelmesiydi. Demek ki düşmanın bileğini bükebilmek için daha fazla, daha fazla güçlenmek gerekiyordu ve bu da ancak sistem içi ittifaklar üzerinden oluşturulabilirdi. Fakat bu ittifaklar arasında da belli güç dengelerinin korunması gerekliydi. Bu nedenle oluşturulan 3 komisyonda da ABD sermayesi üstelik kurucu sıfatıyla yer aldığı halde, Batı Avrupa sermayesi son iki tanesine katılabilmiş ve Japonya’ya da sadece sonuncunun içinde yer almak düşmüştü. Böylece Amerikan sermayesi komisyonlardaki başat gücünü tesis etmeyi ve korumayı başarmış, diğer iki grup ise ebediyen bu güçlü haminin vesayeti altına girmişti. Ancak bu gerekçeli ittifakın sürekli olması da -kapitalizmin doğası gereği-  mümkün değildi ve Sovyetler Birliğinin çöküşü, Doğu Blokunun dağılmasıyla birlikte (1989) çelişkiler daha belirgin hale geldi. Geride bıraktığımız son 10 yıllık dönemde, 1900’lü yılların başında birleşme, ittifak biçiminde yaşanan Şirket evlilikleri artık yerini “ele geçirme” (Take over) operasyonlarına bıraktı ve küresel finans krizleri üzerinden yaratılan ekonomik bunalımlar yardımı ile rekabet süreci bir tekelleşme (Monopoly) olgusuna dönüştü.  

Hatırlanacağı gibi, 1940’lı yıllarda başlayan sermayenin özgürleşmesi (liberalisation of capital) girişimlerini sürükleyen ve destekleyen çeşitli kurumsal üst yapıların oluşturulmasına 1941 yılında kurulan Dış İlişkiler Komisyonunda ilk kez karar verilmişti.  


ULUSLAR ARASI PARA FONU – IMF
(International Monetary Fund): 

IMF , dünya çapındaki faaliyetlerine 1947 yılında başlamış , günümüze kadar olan tarihinde 2 önemli değişiklik yaşamış olup ; 3. önemli değişiklik ise yoldadır (???) Bunlardan birincisi , 1969 yılında yürürlüğe giren ve SDR (Special Drawing Rights) kısa adı ile bilinen “Özel Çekme Hakları” dır. Uygulamada “Kağıt Altın” olarak da bilinen bu fona , altın , konvertibl para veya milli para yatırma şartı yoktur. Kısaca SDR , IMF kararı ile yaratılan , karşılığı olmayan , üye ülkelerin bunu kabul etmesi ile geçerlik kazanan uluslar arası bir likidite aracıdır. Örneğin , Ödemeler Bilançosu açık veren bir ülke hemen SDR hakkını kullanarak borcunu kapatabilir veya azaltabilir ya da her üye ülke rezerv SDR’si karşılığında başka bir üye ülkenin milli parasını alma hakkına sahiptir. Bu tip bir fonun yaratılmasına , Fonun en güçlü ekonomisi olan ABD’den itiraz gelmediği gibi destek bile gelmiştir. Çünkü en güçlü para olan ABD Dolarının , dünyanın diğer ekonomilerinde hakim konuma gelmesinin kolaylaşacağı düşünülmüştür. IMF üyesi bir ülkenin 5 yıllık bir dönemde ortalama tahsisatının en az %30’u kadar bir SDR tutarını hesabında bulundurması gerekmektedir.  SDR tahsisatları ,üye ülkelerin ekonomik gelişmişlikleri göz önüne alınarak belirlendiği için Fon’a üye olan az gelişmiş ülkelerin bu konudaki şikayetleri oldukça fazladır. Ayrıca , SDR vermek sureti ile döviz alan ülkeler , döviz aldıkları ülkelere belli bir oran üzerinden faiz ödemek zorundadırlar, kısaca kendine tahsis edilen miktarın üzerinde SDR bulunduran üye ülkeler , bu fazla kısım için belli bir faiz almaktadırlar. Bu faizin oranı , sepete dahil 5 ülkenin para piyasalarındaki kısa vadeli menkul kıymetlerin getirilerinin ağırlıklı ortalaması alınarak , her Cuma günü belirlenir ve bir sonraki hafta boyunca geçerli olur. SDR sepeti ise ,Dünya İhracatında en yüksek paya sahip olan 5 ülkenin para birimlerinin (ABD, Almanya, Japonya, Fransa, İngiltere), yine ihracat oranları ile ağırlıklandırılması sonucunda bulunan yüzdeler toplamı ile ifade edilmektedir. İşte bu noktada da , dünya ihracatındaki paylar konusunda büyük bir savaşın yaşanması kaçınılmaz olabilmektedir. Sıralamada ilk beşin arasına girebilen ülkelerin parası talep görmekte , giremeyenler ise  paralarını satamayan ülkeler ile  sürekli borçlanma konumundaki ülkeler olmaktadır. 1991 yılı itibarıyla bu beş ülke parasının sepet içindeki ağırlıkları ise şöyledir : ABD $ %40 , Alman Mark’ı %21 , Japon Yen’i %17 , Fransız Frangı %11 , İngiliz Sterlini %11 . Günümüzde ise Batı Avrupa Paraları yerlerini Euro Avrupa Para Birimine bıraktıkları için sepet formasyonu –muhtemelen- ciddi bir değişikliğe uğramış olması gerekmektedir.  

Buna karşın , yıllardan beri imzalanan Bölgesel Serbest Ticaret , Yatırım ve Gümrük düzenlemeleri ve anlaşmaları sayesinde ülkelerin ihracat ve ithalatları kendi inisiyatifleri dışında , egemen dünya sermayesi tarafından belirlenmekte , böylece tıpkı Türkiye’nin içinde bulunduğu Devlet ve sermaye kesimi arasındaki borç sarmalı benzeri bir başka kısır döngü de uluslar arası ekonomik platformunda yaşanmakta ve kırılamamaktadır.  

IMF işleyişinde yapılan 2. Büyük değişiklik de Nisan 1978’de imzalanarak yürürlüğe girmiştir. Bu düzenlemeye göre , altın’ın fon kaynakları içindeki payı azaltılarak , SDR’nin önemli bir rezerv kaynağı olması sağlanmıştır. Görüldüğü gibi , SDR’nin ilk yaratılmasından 1978 yılına kadar geçen 9 yıllık sürede , bu oluşumun kimlerin işine ve nasıl daha fazla yarayacağı analiz edilip ,küresel denge ve dengesizlikler ayarlanmış ve bundan sonra da dünya ekonomisine hakim konuma getirilmesi için gerekli düzenleme yapılmıştır.  

IMF’nin kuruluş aşamasında belirlenen 6 temel (meşru) amaç bulunmaktadır. Bunlar : 

1)                  Uluslar arası Parasal İşbirliğinin teşvik edilmesi 

2)                  Uluslar arası Ticaretin genişletilmesi 

3)                  Döviz kurlarında istikrarın teşvik edilmesi ve üyelerin rekabetçi devalüasyonlara başvurmalarına engel olunması  

4)                  Üye ülkelerin Ödemeler Bilançosunda yer alan Cari İşlemler kalemlerine uygulanan döviz kontrollerinin kaldırılması ve üyeler arasında çok taraflı bir ödemeler sisteminin oluşturulması 

5)                  Dış ödeme güçlükleri ile karşılaşan üye ülkelere gerekli kaynak yardımında bulunulması 

6)                  Üye ülkelerin Ödemeler Bilançosu açıklarının azaltılmasına yardımcı olunması  

Sıralanan bu amaçlar ile kuşkusuz ,ülkeleri derin bir borç batağına iterek bu sayede dünyadaki ekonomik bağımlığı pekiştirmek hedeflenmiştir. Çünkü, kendi ülkemize baktığımızda ne dövizde bir istikrar , ne de ödemeler bilançosunda bir olumlu gelişme yaşanmadığı, bilakis IMF reçeteleri öncesinde var olan dengelerin bile alt üst olduğu görülebilmektedir. Özellikle Asya’da yaşanan son krizde , IMF politikalarının gerçekte neyi amaçladığı çok net olarak gözler önüne serilmiştir. Hedefler arasında yer alan “uluslar arası ticaretin geliştirilmesi” adı altında, sınırların güçlü tekellere açılması ve sosyal devlet ilkelerinden birer birer vazgeçilmesi için gerekli ortam hazırlanmış, ülkelerin bağımsız mali politikalar uygulayarak kendi iç ekonomik  istikrarlarını korumaları ise 3. Ve 4. Maddelerle garanti altına alınmıştır. 

ÜLKELERİN KREDİ AÇMA KOŞULLARI ÜZERİNDEN DENETİM ALTINA ALINMASI VE IMF’NİN BU SÜRECE KATKISI : 

Gelişmekte olan ülkelerin IMF’ye olan ödenmemiş uzun vadeli borçları 1970 yılında 62 milyar$ iken, 70’lerin sonunda –aşırı yükseltilen faizlerin yardımıyla- 7 kat artarak 481milyar$’a ulaştı. 1996 yılına gelindiğinde ise tam 32 kat artarak 2 trilyonu buldu. 80’li yılların başında borçların geri ödeme dönemi gelmiş olduğu için yine Batı’ya büyük kaynak aktarımları gerçekleştirildi. (Bretton Woods kurumlarının ana tüzüklerine göre borç geri ödeme takvimlerinin değiştirilmesi mümkün değil)  

Borçlu ülkeler açısından, Borç Yönetimi Politikaları ile makro-ekonomik reformlar arasında yakın ve ortak yaşamsal bir ilişki bulunmaktadır. Borç Yönetiminin temel işlevi tek tek borçlu ülkelerin mali yükümlülüklerine şekli olarak katlanmaya devam etmelerini güvence altına almaktır. Bunun için uygulanan yöntem; faizlerin ödenmesini zorlarken, anaparanın ödenmesini ertelemektir. Kredi kuruluşları, borç geri ödeme takviminin yeniden belirlenmesini yalnızca borçlu ülkelerin borçlanma anlaşmalarına eklenen “uygulanacak politikalara ilişkin koşullara” katlanmaları durumunda kabul eder. Yaptığımız bu tespitlerin doğruluğu T.C Resmi Gazete’nin 14 Haziran 2000 tarihli 24079. Sayısında “Milletlerarası Andlaşma” başlığı altında detaylandırılan ve IMF ile Türkiye arasında imzalanan Stand-by anlaşması çerçevesinde Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası'dan sağlanan 759.7 milyon ABD$ tutarındaki kredi anlaşmasının hükümlerinde açıkça ifade edilmektedir.  

Söz konusu anlaşmanın Madde II-İkraz başlıklı bölümünün 2.06-d fıkrasında “Bu bölümde değinilen faiz oranlarının tespitini etkileyen piyasa koşullarındaki değişiklikler ışığında Banka, her zaman ikraz’a (borca) uygulanabilir faiz oranlarının tespiti için, söz konusu bölümde verilenin dışında bir baz değeri uygulamanın, bir bütün olarak borçluların ve Bankanın çıkarlarına uygun olduğuna karar verirse (!), ikraz’a uygulanabilir faiz oranının tespitinde kullanılan baz değeri, borçluya en az 6 ay önceden yeni baz değer için bildirimde bulunmak suretiyle değiştirilebilir.” ibaresi yer almaktadır. Faiz baz değerinin anlaşmada belirlenen koşullar dışında değiştirilebilmesi konusunda tek taraflı olarak ulusötesi bir finans kuruluşuna yetki veren bu hükümde, yapılacak değişikliğin tarafların her ikisinin de çıkarına uygun olduğunun yine bu Finans kuruluşunca takdiri esas alınmaktadır. Oysa taraflardan birinin borç veren diğerinin borç alan konumunda olduğu bir ikili ilişkide belli bir değişikliğin aynı anda her iki tarafın birden çıkarına uygun olması olası değildir. Haliyle borç veren konumunda olan Finans Kuruluşu faiz gelirini en üst düzeyde tutmanın yollarını arayacak, faizin yükselmesi de borç verenin zararına olacaktır. Ama bütün ulusötesi anlaşmalarda baş vurulan yöntemler IMF-Stand-by ve ardı sıra gelen kredi anlaşmalarında da denenmekte, en ağır hükümler bile bu tip cümlelerle sevimli ve objektif gösterilmeye çalışılmaktadır. Aynı anlaşmanın Çizelge-3 başlıklı bölümünde ise verilecek kredi karşılığında borçlunun yerine getirmekle yükümlü olduğu koşullar yer almaktadır. Bu koşullar ana başlıklar altında ele alınmış olup, aşağıdaki hükümlerden oluşmaktadır: 

A-Makroekonomik Sürdürülebilirlik 

1-                  2000 yılı makroekonomik programının tatminkar düzeyde uygulanması ve 2001 yılı için tatminkar bir makroekonomik programın kabul edilmesi. 

2-                  Banka ile yapılacak bir kamu harcamalarının ve kurumsal yapının gözden geçirilmesi çalışması sonucunda ortaya çıkacak önerilerle uyumlu olarak, 2001 yılı bütçesi çerçevesinde geçici önlemleri kalıcı önlemlerle ikame edecek ve harcama reformlarını içine alan tatminkar bir mali paketin kabul edilmesi. Bu mali paket aşağıdaki hususları içerecektir; 

(a)    en az 25 bütçe içi fonun kaldırılması; 

(b)    Banka ile mutabık kalınarak bütçe dışı fonların sayılarının azaltılması; 

(c)    Kamu yatırım programına yeni proje alımına sınırlamalar getirilmesi; 

(d)    Hükümet garantileri için bir kayır sistemi kurulması ve yeni garanti verilmesine sınırlamalar getirilmesi; 

(e)    Daha etkin harcama kontrolü mekanizmalarının oluşturulması 

B- Sosyal Güvenlik Reformu 

Aşağıdaki hususları içeren sosyal güvenlik reformu programının tatminkar düzeyde uygulanması; 

(a)                yeniden yapılandırılmış dağıtım (pay-as-you-go) emeklilik reformunun uygulanması (Dikkat: reformun hangi yöntemle yapılacağı parantez içinde belirtiliyor ve önerilen bu yöntem Şili emeklilik sistemine gönderme yaparak, herkesin –sadece- kendi ödediği prim üzerinden ve istediği süre sonunda emekli olabilmesi hakkının cazibesini öne çıkarıyor)

(b)                idari ve kurumsal reform programının uygulanması; 

(c)                tüm gecikmiş katkı payı ödemelerinin azaltılmasına yönelik planın uygulanması; 

(d)                işsizlik sigortası programının uygulanması; 

(e)                ilave bireysel emeklilik programının desteklenmesi için yasal ve düzenleyici çerçevenin uygulanması 

C-Tarım Reformu 

1-                  Aşağıdaki hususları içeren doğrudan gelir desteği stratejisinin uygulanmasında tatminkar gelişme sağlanması; 

(a)                pilot programın uygulanması; 

(b)                ulusal çiftçi kaydının hazırlanması; ve 

(c)                doğrudan gelir desteği programının 2001 ürün yılında ulusal düzeyde yaygınlaştırılması için Banka’ca yeterli bulunan bir programın kabul edilmesi. 

2-                  Aşağıdaki hususları içeren tarım sektöründeki fiyat ve kredi sübvansiyonlarının aşamalı olarak kaldırılmasına yönelik programın tatminkar düzeyde uygulanması; 

(a)                gübre desteğinin nominal değer olarak sabit tutulması (Enflasyon kadar azaltılması şeklinde de açıklanabilir)

(b)                tarımsal kredi sübvansiyonlarının aşamalı olarak kaldırılmasına yönelik programın uygulanması; ve  

(c)                Banka ile sağlanan mutabakat çerçevesinde, 2001 yılı için ilave önlemlerin ilan edilmesini içeren destekleme fiyatları reformunun uygulanması 

3-                  Aşağıdaki hususları içeren tarımsal işletmelerin yeniden yapılandırılması programının tatminkar düzeyde uygulanması; 

(a)                Banka ile sağlanan mutabakat çerçevesinde, tarımsal kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilme işlemlerinin başlatılması; 

(b)                Türkiye Zırai Donatım Kurumları A.Ş’nin varlıklarının tasfiye edilmesinin ve bütün çalışanlarının ayrılması veya başka görevlere atanmasının tamamlanması; ve  

(c)                Banka ile sağlanan mutabakat çerçevesinde, bütün tarım satış kooperatifleri birliklerinin etkin bir şekilde özerkleştirilmesi. 

D-Deregülasyon ve Özelleştirme 

1-                  Banka ile sağlanan mutabakat çerçevesinde, aşağıdaki hususları içeren enerji reform programının tatmin edici düzeyde uygulanması: 

(a)                tarife politikası üzerinde tam yetkili olacak bağımsız bir düzenleyici kurumun kurulmasını, müteakiben elektrik sektörünün liberalize edilmesini ve yeterli rekabetçi ortamı sağlayan bir elektrik piyasası kanununun çıkarılması; 

(b)                Banka ile sağlanan mutabakat çerçevesinde, TEAŞ için mali iyileştirme planının uygulanması; 

(c)                Doğalgaz sektörünün liberalize edilmesi ve bağımsız bir düzenleyici kurumun kurulmasını teminen zamana bağlı bir planın kabul edilmesi. 

2-                  Aşağıdaki hususları içeren telekomünikasyon reform programının tatminkar düzeyde uygulanması; 

(a)                düzenleyici kurumun kurulması; ve 

(b)                Türk Telekom’un anonim Şirkete dönüştürülmesini sağlayacak faaliyet planının uygulanması. 

3-                  Aşağıdaki hususları içeren özelleştirme programında tatminkar gelişme sağlanması: 

(a)                ilave iki GSM lisansının özel yatırımcılara satışının tamamlanması; 

(b)                Türk Telekom’un %20’sinin stratejik-özel bir yatırımcıya satılması; 

(c)                Banka ile sağlanan mutabakat çerçevesinde, elektrik dağıtım şirketlerinin satışı için ön-yeterlilik ihalesine çıkılması; ve  

(d)                Borçlu’nun Özelleştirme İdaresi tarafından en az üç ilave büyük kuruluşun özelleştirilmesi  

Ülkemizle de kısa süre önce stand-by anlaşması imzalayan ve yukarıda sadece belli bölümleriyle aktarılan taleplerde (dayatma?) bulanan IMF’nin kredi ödemeleri genellikle birkaç dilim halinde gerçekleştirilir ve her bir dilimin serbest bırakılması, kesin olarak belirlenmiş ekonomik reformların gerçekleştirilebilme koşullarına bağlıdır. Hükümetler, IMF’ye kendilerini ekonomik reforma ciddi şekilde adamış olduklarının kanıtlarını göstermek zorundadırlar. Bu bağlamda Hükümet, IMF’ye bir niyet mektubu verir. Bir başka süreç ise IMF’nin Hükümetlere politikalar konusunda rehberlik ettiği ve teknik tavsiyelerde bulunduğu “gölge program” ile gerçekleştirilir. Tüm bu süreçlerde IMF, döviz kuru ve bütçe açıklarıyla ilgili kritik politika tartışmalarına karışmaktadır. IMF, ülkelerin performanslarını yıllık periyotlarda izlemektedir. IMF tarafından yapılan Kredi Anlaşmaları ise şu biçimlerde düzenlenmektedir : 

·         Stand-By düzenlemeleri 

·         Telafi edici ve beklenmedik durumlara karşı Finansman Anlaşması (CCFF) 

·         Genişletilmiş Fon Anlaşması (EFC) 

·         IMF-Yapısal Uyum ve Artırılmış yapısal uyum Anlaşmaları (SAF ve ESAF) 

·         Sistemik Dönüşüm Anlaşması (STF) 

·         Çatışma sonrası ülkeler için acil kredi anlaşması 

Gerek IMF ve gerekse Dünya Bankasının istikrar programları doğrudan ülke bütçelerini ve ödemeler dengesini hedef alır. Döviz kuru ise makro-ekonomik reformun en önemli aracıdır. Paranın devalüe edilmesi ulusal ekonomi içersinde köklü arz-talep değişikliklerine yol açar. Kısaca, ulusal paranın istikrarsızlaştırılması IMF ve Dünya Bankasının gizli gündemlerinin temel maddesini oluşturur. Devalüasyon ise daima enflasyonu ve yurt içi fiyatların dolarizasyonunu tetikleyen bir özelliğe sahiptir. Buna rağmen IMF bir yandan Hükümetleri anti-enflasyonist bir programı benimsemeye zorlamakta ve bu programlar da sosyal harcamalarda büyük kesintiler, kamu çalışanlarının işsizleşmesi ve ücretler ile enflasyon arasındaki bağın kopmasını gerektiren talep daralmasına yol açmaktadır.

“Geçen haftaki gelişmelere bakılırsa...IMF programının önemli basamaklarından biri daha aşılarak Merkez Bankası ile Hazine arasındaki uyumu gösteren protokol oluşturulmuştur. Daha önce Merkez Bankası ile Hazine arasında protokol yapıldığını, ama uygulanmadığını düşünebilirsiniz. Ne var ki bu seferki protokol, Merkez Bankası’nı Hazine’yi finanse etmekeden b,r kurum olmaktan çıkarmakta; siyasi yapının etki alanı dışına çekmeyi hedeflemektedir. Nasıl mı? Hatırlarsanız, bundan önceki dönemlerde Hükümetler satılamayan iç borçlanma kağıtlarını Merkez Bankası’na ve kamu bankalarına plase ederlerdi. Hazine’nin finanse edilmesi anlamına gelen bu durum şimdi imzalanan bu protokolle ortadan kalkmaktadır. Merkez Bankası Hazine kağıtlarını bundan böyle Hazine’den almak yerine ikincil piyasalardan alıp, satma özgürlüğüne kavuşmaktadır. Hazine Müsteşarı Selçuk Demiralp ile Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel’in 17 Şubat Perşembe günü imzaladığı protokolün mali portresine gelince: 1.3 katrilyon liracık. 

Yani, Merkez Bankası ;elindeki iç borçlanma senetlerini Hazine’ye verip karşılığında da Hazine adına yapılan işlemlerden doğan kur farklarını silince... Hazine’nin iç borç stoku 1.3 katrilyon hafifledi. Türkiye 2000 yılı ilkbaharına daha az borçla girdi” 

                  21 Şubat 2000-Cumhuriyet Gazetesi
                        İSTİKRAR PROGRAMININ BAŞARISI-Prof.Dr.TürkelMinibaş 

Değerli hocamız sayın Türkel Minibaş’ın köşe yazısından da anlaşıldığı gibi gerek AB ve gerekse IMF, Fünya Bankası ve DTÖ’nün şeffaf bütçe uygulamasına geçiş ile anlatmak istedikleri de bu tip muhasebe ve kalem oyunlarıyla bütçeyi olduğundan daha güçlü göstermek olsa gerek. Diğer yandan, Hazine ve Merkez Bankası arasındaki ilişkide siyasi yönetimlerin by-pass edilmesinin ilave temel gerekçeleri de var. 

IMF, dünya çapındaki bağımlılaştırma politikalarını yürütürken Merkez Bankalarını sıkı bir şekilde izlemektedir. Hedef, Merkez Bankalarını siyasal iktidarlardan bağımsız hale getirmektir. Bu da pratikte para yatırımlarının Hükümetten çok IMF tarafından kontrol edilmesi anlamına gelmektedir. IMF Anlaşmaları, Hükümetleri Merkez Bankası üzerinden para arzı yoluyla kamu harcamalarını finanse etmekten men etmektedir. Türkiye’de 57. Hükümet tarafından Şubat 2000’de alınan karar ile Merkez Bankası ve Hazine arasındaki finansman bağlantısının bitirilmesini hedefleyen protokol de aslında Merkez Bankasını siyasi idareden koparmayı hedefleyen IMF’ye verilen Niyet Mektubu kapsamındaki taahhütlerden bir tanesidir.  IMF’nin bir diğer şartı Merkez Bankasının üst düzey yetkililerinin bir kez atandıktan sonra ne Hükümetlere ve ne de Meclise karşı sorumlu olmamaları, yalnızca uluslar arası Finans kurumlarına bağımlı hale getirilmeleridir. Bu nedenle bugün pek çok gelişmekte olan ülkede Merkez Bankalarının üst düzey yöneticileri uluslar arası finans kurumları ya da bölgesel kalkınma bankalarının çalışanlarıdır.  

1990’lı yılların başından beri IMF, bütçe açığı için “hareketli hedef” kavramını kullanmaya başlamıştır. Önce Milli Gelirin %5’i hedeflenir, Hükümet IMF’nin hedefine ulaşınca hedef %3.5’a çekilir, bu da gerçekleşince %1.5 ve bu böyle sürüp gider. Fakat bu uygulama, sonunda devletin mali krizini ağırlaştırarak, devlet gelirlerinin dış borç faiz ödemeleri için serbest bırakılmasını sağlarken, sosyal harcamalardan vaz geçilmesine, devlet programlarının çöküşüne, özelleştirmeler sonrasında devletin -sermaye lehine- mülksüzleşmesine, yani kamu mülklerinin özel sermayeye aktarılmasına yol açar.   

Şubat 2000’de görevinden ayrılan Dünya Bankası eski Baş Ekonomisti ve kıdemli Başkan Yardımcısı Joseph Stiglitz’in 10 Ocak 2000 tarihinde yaptığı bir söyleşide altını çizdiği şu cümle, IMF politikalarının kimler tarafından ve hangi amaçlarla hayata geçirildiğine ışık tutmaktadır: “Sermaye piyasalarının serbestleşmesi, sadece halklara yükseleceği vaad edilen refahı geriletmekle kalmamış, aynı zamanda yaşanan finansal krizler üzerinden işsizliği birkaç katına çıkarmış ve ücretleri %40’lara varan düzeylerde geriletmiştir. Asya Krizi sırasında bölge ülkelerine dayatılan IMF reçeteleri doğrudan Washington politikaları doğrultusunda belirlenmiş ve sadece düz işçileri hedef almıştır. IMF reçetelerinin tüm ülkelerde uygulanmasını istediği standart cevap ise “işgücü piyasalarının esnekleşmesi , ücret düzeylerinin geriletilmesi ve işsizliğin artması” şeklinde olmuştur.” Stiglitz konuşmasına şöyle devam ediyor : “ Uluslar arası finans kurumları IMF önderliğinde, krizdeki ülkeleri sosyal güvenlik sistemlerine destek vermekten vaz geçmeleri için zorlamıştır. Halbuki, tam istihdamdaki bir ülkede sağlanan sosyal güvenlik katkısı düzeyine ulaşabilecek başka bir güvenlik şemsiyesi olamayacağı bilinen bir gerçektir.” Gerçekten de Güney Doğu Asya Krizi sırasında bölge ülkelerinden Güney Kore, Tayland, Endonezya ve 1998 yılı sonlarında patlak veren kriz sonrasında Rusya’ya tahsis edilen toplam 110 milyar $ tutarındaki IMF kredisinin bu ülkelere verilebilmesinin koşulları inanılmayacak kadar ağırdı: Kalkınmasını kendi iç dinamikleriyle tamamlamış (Kriz öncesi yabancı sermaye oranı sadece %2 idi) ve - krize rağmen - bugün itibarıyla bile oldukça yüksek bir teknoloji düzeyine sahip olan Güney Kore, IMF kredisini alabilmek için tüm ekonomik sistemini değiştirmek, hızlı bir şekilde özelleştirmelere başlamak ve yeniden yapılanma adı verilen liberalizasyona uyum  çılgınlığı için gerekli alt yapıyı oluşturmak zorunda bırakılmıştır. Tüm bu “değişim”in bedeli ise işini kaybeden, ücretleri düşürülen milyonlarca Kore’li emekçi olmuştur.  

Bu, aslında  dünyada 80’i aşkın ülkede 50 yıldan beri  yaşanmakta olan durumun Asya ekonomileri üzerinde yarattığı yıkım, ilk defa olarak IMF’nin Güney Kore’li işçilerin ekonomik ve yaşamsal haklarını ihlal ettiği gerekçesi ile önce bir ulusal Kore Mahkemesinde ardından da Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonunda dava edilmesi gibi ilginç bir gelişmeye yol açmıştır. Söz konusu dava, 15 Ekim 1999 tarihinde Kore Banka ve Finans emekçileri Sendikalar Federasyonu KFBU nun bu süreçte işlerinden atılan 12 üyesi tarafından açılmıştır ve IMF’den talep edilen tazminat tutarı toplam 400.000 $ dır. Davanın, tarihte ilk kez olması, IMF’nin nasıl bir kurum olduğunun öncelikle tüm Kore halkı, daha sonra da dünya halkları tarafından daha iyi anlaşılması ve örnek teşkil etmesi amaçlarına hizmet edeceğine inandıklarını belirten KFBU Sendikası Başkanı Lee Yongdeuk, Asya Krizi sırasında ve sonrasında 40000 üyelerinin işsiz kaldığını belirtmektedir. Bu davadan olumlu bir sonuç beklemek doğru olmamakla birlikte, bilinç yükselmesine katkıda bulunması açısından çok önemlidir. Ama gerek ülkemizde ve gerekse dünyanın geri bıraktırılmış diğer pek çok ülkesinde yaşanmakta olduğu gibi, IMF’nin doğrudan emekçileri hedef alan reçetelerine her gün bir yenisini eklemekte olduğu da göz ardı edilmemelidir.  


DÜNYA BANKASI 

1944 yılında yine  Bretton Woods esasları çerçevesinde kurulan Banka , Aralık 1945’te çalışmalarına başlamış ve ilk ticari işlemini de 1946 tarihinde yapmıştır. Kuruluş amacı , dünya ölçeğinde bir çok ülkenin yeniden yapılanma ve kalkınma ihtiyaçlarına ayırabileceği kaynaktan mahrum olması görüşünden hareketle , bu ülkelere ticari Bankalardan sağlayabilecekleri krediden daha ucuz kredi sağlamak olmuştur. Bu amaçla da Bankaya uluslar arası finans kurumlarından borçlanarak , üyelerine kredi sağlama yetkisi tanınmıştır. Bu mekanizma sayesinde , finans piyasaları önemli bir gelişme sağlamış , finans sistemi dünyada bugünkü hakim konumuna , Dünya Bankasının bu sürekli alıcı pozisyonu sayesinde ulaşmıştır. Dünya Bankasına üyelik , IMF’ye üyeliğe bağlı bulunmaktadır. Yine bu kural gereği Dünya Bankasından ayrılan üyeler otomatik olarak IMF’den de ayrılmış kabul edilir. Fakat Banka , üyelerinin 2/3 oy çoğunluğunu sağladığı taktirde IMF’den ayrılmış bir üyeyi Bankada tutma hakkına sahiptir.  

Başlangıçta II.Dünya savaşı ile tahrip olan ülke ekonomilerini ve altyapılarını yeniden imar etmek amacı ile bu ülkelere kredi akışını hızlandırmayı hedefleyen Banka, daha sonra Güney yarım kürede yoksulluğun azaltılması , uluslar arası ticaretin geliştirilmesi ve kalkınmada öncelikli yörelere yatırım kredisi sağlama gibi “ulvi” hedefleri adına faaliyetlerini sürdürdü. Banka kredileri IBRD , IFC , Fidelity gibi Bankanın alt kurumları aracılığı ile kredi alan ülkelerde 1950 yılından itibaren kurulmaya başlanan Kalkınma ve Yatırım Bankaları üzerinden doğrudan proje bazında dağıtılmaktadır. Bu kuruluşların sicilleri incelendiğinde ise yer yer tüyler ürpertici gerçeklerle karşılaşılmaktadır. Örneğin; Dünya Bankasının önemli kurumlarından biri olan Fidelity 1970’li yıllarda EximBank ile birlikte Bolivya’daki Askeri Cunta’ya bir teklif götürmüş ve ülke madenlerinin Amerikan Şirketlerine açılması karşılığında, Askeri Cunta’nın devamı ve sürekliliği için mali destek sunma taahhüdü içeren bir anlaşma imzalanmıştır.  

 Banka sermayesi içinde oy kullanma hakkı , tıpkı IMF’de olduğu gibi , ekonomik gelişmişlikle doğru orantılı olarak artmakta veya azalmaktadır. Örneğin , 1994 yılı itibarı ile 17 üyesi bulunan Bankada en az oy hakkına sahip ülke %05.2 ile Türkiye , en fazla oy hakkına sahip ülke %17.14 ile ABD.dir.  

Bankanın 3 önemli organı vardır : Guvernörler Kurulu , Yönetim Kurulu ve Başkan. 

Guvernörler genellikle maliye ya da ekonomi Bakanlarıdır. Bu kurul Banka hesaplarını onaylar , genel politikaları (???) gözden geçirir , üye alımına veya ihracına karar verir , sermaye arttırımına karar verebilir ve esas anlaşma metni üzerinde değişiklik yapabilir.  

Yönetim Kurulunun ise 22 üyesi vardır ve bunlardan 5’i , Banka sermayesinde en fazla paya sahip olan  ülkeler sırasıyla ABD, İngiltere , Fransa , Almanya ve Japonya tarafından atanır. Diğer 17 üye ise , her 2 yılda 1 kez , guvernörler kurulu tarafından seçilir. Bu 17 üyeden sadece Suudi Arabistan ve Çin Halk Cumhuriyeti Temsilcileri kendi ülkelerini temsil ederken , diğerleri belli ülke gruplarını temsil etmektedirler. Yönetim Kurulu , Guvernörler Kurulunca verilmiş yetkiler çerçevesinde Banka politikalarını uygular ve denetler.  

Dünya Bankası Başkanı , Yönetim Kurulu tarafından seçilir ve Banka içindeki tüm alt kuruluşların da başkanlığını yapar ve Bankanın genel yönetiminden sorumludur , IMF Başkanı ile aynı statüye sahiptir.  

Bankanın belli başlı 5 finansman kaynağı vardır : 

1)                  Üye ülkelerin Banka sermayesine katılım payları , 

2)                  Sermeye Piyasalarından yapılan borçlanmalar

3)                  Açılan kredilerin geri ödenmesi 

4)                  Menkul kıymet satışları ve 

5)                  Muhtelif Gelirlerdir.  

Yukarıda sayılan fon kaynakları, üye ülkeler tarafından yapılabilecek devalüasyon ve revalüasyonlara karşı korunmaktadır. Bir ülke devalüasyon yapacak olursa , Banka sermayesine katılım payı ya da geri ödeyeceği borç miktarlarındaki azalmadan meydana gelebilecek kayıpları kendi milli parası ile karşılamak zorundadır. Bankanın en büyük finansman kaynağını gelişmiş sermaye piyasalarına yapılan bono satışları oluşturmaktadır. Dünya Bankası Proje kredilerine bağlı olarak yabancı piyasalarda ihraç edilen bono tahvillerde kredilendirilen ülkelerdeki Hükümetlerin garantisi zorunludur.  

Bir diğer fon kaynağı da Banka Portföyündeki menkul kıymetlerin , dünyanın belli başlı (?) Mali Kurumlarına satılması ile sağlanmaktadır. Başlangıçta büyük Amerikan Mali Kurumları Dünya Bankasının gelişmekte olan ülkelere tahsis ettiği bu kredilere pek ilgi göstermemiş ve bunun üzerine Banka , bu ülkelere verdiği kredilerin bir bölümüne tanınmış Bankaları iştirak ettirmeye başlamıştır. 80’li yıllarda dünya faiz hadlerinde meydana gelen büyük artış sayesinde yabancı Finans kurumları bu işlemlerden olağanüstü karlar elde etmişlerdir .  

Teknik olarak Bankanın sahibi, ödenmiş sermayesine katkıda bulunan ülkelerdir. 1993 yılı itibarıyla bu sermaye 10.53 milyar $ dır. Ayrıca, üye ülkeler Bankanın sorumluklarını yerine getirmek ihtiyacı olduğunda 155 milyar dolar daha ödemeyi taahhüt etmiş bulunmaktadırlar. Fakat bu paraların hiç biri borç verme maksadıyla kullanılmaz. Bunlar Bankanın uluslar arası piyasalarda gerçekleştirdiği geniş borç alma operasyonlarının garantisi olarak dururlar. Banka piyasadan topladığı paraları, Hükümetlere, onların kendilerinin direk alması halinde başarabileceklerinden daha düşük bir faizle borç verir. Ama daha da önemlisi, bu mekanizmanın sistemin kendi kendini beslemesinde gördüğü önemli işlevdir.  

Banka kredileri  proje , sektör ve program bazında tahsis edilmekte ve doğrudan Devletlere verilmektedir. Devletler , daha sonra bu tutarları ilgili projeler bazında özel sektöre aktarmaktadır. 

 Bankanın asıl hedefi özel kesimi geliştirmek olduğu için , Devletin üretim sektörüne dönük yatırımları ilke olarak benimsenmemektedir.  

Banka tüzüğünde , temel amacın dünya üzerinde açlık ve yoksulluğun ortadan kaldırılması olduğu yazılıdır. Ancak , dünya ölçeğindeki açlık , yoksulluk ve sefaletin hızlı artışına bakıldığında , Bankanın asıl amacının, insani olmak yerine ,sistemin doğal korunma dinamiklerini pekiştirecek olan küresel para ve sermaye piyasalarını geliştirmek ve özel mülkiyeti yaygınlaştırmak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.  

Dünya Bankası, 1980’lerin sonundan beri kamu harcamalarının yapısını “Kamu Harcamaları Değerlendirmesi” (PER- Public Expenditures Review) isimli bir programla yakından izlemektedir. Böylece ülkelerin her bir Bakanlığının harcamaları Bretton Woods kuruluşlarının denetimi altına girmiştir. İşte bu, kredi verenler topluluğu, hangi türden kamu alt yapı yatırımlarının finanse edilip, hangilerinin edilmeyeceğini de kararlaştırmaktadır. Örneğin, Devletlerin kendi kaynaklarını bile kamusal alt yapı, yol ya da hastane gibi yatırımlara yöneltmesine izin verilmemektedir. Kredilendirme sürecinde, tüm proje kredileri için kamu projelerinin yürütülmesini uluslar arası inşaat ve müteahhitlik firmalarına veren bir uluslar arası teklif (eksiltme) sistemi geliştirilir. Yerel Şirketler teklif verme sürecinin dışında tutulur. Ve bu yerel inşaat şirketlerine uluslar arası şirketlerle ayrı, alt görüşme sözleşmeleri yaptırılır ve bunlar gerçek inşaat işlemlerinin büyük bölümünü ucuz-emek kullanarak gerçekleştirirler. Bunun bir başka ifadesi şudur: “Alt yapı için verilen kredilerin büyük bir bölümü çok uluslu müteahhitler lehine yeniden çevrime sokulur”  

Bu arada, Petrol ürünlerinin fiyatları Dünya Bankası denetiminde Devletler tarafından düzenlenmektedir. Böylece yüksek belirlenen petrol fiyatları ülke sanayiilerini ve tarımın maliyet yapısını vurmaktadır. Petrol ürünleri fiyatlarındaki Dünya Bankası tarafından dayatılan periyodik artışlar mal ithalatının serbestleştirilmesiyle aynı süreçte gerçekleştirilmiş ve bu da yerli üreticilerin kendi pazarlarından kopmasına hizmet eden bir “iç gümrük” işlevi görmüştür.  

IMF ile Dünya Bankası arasındaki görev paylaşımına göre, Dünya Bankası ekonomik reformları, IMF ise Yapısal Reformları desteklemeyi üstlenmiştir. Bu başlık altında, Dünya Bankasının temel sorumluluk alanı, ticaret liberalizasyonu, bankacılık sektörünün kuralsızlaştırılması, devlet işletmelerinin özelleştirilmesi, vergi reformu ve tarım alanlarının özelleştirilmesi v.b. olarak özetlenebilir. İşte IMF tarafından hayata geçirilen Yapısal Uyum Programlarının işlevi de; alt yapısı Dünya Bankası tarafından hazırlanan bu talanın son adımını atarak ülkelerin gerçek varlıklarına el konulmasını mümkün hale getirmektir.   

Yine Dünya Bankasınca yürütülen bir diğer politikaya verilmiş olan isim ise “Vergi Reformu” dur. Bu reformdan asıl hedeflenen; KDV benzeri ve toplumun tüm kesimlerini aynı oranda etkileyen (gelir dağılımındaki uçurum görmezden gelinerek) diğer dolaylı vergileri yaygınlaştırıp, arttırarak servet üzerinden alınan vergileri azaltmak ve nihai olarak ta tümüyle kaldırmaktır.  Bankanın genel hedefleri arasında küçük tarım üreticilerinin de vergilendirilmesi suretiyle ulus ötesi tohum tekellerinin önündeki küçük taşları temizlemek de vardır.  

Toprak mülkiyetine ilişkin yasal düzenlemeler Dünya Bankasının Hukuk Departmanı tarafından sağlanan destekle hazırlanır. Alınan tedbirler küçük çiftçilerin topraklarını yitirmesi veya ipotek altına sokulması, tarım ürünleri sektörü büyütülerek topraksız bir mevsimlik tarım işçi sınıfının oluşması yönünde sonuçlanır. Bu çerçevede kamunun elindeki tarım arazilerinin satılmasını Dünya Bankası talep etmekte ve dayatmakta ve elde edilen gelirler de uluslar arası kredi kuruluşlarına borç-geri ödemesi gereği olarak gitmektedir.  

Bankacılık sisteminin Dünya Bankası eli ile kuralsızlaştırılması : 

·         Merkez Bankaları para politikaları üzerindeki kontrollerini kaybeder. 

·         Faiz oranları serbest piyasada ticari bankalar tarafından belirlenir. 

·         Tarım ve Sanayie ayrıcalıklı kredi verilmesi uygulaması aşama, aşama sonlandırılır 

·         Faiz oranları artar ve bu durum yurt içi fiyat düzeylerinin (enflasyon) artmasına yol açar. 

·         Periyodik devalüasyonlar ve bunun sonucu olarak yurt içi fiyatlarının dolarizasyonu nominal faiz oranlarını anormal seviyelere yükseltir.  

·         Faiz oranları ile enflasyon+devalüasyon arasındaki faiz lehine çalışan fark (reel faiz) ülkelere sıcak para girişini hızlandırır.  

·         Tarım ve sanayie tahsis edilen krediler ertelenmeye ve yavaş, yavaş kaldırılmaya başlar 

·         Yerli Bankacılık sistemleri, ihracatçı tüccara kısa vadeli sermaye kısa vadeli kredi vermeye devam eder, fakat yerel üreticiye kredileri keser. 

·         Uluslar arası Finans kuruluşları, Devlete ait Kalkınma Bankalarının özelleştirilmesini ve Ticari Bankacılık sisteminin kuralsızlaştırılmasını talep eder (GATT) 

·         Özel ve yerli Bankaların yerini bu kez, yabancı Bankalar alır. Devlet Bankaları ise yağmalanır. Elde edilen gelirler yalnızca dış borç-geri ödemeye tahsis edilir.  

·         Tüm bunlar FSAP-Finans Sektörü Uyum Programı (Finance Sector Adaptation Programme)çerçevesinde gerçekleştirilir.   

Makro ekonomik reformların ağırlığı altındaki ekonomik kriz yasadışı ticaretin hızlı büyümesiyle doğrudan ilişkilidir. Yasadışı ticaret ve suç teşkil eden faaliyetlerden yaratılan Kirli Para ile vergiden kaçırılan “Kara Para” işlemlerinin elektronik transferler aracılığıyla kolay ve hızlı olarak gerçekleşmesi yasal ekonomiyi vurur. Ayrıcalıklı sınıfların yasa dışı yollardan elde ettikleri büyük muazzam paralar şu süreçle aklanmaktadır: 

Bir kıyı Bankasında (Off-Shore Bank) döviz olarak duran  “kara para” gelişmekte olan bir ülkenin Bankalar arası (Interbank) piyasasına transfer edilerek ulusal para cinsine dönüştürülür. Bu parayla özelleştirme programlarında kamu varlıkları satın alınır. Devletler ise özelleştirmeden bu kirli yollarla elde ettikleri paraları borç geri ödemesi yapılması için Hazine’ye aktarırlar.  

1980’lerin sonlarından itibaren “Yoksulluğun hafifletilmesi” Dünya Bankasının kredi anlaşmalarının bir kredi alma ön koşulu gibi lanse edilmeye başlanmıştır. Bu bağlamda oluşturulan “Acil Sosyal Yardım Fonu” devletlerin kamu maliyesini parçalamaktadır. Bu koşullarda Devletler geri çekilir, Hizmet Bakanlıklarının sorumluluğunda yürütülen pek çok program “Acil Sosyal Yardım Fonu” şemsiyesi altında sivil toplum örgütleri tarafından yönetilmeye başlanmıştır. Bu Fon, işten atılan kamu çalışanlarına dönük tazminatları ve minimum istihdam projelerini finanse etmekte kullanılır. Bugün,  uluslar arası yardım programları tarafından finanse edilen çeşitli Sivil Toplum Kuruluşları (NGOs) yerel ve Ulusal Hükümetlerin pek çok işlevini aşama, aşama üstlenmiş bulunmaktadır. Demokratikleşme, adeta serbest piyasanın düsturu haline getirilmiş, iyi idare ve çok partili parlamenter rejim kredi koşulları arasına eklenmiştir. Ancak, kapitalist ekonomik düzenin doğası, gerçek bir demokratikleşmenin önüne geçmektedir.  

Makro-ekonomik reformların toplumsal etkileri : 

Bu reformlar sonucunda, kaynak yetersizliği nedeniyle eğitim kurumları kapatılmış ya da özelleştirilmiş, öğretmen kadroları işsizleştirilmiş, koruyucu ve iyileştirirci sağlık hizmetlerinde genel bir çöküş yaşanmaya başlanmıştır. Kentlerde ve kırsal kesimde yoksulluk ve buna bağlı olarak göçler artmıştır. Öğretmen okullarında mezun sayısı dondurularak öğretmen başına düşen öğrenci sayısının arttırılmasını hedefleyen programlar uygulanmış, çözüm olarak da eğitimde çift tedrisat uygulamaları başlatılmıştır. Çocukların okullarda geçirdiği zaman azaltıldığı halde veliler para ödemeye mecbur edilmiş, bir öğretmen iki öğretmenin işini yapmaya başlamış, eğitim fazlası öğretmenler işten çıkarılmış ya da gidemeyecekleri kadar uzak bölgelere sürgün edilmiştir.  

Kapitalist sistemde, yoksullaştırılmış topluluklardan temel sağlık hizmetleri için zorla ücret alınması eşitlik ve verimlilik ilkelerinin bir gereğidir. Dünya Bankası da bu ilke uyarınca, kişi başına yıllık 8 dolarlık bir harcamayı kabul edilebilir klinik hizmetleri standartlarına ulaşmak için fazlasıyla yeterli bulduğunu açıklamaktadır.  

Yapısal uyum programlarının gizli gündemine göre; Üçüncü Dünya ve Doğu Avrupa ülkelerinde ücretlerin düşürülmesi ekonomik etkinliklerin zengin ülkelerden yoksul ülkelere taşınmasına yardım eder.  Fakat bu kısır bir döngüdür ve süreç içersinde üçüncü dünyada işsizliği azaltıcı, buna karşın zengin Batı’da işsizliği arttırıcı, standartları geriletici bir etki yapmaktadır. Son tahlilde dünya çapındaki düşük ücretli işçi kitlesinden dolayı üretim olanakları muazzam boyutlara ulaşır  

Bretton Woods kurumlarına göre, ülkeler emek güçlerinin bolluk ve ucuzluğuna göre uzmanlaşmalıdır. Fakat yine bu kurumların uyguladıkları ekonomik reçeteler sonucunda çok sayıda gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkede aynı ürünlerin üretimi aynı anda teşvik edilmektedir. Oluşan aşırı arz fazlası üçüncü dünya üreticilerini fiyat kırmaya zorlamakta fakat diğer yandan da gelişmiş batı ekonomilerini de ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakmaktadır.   

Artı Değerin Üretici olmayanlar tarafından ele geçirilmesi : 

OECD ülkelerinin Gelişmekte olan ülkelerden, -üretilen mallar aşırı düşük uluslararası fiyatlarla ithal edildiğinden - yaptığı ithalatın kaydedilen değeri görece küçüktür. Ancak bu mallar zengin ülkelerin toptan ve perakende ticaret kanallarına girer girmez, fiyatları 10 kat düzeyinde artar. Dolayısıyla zengin ülkelerin hizmet sektörleri içinde yapay olarak, herhangi bir üretim gerçekleştirilmeden , bu farka karşılık gelen bir katma değer yaratılır. Bu değer, zengin ülkenin gayrı safi yurt içi hasılasına eklenir. Örneğin, Bangladeş’te bir düzine gömleğin fiyatı 36-40 $dır. Aynı gömleklerin ABD’ndeki fiyatı 266 $’dır. Bangladeş’te aylık işçi ücreti 20 $, ABD’nde ise en az 1000$’dır. Aradaki fark dağıtımcı, toptancı, perakendeci, ulaştırmacı, depolamacı ve asıl büyük kısmı da güçlü ticaret ve Bankacılık gruplarının eline geçmektedir. Bu anlamda, dünyada emek gücünün daha da ucuzlatılmasına dönük IMF ve Dünya Bankası politikaları hayati bir önem taşımaktadır.  

Diğer yandan, Hizmet sektörünün toplam ekonomik faaliyetler içindeki payı büyük bir hızla artmaktadır. Özellikle ileri kapitalist ülkelerdeki işgücünün %70’ten fazlasının hizmet sektöründe istihdam edildiği düşünüldüğünde, hizmet sektörünün taşınmasının ücretler ve emek üzerinde ne oranda büyük bir etki yapacağı daha kolay anlaşılacaktır. Fakat bu plan hayata geçirilmeden önce, gelişmekte olan ülkelerin hizmet emekçilerinin sayıları arttırılmalı ve bu alanda yaratılacak işsizlik sayesinde işgücü maliyetleri olabildiğince aşağıya çekilmelidir. Bu sürece destek olacak en önemli adım, Yapısal ve makro ekonomik Reformlar üzerinden gerçekleştirilecek özelleştirmeler olacaktır. Yetişmiş eleman işsizliği yeterli düzeye geldiğinde ise Batılı büyük Şirketlerin muhasebe sistemleri, bilgisayar bağlantıları ve elektronik posta aracılığıyla, kalifiye muhasebecilerin ve bilgisayar uzmanlarının 100 dolardan düşük bir ücretle çalıştırılabildiği gelişmekte olan ülkelere taşınabilecektir. Bu arada, Hizmetler Sektörünün tümüyle serbest piyasa ekonomisine geçirilmesi kapsamında sayılan hizmet alanlarının sayısı inanılmayacak kadar yüksektir. Aralarında temizlik, su-kanalizasyon, çevre bakımının da olduğu tüm belediye hizmetleri, enerji, ulaşım, yol-köprü-baraj gibi alt yapı sektörleri, telekomünikasyon, eğitim, sağlık, tüm mühendislik hizmetleri, kültür, eğlence ve daha onlarca sektör hep bu liberalizasyon kapsamı içinde sayılmaktadır.  

Bu arada bazı garip, çelişik gelişmeler de yok değildir. Mesela , kriz sonrasında Dünya Bankası Başkanı tarafından yapılan açıklamalarda sürekli İMF politikaları eleştirilmiş , bölge ülkelerine uygulanmak istenen acı reçetelerin yanlışlığı sıkça vurgulanmıştır. Yıllardan beri dostça ve elele yürüyen bu iki para kurumu arasındaki ilişki bozuluyor mu ? diye düşünenler ise , ancak Aralık 1998’de açıklanan yeni planı duyduklarında durumu anlamaya başlamışlardır. IMF ve Dünya Bankasının komitelerinin birleştirilmesi kararı . İşte yukarıda sözü edilen ve IMF yapısında gerçekleştirilmesi kararlaştırılan ve “yolda” şeklinde nitelediğimiz 3. değişiklik de budur.  

Peki , böylesine bir değişikliğe neden ihtiyaç duyulmuştur ? Kuşkusuz , sistem yanlıları bu soruya , “IMF’nin insanileştirilmesi için “ cevabını vereceklerdir. (Yukarıda anlatılan Dünya Bankasının amaçları bölümü hatırlanırsa bu cevap biraz daha anlam kazanabilecektir) Oysa , aynı girişim , dünya ölçeğindeki diğer gelişmelerle bir arada ele alındığında ortaya çıkan manzara oldukça farklıdır. Çok Taraflı Yatırım Analaşması (MAİ) gibi bir anlaşma ile Ulus Devletlerin ekonomik ve sosyal tüm faaliyetleri bitirilmek istenirken , Avrupa’da devletlerin bütçeleri , Gayrı safi yurt içi hasılaları ve kendi içlerindeki devalüasyon ve benzeri para politikası araçları A.B. ve 1.1.1999’de kısmen yürürlüğe konan Avrupa Parasal Birliği üzerinden ellerinden alınırken , Dünya Bankası ve IMF komitelerinin birleştirilmesi ardındaki gerekçenin bu kadar masum olduğuna inanmak gerçekten çok güçtür. Bu gelişmeler , ister istemez Devlet yapılarına borç veren bir kurum(IMF)’a giderek gerek kalmayacağı (ana hedefin “ulus devletlerin tüm ekonomik faaliyetlerden çekilmesi “ olduğu, bir süre sonra devletlerin kredilendirilmeye de ihtiyaç duymayacakları hatırlanacak olursa ) , ekonomik sektörlere kredi açan Dünya Bankası ile IMF’nin birleştirilmesi ve süreç içersinde IMF’nin  meşru bir sistem içersinde dünya sermayesinin yönetimine bırakılmasının uygun olacağı düşüncesinden hareket edildiğini düşündürüyor.  

Düşündürücü bir diğer gelişme de , Asya krizinin başından beri IMF fonlarının arttırılması konusuna karşı çıkan , en azından anlaşma sağlayamayan G7 (En gelişmiş 7 ekonominin guvernörler kurulu) ülkelerinin , 1999 yılında Fon katılımlarını hem de önemli bir oranda ve sessiz sedasız arttırma kararını almalarıdır. İsterse dünyanın en gelişmiş ekonomileri olsun, bütün Devletler, IMF ve benzeri fonlara aktardıkları payı arttırdıklarında, Devlet Bütçesindeki bir başka alanda kısıntıya gitmek zorundadırlar. Ve bu mekanizma her zaman sosyal harcamaların kesilmesi, özelleştirilecek her hangi bir alan kaldıysa özelleştirilmesi ve tüm halk kesitlerine eşit olarak yüklenen, fakat bu nedenle dar gelirliler üzerindeki yükü ağırlaştıran dolaylı vergilerin (KDV gibi) yükseltilmesi şeklinde ya da özetle piramitin alt katmanlarında yer alan halk kesitlerinin yaşam standartlarının aşağıya çekilmesi biçiminde işletilmektedir. Sonuç olarak ta ulus devlet yapıları ekonomik alanda daha bağımlı hale gelmekte ve daha kolay bir şekilde ulus ötesi sermayenin güdümüne girmektedir.  

Tüm bu teknik yapısal özellikler ve gelişmelerin ötesinde, 1941 yılında gizlice kurulan bugün hala yürürlükte olan Dış İlişkiler Komisyonunda alınan kararlar doğrultusunda oluşturulan bu iki finans kurumunun son 50 yıllık dönemde asıl misyonlarının neler olduğu sorulduğunda karşılaşılan tablo ise oldukça ilginç: 

1-                  Finansal enstrümanların gelişmesini sağlayarak, küresel bir finans sisteminin oluşturulması, 

2-                  Bu sistem üzerinden sermaye karlılıklarının geometrik bir hızla arttırılması, 

3-                  Yine aynı sistem sayesinde, üretimden elde edilen kazançların sanal bir ortamda nemalandırılması, doğrudan yatırımların (sermayenin finans alanına aktarılması sonucunda) azalması dolayısıyla işsizliğin artması, emeğin örgütsüzleşmesi, kollektivizmin unutturulması yerine bireyselliğin ikame edilmesi ve örgütlenmenin daha da güçleştirilmesi, 

4-                  Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomik alanda tümüyle ulusötesi sermayeye bağımlı hale getirilmesi, 

5-                  Stand-By ve Yapısal Ayarlama Programları üzerinden özelleştirmelerin ve Yeniden Yapılanma Projelerinin hızlandırılması.   

Yukarıda sayılan hedeflerden özellikle (1) birincisi, bugün dünyayı krizleriyle kasıp kavuran egemen bir Finans Kapitalin oluşmasına ve gelişmesine katkı sunarak, sistemi çok daha güçlü bir konuma getirmiştir. Öyle ki, kağıt üzerinde yapılan çeşitli örneklendirme çalışmalarına göre günümüzde dünyanın en güçlü Merkez Bankaları belli bir para birimini bir gün için piyasalardan toplamak amacıyla bir araya gelip nakit varlıklarını birleştirmeye kalktığında ortaya çıkan parasal tutar sadece 14 milyar $ ile sınırlıyken, finans spekülatörlerinin bir günlük spekülasyona ayırdıkları tutar 800 milyar $’ı aşabilmektedir. Bu anlamda, en güçlü Devlet olarak bilinen ABD yönetiminin bile ekonomik bağımsızlığından söz etmek mümkün değildir.  

1992 yılında İngiliz-John Major Hükümeti AB-Maastricht anlaşması kriterleri doğrultusunda İngiliz Sterlinini sabit tutmak (devalüe etmemek) için bir dizi makro ekonomik kararı hayata geçirmiş, fakat George Soros’un Eylül 1992’de  dünya piyasalarına 1 gün içinde verdiği 10 milyar sterlin, ülke parasının önemli oranda devalüe edilmesi sonucunu doğurmuştur. New York Times’da çıkan bir makalede “Soros konuştuğu zaman dünya piyasaları dinler” başlığı ile çıkan bir makalede ise Soros tarafından yapılan yatırımların değerinin , sadece o yatırımların yapıldığına ait basın duyuruları ile yükseltildiği anlatılmaktadır. Gerçekten de Alman Markı’nın değer kaybedeceği durumuna göre pozisyon alan Soros, Londra gazetelerinden Times’da “Alman markının diğer tüm para birimlerine karşı düşmesini bekliyorum” şeklinde bir makale yayınlar ve Alman markı bunu duyan spekülatörlerin bu parayı satmaya koşması nedeniyle düşer.  

“Soros” isminin tek bir birey olarak öne çıkarılması da tesadüfi bir durumdan ibaret değildir. Kuşkusuz Soros’un da kendine ait azımsanamayacak bir kapitali mevcuttur. Ancak Soros, gerçekte bir Fon Yöneticisidir. Yönettiği Fonlar içersinde en hacimli olanı ise “Quantum Fund” adı verilen, 11 milyar $ sermayesi olan ve bire on borçlanma kredibilitesine sahip bir fondur. Fon ortaklarının isimleri ve kimlikleri gizli tutulmakta ve böylece finans kapitalin tüm vebali dünya halkları gözünde tek bir bireye indirgenebilmektedir. Oysa, dünya çapında bire on borçlanabilme yetisine sahip bir varlık, olsa olsa dünya sermayesinin elitlerine, yani ulus ötesi şirketlere ait olabilir. Zaten başka hangi gerekçe ile Soros gibi bir isim IMF, Dünya Bankası zirve toplantıları ve Davos gibi ekonomi elitlerinin bir araya geldiği en üst düzey toplantılara onur konuğu olarak davet edilebilirdi ki.  

Peki, bu iki finans kurumunun (IMF ve Dünya Bankası) -savaş sonrası yürürlüğe konulan Marshall ve Truman projeleri hariç tutulduğunda- yapısal ayarlama planları dışında kalan AB ülkeleri bu küresel sürece nasıl entegre edileceklerdi? 

Truman Doktrini : ABD Başkanı Truman’ın Sovyetler Birliği’nin yayılmasını önlemek gerekçesiyle Türkiye ve Yunanistan’a askeri ve ekonomik yardım yapılmasını öngören politikasıdır. 1947 yılında onaylanan bu proje kapsamında söz konusu iki ülkeye 400 milyon$ lık bir yardım yapılmıştır. Truman’ın Dış İşleri Bakanı Marshall ise, Haziran 1947 tarihinde yürürlüğe konan bir anlaşma ile Avrupa Devletlerinin savaş sonrası yeniden yapılanmasını örgütlemiştir. Başkan Truman, aynı zamanda NATO üzerinden ABD’nin önce Avrupa ve ardından tüm dünyada askeri hakimiyet kurmasının temellerini atan anlaşmalar da yapmıştır.   


AVRUPA BİRLİĞİ 

Yerküreye sermayenin kendi çıkarları doğrultusundaki ekonomik ve sosyo politik şekli veren gizli komisyonlardan ikincisi Bilderberg, bu konuyu daha 1954 yılında aldığı kararla halletmişti. Avrupa’da ekonomik bir birlik oluşturulacak, Avrupa halkları, Amerikan rekabeti ve savaş senaryoları ile tehdit edilerek sosyal kazanımlar - belli bir takvim çerçevesinde- geriletilecekti. Fakat, 1950 yılında, Bilderberg Komisyonunun kurulmasından 4 yıl önce II. Dünya Savaşının birbirine düşman iki ülkesi Fransa ve Almanya arasında ekonomik bir köprü kurabilmek amacıyla müzakereci kişiliği ile tanınan Jean Monnet önderliğinde ve bağımsız bir otoritenin denetimi altında kömür ve çelikte ortaklaşa yönetilen bir piyasa (ECSC-Avrupa Kömür ve Çelik Üreticileri Birliği) kurulması fikri ortaya atıldı. Bu enteresan düşünce Fransa tarafından 9 Mayıs 1950’de masaya getirildi ve Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika ve Luxemburg tarafından sıcak bir kabul gördü. “9 Mayıs 1950 Bildirgesi” olarak tarihe geçen ve Fransa Dış İşleri Bakanı Robert Schuman tarafından sunulmuş olan bildirgede özellikle Fransa ve Almanya arasındaki ezeli düşmanlığı ekonomik bir ortaklığa dönüştürerek ortadan kaldırmanın hedeflendiği belirtilmekte ve şöyle denilmektedir : “ Böylece, ortak bir ekonomik sistemin oluşturulması için elzem olan çıkar birlikteliği, basit ve süratli bir şekilde gerçekleştirilmiş olacaktır. “ Avrupa Ekonomik Topluluğu-AET 1957 yılında imzalanan Roma anlaşması ile hayata geçirildi. Aynı yıllarda Avrupa’da güçlü bir işgücü piyasası, sıfıra yakın bir işsizlik ve diri bir sendikal yapı bulunmaktaydı. Savaş sonrası ABD’nin askeri ve ekonomik desteğini arkasına alan ve bu sayede hızlı bir üretim ve sanayileşme hamlesi yaşayan bugünün güçlü Avrupa ülkeleri, Afrika, Asya ve tüm Avrupa kıtasından işgücü ithal eder bir konumdaydılar. Bu işgücü açığının kapanmasında en büyük pay sahibi olan emekçi grupları arasında Türkiye’den, evini, köyünü kimi zaman ailesini bile terk ederek başta Almanya olmak üzere Fransa, Hollanda, İngiltere, İsveç v.b Avrupa ülkelerine göç eden bizim emekçilerimiz de bulunuyordu. Gelişmiş Batı sermayesi bu işgücü göçü olgusunu daima az gelişmiş ülke ekonomilerine yapılan bir “lütuf” gibi gösterme yolunu seçti ve bu emekçilerin gittikleri ülkelerin ekonomilerine yaptıkları muazzam katkılar küçültüldü. Oysa bu göçün sermaye açısından hiç tartıştırılmamış birkaç önemli boyutu bulunmaktaydı : 1- Avrupa emek hareketi hiçbir zaman (0) işsizlik, yani tam istihdama ulaşamamış, böylece Avrupa emek hareketi de güçlenme trendini koruyamaz bir konuma itilmişti 2- Geldikleri ülkede yoksullukla iç içe yaşayan göçmen emekçiler göç ettikleri ülkede iş bulabilme adına her türlü sömürüye razıydılar ve ücretler genel seviyesinin aşağıya çekilmesinde etken oldular 3- Farklı etnik ve kültürel kimliklerin aynılaştırılamayacağı daha ilk yıllarda netleşmiş, bu durum ilerleyen yıllarda kapitalizmin tercihi yönünde yabancı düşmanlığı ve milliyetçi akımları beslemişti .  

AVRUPA’NIN VE A.B.’NİN KURUMSAL YAPISI : 

Kuruluşunun ilk yıllarında AET-Avrupa Ekonomik Topluluğu ismini alan AB,  ilerleyen yıllarda tam bir “Birlik”olma yolunda çeşitli adımlar atmıştır. Genel işleyiş yapısı özetlenecek olursa AB’nin yetkili ve etkili organları : 

·         Avrupa Komisyonu (Birliğin Hükümeti) Antlaşmaların koruyucusu konumundadır. 

·         Avrupa Parlamentosu (Birliğin Meclisi) Demokratik yollarla seçilir 

·         Avrupa Konseyi, üye Devletleri temsil eden Bakanlardan oluşmaktadır.  

·         Avrupa Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi 

·         Topluluk Hukukuna uyulmasını sağlayan Adalet Divanı ve  

·         Birliğin Mali Yönetimini izleyen Sayıştay şeklinde özetlenebilir.   

Ayrıca ekonomik, sosyal ve bölgesel çıkar gruplarını temsil eden çeşitli danışma kurulları vardır. Birliğin dengeli gelişimine katkıda bulunan projelerin finansmanını kolaylaştırmak amacıyla kurulmuş olan bir de Avrupa Yatırım Bankası bulunmaktadır. Avrupa Kurumları ile anlaşmalarının önemli ve işlevsel olanlarından bir bölümü aşağıda anlatılmıştır.  

AVRUPA KOMİSYONU : 

Birlik üyelerinde uygulanacak tüm kararların yürütme organı konumunda olan Avrupa Komisyonu, bir yandan da halen “aday” statüsünde olan ülkelerin Birliğe entegrasyonu için gerekli koşulların yerine getirilmesini izlemekten sorumludur. Avrupa İşverenleriyle sıkı bir işbirliği içersinde çalışan Komisyon, kararlarını da bu lobinin tercih ve talepleri doğrultusunda almak durumundadır. Komisyonun bir diğer işlevi Avrupa Sendikal Hareketinin rotasını belirlemek, bunu da Avrupa Sendikalarının finansman sıkıntısını belli oranda karşılayarak gerçekleştirmektir.  

Komisyonun yapısı, sadece AB üyesi ülkelerin temsilcilerinden oluşmaktadır. Birlik içi belli kararları tek başına alma yetkisi ile donatılmış olan A.K., küresel kararlar için mutlaka Avrupa Parlamentosunun da onayını almak zorundadır (Tıpkı Türkiye Hükümetleri ile TBMM arasındaki ilişkilerde olduğu gibi).    

AVRUPA KONSEYİ 

Konsey, her üye Devletin kendi Hükümetini taahhüt altına sokmaya yetkili Bakanlar düzeyindeki temsilcilerinden oluşur. Gündemin içeriğine göre toplantılara farklı Bakanlar katılır. Örneğin Tarım Bakanları tarım ürünleri fiyatlarını ele alırlar; istihdamla ilgili konular Çalışma ve Sosyal İşler Bakanları tarafından görüşülür; genel politika sorunları, dış işleri ve Birliği ilgilendiren temel konular Dış İşleri Bakanlarının yetki kapsamındadır. Üye Devletlerin Birlik nezdindeki Büyük elçilerinden oluşan Daimi Temsilciler Komitesi Konsey’in çalışmaları için gerekli hazırlıkları yapar ve belirli hazırlıklar yapmak veya özel konuları incelemekle görevli komiteler oluşturarak Konseyin talimatlarını yerine getirir. Avrupa Konseyinin bir görevi de üye Devletlerin genel ekonomik politikalarını koordine ederek ve Komisyonun sunduğu tekliflerden hareketle Parlamentoyu şu ya da bu ölçüde sürece katan usullere uygun biçimde ortak politikalara ilişkin temel kararları alarak Avrupa Birliği Anlaşmasında belirlenmiş olan hedeflere ulaşılmasını sağlamaktır.  

Avrupa Topluluğunun faaliyetlerine ilişkin olarak son zamanlardaki bazı gelişmeler (Tek Senet, Birlik Antlaşması) sonucunda şartlı çoğunluk esasına dayalı oylama ilkesinin kullanımı yaygınlaşmışsa da vergilendirme gibi bazı konularda hala oy birliği ile karar alınması gerekmektedir. Şartlı çoğunluk için 87 oydan 62’sinin karar lehinde olması ve bu 62 oyun en az 10 Devlet tarafından verilmiş olması gerekir. Şartlı çoğunluk ilkesine göre yapılan oylamalarda Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere Krallığının 10’ar oyu, İspanya’nın 8 oyu, Belçika, Yunanistan, Hollanda ve Portekiz’in 5’er oyu, Avusturya ve İsveç’in 4’er oyu, Danimarka, İrlanda ve Finlandiya’nın 3’er oyu, Luxemburg’un ise 2 oyu vardır. Ancak, Avrupa Konseyinin, A.Komisyonunca alınmış kararları değiştirebilmesi ya da A.Parlamentosunca alınıp A.Komisyonunca kabul edilmiş kararları veto edebilmesi için oy birliği gerekmektedir.  

AVRUPA ZİRVESİ 

1974’de kurulan Avrupa Zirvesi, Devlet ve Hükümet Başkanları ile Komisyon Başkanından oluşur. Dış İşleri Bakanları ile Komisyonun bir üyesi onlara yardımcı olur. Yılda 2 kez toplanan Zirve, gelecekte girişilecek eylemler için gerekli ivmeyi sağlar ve faaliyetlerin ana hatlarını çizer.   

AVRUPA BİRLİĞİNDE SOSYO-EKONOMİK STANDARTLAR VE EMEK HAKLARI 

Avrupa Sosyal Şartı :  A.S.Ş, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin ertelediği sosyal hakları alanındaki boşluğunu tamamlamak amacıyla kabul edilen, ancak kendinden önceki belgelere oranla ileri kurallar getirmeyen, yalnızca içerik yönünden değil yapısı ve denetim sistemi yönlerinden de yetersiz bir sözleşmedir. A.S.Ş, Avrupa Konseyi çerçevesinde kabul edilen insan hakları sözleşmeleri içinde en önemli iki belgeden biridir ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin sosyal haklar alanındaki karşılığını oluşturur. Sosyal Şart; demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti ilkelerini koruma ve geliştirme ortak kaygısıyla 5 Mayıs 1949 tarihinde kurulan A.Konseyinin kuruluşunu izleyen ilk 40 yılında 23 üyeli bir “Bati Avrupa” kuruluşu olmaktan öteye gidemediği dönemin ikinci on yıllık sürecinde oluşturulmuştur. Konsey, bu ortak Şart ile sosyal hakları hem daha gecikmeli olarak hem de daha etkisiz bir koruma sistemi ile güvenceye bağlamıştır. 1994-1995 yıllarında Konsey Doğu Blokunun yıkılmasıyla birlikte AB’ne katılma süreci başlayan diğer ülkeleri de içerecek biçimde genişleme kararı sonrasında Avrupa Şartını daha yeni, yeni 41 üyeli bir “Avrupa ötesi “ kuruluşa dönüştürme çabası içine girmiş bulunmaktadır. 26 Şubat 1965’te yürürlüğe giren A.S.Ş’nin Türkiye tarafından onaylanarak, yürürlüğe girmesi ise 1989 yılına denk düşmektedir. Toplam 11 madde ya da zorunlu çekirdek olan 46 madde ile kendini bağlı tutan Türkiye, A.S.Ş’nin aşağıda belirtilen maddelerine çekince koymuştur : 

1-          Adil Çalışma Koşulları hakkı (m.2) 

2-          İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı hakkı (m.3) 

3-          Sendika hakkı (m.5) 

4-          Toplu Pazarlık hakkı (m.6) 

5-          Çalışan kadınların korunması hakkı (m.8) 

6-          Bedensel ya da zihinsel özürlülerin mesleki eğitim alma hakkı ve yeniden uyum hakkı (m.15) 

Dolayısıyla bu haklar, raporlara dayalı denetimin kapsamı dışında kaldı. Bunlardan 5 ve 6. Maddelerin “Zorunlu Çekirdek” olduğunu belirtmek ve özellikle 8 ile 15. Maddelerin onay kapsamı dışında tutulmuş olmasına dikkat çekmek gerekir. (Ya da başka bir deyişle “zorunlu çekirdek hak” kapsamına giren haklar için bile üye devletlerin çekince koyabilmesi ve bu hakları uygulamaktan kaçınması mümkün olabiliyor)  

Sosyal Şartın ikinci bölümünde “güvenceye bağlanan” haklar ise şu 19 maddeden oluşmaktadır : 

·         Çalışma Hakkı 

·         Adil Çalışma koşulları hakkı 

·         İş güvenliği, işçi sağlığı hakkı 

·         Adil ücret hakkı 

·         Örgütlenme hakkı 

·         Toplu Pazarlık hakkı 

·         Çocukların ve gençlerin korunması hakkı 

·         Çalışan kadınların korunması hakkı 

·         Mesleğe yöneltme hakkı 

·         Mesleksel eğitim hakkı 

·         Sağlığın korunması hakkı 

·         Sosyal Güvenlik hakkı 

·         Sağlık ve sosyal yardım hakkı 

·         Sosyal refah hizmetlerden yararlanma hakkı 

·         Bedensel ya da zihinsel engellilerin mesleksel eğitim ile mesleksel ve sosyal yeniden uyum hakkı 

·         Ailenin ve çocuğun sosyal ve ekonomik korunması hakkı 

·         Ananın ve çocuğun sosyal ve ekonomik korunması hakkı 

·         Öteki sözleşmeci tarafların ülkelerinde gelir getirici bir iş yapma hakkı 

·         Çalışan göçmenlerin ve ailelerinin korunma ve yardım hakkı 

Avrupa Sosyal Şartının denetim mekanizması taraf devletlere yönelik olarak ve yalnızca onaylayıp, çekince koymadıkları maddelerde tanınan haklar için işletilir. Bu çerçevede, iki yılda bir verilen raporlar, dört organ tarafından incelenir. Bu organlardan biri uzmanlar, diğeri Hükümet temsilcileri ve Avrupa Konseyinin siyasal organlarından oluşur.  

Avrupa Sosyal Şartının Denetim Organları : 

a)                  Bağımsız Uzmanlar Komitesi 

b)                  Şart Hükümet Komitesi 

c)                  Bakanlar Komitesi 

d)                  Parlamenter Meclis 

Tüm bu karmaşık yapı ve işleyişe rağmen Avrupa Sosyal Şartı -aradan geçen 35 yıla rağmen- beklenen güvenceyi sağlamaktan çok uzak bir noktada durmaktadır. Parasal ve Ekonomik Birlik konularında takvimsel hedeflerini şaşmadan uygulayan Avrupa Birliği Kurumları, sosyal alanlarda baştan beri isteksiz ve niyetsiz olduklarını her aşamada göstermektedirler.  

AVRUPA BİRLİĞİNİN İŞLEYİŞ MEKANİZMASI :  

Avrupa’nın siyasi yapısındaki masalsı gelişim, finalde Brüksel’de ABD’den ithal edilen iki önemli kurumun tesis edilmesine kadar uzanmıştır: Halkla İlişkiler/Danışmanlık şirketleri ve think-tank’ler. Halkla İlişkiler ve Kamu oyu Araştırma Şirketleri özellikle son 10 yıl içinde ve Brüksel’e konuşlanan sermaye lobilerinin sponsorluğunda gerçekleştirildi. Bu şirketlerin en temel görevi ise; Avrupa sermayesine karmaşık Brüksel bürokrasisini aşmalarında ve kulis faaliyetinde bulunmalarında, bilgi toplama ve medyaya ulaşmalarında yardımcı olmak şeklinde özetlenebilir. Tüm bunların da ötesinde bu şirketler, manipulasyon, bilgiyi ve yeni imajları yaratma (image-makers) ve bu yollarla müşterilerine en üst düzeyde yarar sağlama amaçlarıyla donatılmış bulunmaktadırlar. Astronomik ücretler karşılığında çalışan bu şirketlerin tek bir uzmanının 1 saatlik danışmanlığının bedeli yaklaşık 700$ (420.000.000 TL) . Bu rakam ise tek bir şeyi doğrulamaktadır o da böylesine yüksek bedellerin sadece çok büyük şirketler tarafından ödenebileceğidir.  

Söz konusu halkla ilişkiler şirketine en sık başvurulan durumlar yeni imaj yaratılması ya da tüketici güveninin yeniden tesis edilmesinin gerekli olduğu koşullardır. Kamu oyu her hangi bir ürün ya da marka konusunda eleştirilerde bulunmaya ya da endişe duymaya başladığında Halkla İlişkiler Şirketinin “Kriz Yönetimi Masası” derhal devreye girerek şirketin imajını güçlendirmek ve halkın görüşünü değiştirmek için kolları sıvamaktadır.  

Amerika Birleşik Devletlerinden ithal edilmiş bir kurum olduğunu yukarıda da belirttiğimiz Halkla İlişkiler müessesesi ilk kez 70’li yılların başında ABD’deki çevreci hareketlerin ivme kazanmasına paralel olarak şirket karları ve uzun vadeli çıkarlarının tehlikeye girmesinden ötürü ortaya çıkarıldı. Bu girişimden önce ABD-İş adamları Yuvarlak Masası ve ABD Ticaret Odası gibi kurumlar oluşturulmuştu. Bu kurumlar, aralarında güç birliği tesis ederek ve Halkla İlişkiler Şirketleriyle işbirliğine giderek ABD Hükümetleri tarafından getirilen yeni düzenlemeleri zayıflatma harekatı başlattılar. Yıllar ilerledikçe bu şirketlerin muazzam başarılara imza attıkları ve sermaye gruplarını korumaya almak için söz konusu şirketlere sosyal ve çevreci fakat hiçbir samimi boyutu bulunmayan bir imaj katmaya başladıkları görülecekti. Bu şirketlerin bir diğer işlevi de kapitalist sistem, liberalizasyon ve küreselleşme konularında beyinleri işgal etmekti. Kullandıkları taktikler arasında dezenformasyon (bilimsel bilgiyi çarpıtma), çevreci ve emekten yana örgütlere çamur atma ve müşterilerinin karlılıklarına karşı faaliyet gösteren gruplara kara çalma şeklindeydi. Bu kirli kampanyalara yardımcı olması amacıyla gıdadan, küresel ısınmaya, toksik atıklardan iklim değişikliğine kadar pek çok ekoloji ve sağlık alanlarında güçlü ve en iyi şekilde fonlanan kurumlar oluşturdular. Amerikan Bilim ve Sağlık Konseyi de bu amaçla kurulmuş sözde bilimsel bir yapıydı ve tümüyle kimya sanayicileri tarafından finanse edilmekteydi. Bu alandaki bir diğer çarpıcı örnek ise ünlü Philip Morris şirketince kurulan ve halen fonlanmaya devam edilen Ulusal Sigara İçenler Derneğidir. Bu Derneğin mucidi ise Philip Morris için çalışan Burson-Marsteller ismli bir Halkla İlişkiler Şirketidir. Shandwick P/R şirketince kurdurulan ve tamamen çevre düşmanı bir perspektifte işleyen Küresel İklim Enformasyon Projesi ise dünyanın en büyük petrol ve maden şirketlerince finanse edilmektedir. Her ne kadar bu stratejilerin önemli bir bölümü henüz Avrupa çapında yaygınlaştırılamamış olsa da Brüksel merkezli Halkla İlişkiler (PR) endüstrisi azımsanmayacak bir mesafe kat etmiş durumdadır. Örneğin yakın dönemde Alman enerji şirketleri, PR şirketlerinin sponsorluğunda sahte bir yerel eylem grubu kurarak rüzgar enerjisine karşı kampanya başlatmışlardır. Ve Avrupa atık ürünler endüstrisinin öncü şirketleri de yine PR şirketlerinin yardımıyla,Avrupa Komisyonunu “atık” kavramını yeniden tanımlamaya zorlamak amacıyla “Atıktan, enerjiye” başlıklı bir başka sahte kampanya oluşturmuşlardır.  

Bugün Avrupa’nın başkenti konumuna gelen Brüksel’de yüzlerce PR şirketi AB’nin kurumları arasında mekik dokumakta ve istihdam ettikleri personel sayısı da son 5 yıl içinde 2 katına ulaşmış bulunmaktadır. En büyük oyuncuların önemli bir çoğunluğu ABD’den ithal edilmiş olup, küçük rakiplerin sayısı da hızla yükselmektedir. Sanayi ve Sermaye şirketleri ile PR şirketleri Brüksel’in o küçücük dünyasında artık ortak mekanları paylaşma noktasına kadar gelmişlerdir. Bu bağlamda örneğin ünlü Unilever şirketi Burson-Marsteller ve Hill&Knowlton isimli PR şirketleriyle Brüksel’de aynı büroyu paylaşmaktadır. Peki, bir PR şirketi müşterilerinin Brüksel bürokrasisine adapte olması için neler yapmakta, nasıl çalışmaktadır? Bu konuda Burson Marsteller’ın Avrupa Danışmanı Prof. Alan Watson şöyle demektedir : “PR çalışanları her şeyden önce sistemin nasıl işlediğini öğrenmek zorundadırlar. Bu da Halkla İlişkiler uzmanlarının Burson Marsteller benzeri bir şirkette işe başlamaları anlamına gelmektedir ve ancak bu büyük PR şirketleri kendilerine bu bilgileri aktarabilir. İlk geldiklerinde bu alana nasıl nüfuz edebilecekleri ve genel işleyiş konusunda son derece sınırlı bir perspektife sahiptirler. Biz onlara öncelikle Strasbourg’daki bu alanla ilgili özel Komite ya da Parlamento’da bu sektörden sorumlu başkanlara gidip, görüşme yapmalarını öneririz. Argümanlarını nasıl yazıya dökeceklerini onlara anlatırız ve ilgili Komitelerde hangi üyelerin özel olarak onlarla ilgileneceği, kiminle görüşme yapmaları gerektiği konularında onları uyarırız. Başka bir deyişle bu uzmanlara nereye gitmeleri, kimlerle görüşmeleri ve hangi konularda konuşmaları gerektiğini gösteren bir çeşit yol haritası veririz... Lobi faaliyetinde bulunmayız...Asıl yaptığımız, şirketlere verdiğimiz bilgilerle onlara kendi sorunlarını nasıl çözmeleri gerektiğini göstermektir.” PR şirketleri kendilerinden beklenen performansı hakkıyla gösterebilmek için Parlamento, Komisyon ve Konsey binaları arasında gidip gelerek, çeşitli grup ve komite çalışmalarına katılarak muazzam zaman ve kaynak harcamaktadırlar. Burson Marsteller’dan Michael Berendt müşterileri olan büyük şirketlerin, bürokraside nelerin döndüğü, kendilerini etkileyebilecek ne gibi planların yapıldığı, bu kararları kendi çıkarları yönünde değiştirmek ve belli kadrolar üzerinde etkin olabilmek için ne yapmaları gerektiği gibi konuların kendileri için çok önemli olduğunun bilincinde olduklarını ve bu görevi üstlenemeyecekleri kadar ağır bir iş olarak tanımladıklarını belirtmektedir. Fakat bu açıklamalarda yer verilmeyen bir konu daha  vardır ki o da aracıların sayısını arttırarak gerçek muhatapları gizli tutabilmek, açıktan açığa talep edemeyecekleri en uç istekleri bile bu aracılar sayesinde gerçekleştirebilmektir. Berendt açıklamasını şöyle sürdürmektedir: “ Komisyonun ne yapmayı planladığını olabildiğince erken, hatta bir öneri haline bile getirilmeden önce öğrenmek, sistemdeki parçaların yerlerini tespit etmek ve ardından da işe başlama noktasını, baskı kurulması gereken kişi ve kurumları ve politikamızın etkili olabileceği yerleri belirlemek zorundayız. Bu noktada kişisel bağlantılar kurmak bizim açımızdan hayati bir öneme sahiptir. Tek tek kişileri tanırız, onlara gider ihtiyacımız olan en gizli bilgileri bile herkesten önce alırız.  

32 ülkedeki 60 ofisi ile dünyanın en büyük PR şirketi olan Burson-Marsteller “sezgi yönetimi” alanında oldukça iddialı çalışmalar yapmaktadır. Şirketin önemli başarıları arasında sayılabilecekler ise kısaca şöyle : Arjantin, Güney Kore ve Endonezya gibi diktatör Yönetimlerin hüküm sürdüğü ülkelerde mevcut rejimlerin kredibilitesini , saygınlığını arttırıcı yeni imajlar yaratmak, Exxon-Valdez petrol faciası ardından Exxon için, Hindistan’daki Bhopal felaketinin ardından da Union-Carbidge için “kriz yönetimini” üstlenmek. Avrupa’daki girişimlerin en önemlisi ise biyo-teknoloji ve yaşamın patent altına alınması konularında siyasileri ve kamu oyunu ikna etmek için –yanlı ve yanlış bilgiler üzerinden -  kampanya yürütmek.  

Bir başka PR şirketi Edelman’ın Brüksel’deki Başkan Vekili Brinkhorst ise AB’nin işleyişinin eskiye oranla şimdi daha da karmaşık olduğunu vurgulayarak, şöyle diyor : “Eğer Komisyon Başkanını ya da ilgili kurulun başkanını tanıyorsanız yeterli. Fakat günümüzde her şey daha çapraşık ve daha zor. Artık çeşitli çıkar gruplarına da ihtiyacınız var. Bunların başında işveren örgütleri, Sivil Toplum Kuruluşları, İşçi Sendikaları ve diğer şirketler geliyor. .. Ve şimdilerde AB, eski döneme oranla çok daha fazla alanda yetki sahibi. Bu bağlamda medyadan da önemli destek alıyoruz. Örneğin bundan 20 yıl önce medya ile ilişki kurmamıza hiç gerek kalmıyordu.  

Edelman şirketinin uzmanlaştığı alanlar ise Dünya Ticaret Örgütünün faaliyetlerini yakından ve büyük bir dikkatle izlemek ve AB üyesi ülkelerin ticaret politikalarının formüle edildiği Komite 113’e girmenin yollarını zorlamak olarak özetlenebilir. Kodak şirketinin teşviki ile ABD’nin Japon Fuji film şirketini ABD piyasalarında haksız rekabete neden olduğu iddiasıyla WTO’dan önce dava ettiği sırada Edelman Japon Fuji’nin savunmasını üstlendi. Her ne kadar Edelman, Fuji ve Japonya bu davayı kazanmış olsalar da bu PR şirketi – söz konusu davada AB, ABD’den yana tavır koyduğu halde- kendini AB piyasalarına lanse etme fırsatını da kaçırmadı. Bu çelişkiyi de Edelman şöyle açıklıyor: “Avrupa Komisyonunun ABD’den yana olduğunu bildiğimiz halde tüm gelişmeleri düzenli olarak Komisyonu bildirdik. Eğer bir işi iyi yaparsanız, politikanın formüle edilmesine de katkı sunarsınız. Sanıyoruz ki Avrupa Parlamentosu üyeleri görevlerini gerektiği gibi yapmıyor ve bizim yaptığımız gibi lobi gruplarından doğru dürüst bilgiler alamıyorlar.”  

Baskı Politikaları :  

Buna karşın diğer bazı PR şirketlerinin sendikalar ve sosyal gruplar konusunda farklı yaklaşımları bulunmaktadır. Haziran 1998’de Entente International Communication isimli bir PR şirketince ve Avrupa’nın Sesi isimli gazetenin desteği ile düzenlenen “Baskı Politikaları: Baskı grupları tehdidine sanayinin cevabı” başlıklı bir Konferans gerçekleştirilmiştir. Konferans için hazırlanan davet broşüründe şu ifadeler bulunmaktaydı: Baskı grupları Avrupa toplumundaki gözle görülen demokrasi açığını sömürmekte ve Avrupa vatandaşlarını tüketici ve çevre hakları konusunda seferber ederek şirketlerin ticari faaliyetlerine engel olmaktadırlar. Konferansın konuşmacı ve katılımcıları yine o çok tanınan şirketlerden oluşmaktaydı : Exxon, Ford Avrupa, Hoechst, Mc-Donald’s, Monsanto, Nestle, Petrofina, Philips, Price Waterhouse, Rio-Tinto, Shell, SmithKline Beecham ve diğerleri. Konferansın diğer katılımcıları ise Edelman PR, Shandwick PR, Communications group PR, ve Master Media ile Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Komisyonundan üst düzey yetkililer.  

Şirketlere ait “Think-Tank”ler  

ABD’de 1970’li yılların başından itibaren görülmeye başlanan sağ ideolojinin buluşlarından biri olan Think-Tank’ler (kapitalist ideolojileri üreten ve yayan organlar)ilk kez Amerikan sanayiinin öcülüğünde kurulmuşlardır. Heritage Foundation, American Enterprise Institute gibi ilk think-tank grupları kamu tartışmaları ve Hükümet politikalarının belirlenmesinde çok önemli bir rol oynamaktadırlar. Bu gruplar AB oluşum süreçlerinde de son derece etkin bir görev üstlenmişlerdir. Özellikle arkalarına aldıkları Avrupa Medyasının desteğiyle etkileme alanlarını geniş tutabilmekte ve yetkilerine her gün yenilerini ekleyebilmektedirler. Avrupa Think-Tank’larının en önemli iki örneği Avrupa Politik Çalışmalar Merkezi (CEPS) ile Avrupa Politika Merkezi (EPC)isimli kurumlardır.  1982 yılında kurulan CEPS Brüksel’deki en etkili ve en eski Think-Tank’tir. Yıllık cirosu 4 milyon Euro (Yaklaşık olarak 2.5 trilyon TL.) olan bu şirketin Brüksel’deki ofisinde 40 kişilik bir kadro istihdam edilmekte, yıllık üye aidatları ise 24000 Euro’dan (14 milyar TL.) 60000 Euro’ya (33 milyar TL.) kadar çıkabilmektedir. CEPS en önemli işlevlerinden bir tanesi çeşitli AB ekonomik gündemleri hakkında ve sadece Avrupa’nın elitleri arasında (Şirket üst yönetimleri, AB’nin yetkili organları, muhafazakar ve liberal akademisyenler) toplantılar düzenlemek ve sonucunda da “çarpıcı” raporlar üretmektir. Bugüne kadar konferanslara ve raporlara konu edilen başlıklar EMU-Avrupa tek para birimi, AB’de ortak tarım politikaları için gerekli reformlar, mali reformlar, kurumsal reformlar, AB genişleme sürecidir. Bu raporlarda yansıtılan tüm görüşler AB’nin kurumları (Komisyon, Parlamento ve Konsey) kabul edilmiş bulunmaktadır ve ve CEPS’in Başkanı Peter Ludlow, CEPS’in “içerden biri” gibi görüldüğünü vurgulamakta sakınca görmemektedir.  

Diğer Think Tank EPC ise Brüksel lobi mekanizmasının babası olarak bilinen Stanley Crossick, Jean Monnet Eylem Kurulunun eski Başkan Yardımcısı ile The Guardian gazetesinin Avrupa eski editörü  tarafından 1997 yılında kurulmuştur. EPC’nin kendi ifadesi ile şirket, Avrupa’nın inşasına katkı amacıyla kurulmuştur. Şirketin Danışma Kurulu; Philips’in üst düzey yöneticileri, Peter Sutherland gibi etkin sanayiciler (eski GATT direktörü ve halen BP ile Goldman Sachs isimli Finans kurumunun yönetim kurulu başkanı), ERT(Avrupa sanayicileri yuvarlak masası) üyesi iş adamları, UNICE-Avrupa İşveren Sendikaları Genel Sekreteri Dirk Hudig ve Avrupa Merkez Bankasından bir yönetici, Le Monde, Financial Times gibi basın organlarından gazeteciler ve Avrupa Komisyonundan bir Başkan Yardımcısından oluşmaktadır. EPC üyesi bulunan ERT mensubu sanayicilerden muazzam denilebilecek tutarlarda maddi destekler almaktadır. Bu şirketler arasında BAT, BP, British Telecom, Solvay, Dow, Du Pont, Philip Morris de bulunmaktadır. EPC tarafından düzenlenen konferanslara katılan sanayiciler son dönemde özellikle Avrupa Tek Para Birimi (EMU), AB genişleme süreci ve AB ortak vergi politikaları (Single VAT) ile yakından ilgilenmekte ve ortak çıkarlarını en iyi nasıl koruyup geliştirecekleri konusuna yardımcı olacak yeni politikalar üretmektedirler. Grup tarafından yayınlanan çok önemli resmi raporlar da vardır ve bunlardan en önemlisi de 1998 yılında yapılan AB-Cardiff Zirvesi raporudur. Diğer ilgi alanlarından bir tanesi de WTO müzakerelerinde Avrupa sanayicilerinin duruş noktalarını belirlemek ya da başka bir deyişle kapitalizmin nasıl daha fazla özgürleştirilip, kuralsızlaştırılacağı sorusuna cevap aramaktır. EPC’nin çalışmaları Avrupa Komisyonu adına ve A.Komisyonunun mali sponsorluğunda gerçekleştirilmektedir.  

UNICE : SANAYİNİN EN İYİ İŞLEYEN LOBİ MAKİNASI 

Avrupa İşveren Sendikaları Konfederasyonu 

1958 yılından beri Avrupa sermayesinin sesi görevini başarıyla yürüten UNICE’in İletişim Daire Başkanını Örgütü anlatabilmek için bakın ne diyor : “Görevimiz, Avrupa çapındaki tüm karar alma mekanizmalarına etki etmektir. Şüphesiz “lobi” sözcüğüne pek itibar etmeyiz ama gerçekte yaptığımız bir lobi çalışmasıdır.”  25 Avrupa ülkesinden 33 ulusal işveren federasyonunu bünyesinde barındıran Örgüt, milyonlarca küçük, orta ve büyük ölçekli işletmenin temsilcisi konumunda olmaktan gurur duymaktadır. Örgütün halihazırdaki Başkanı George Jacobs, daha önce IMF’nin üst düzey yönetiminde görev yapmaktaydı. UNICE yetkilileri yaptıkları işi şöyle özetliyorlar : “AB Komisyonunda yaklaşık 19000 tane uzman çalışmaktadır. Biz, yakaladığımız her fırsatta bu kişilere ulaşıp, çeşitli konulardaki taleplerimizi ve bakış açımızı bildiririz. Genel Sekreterimiz Komisyon üyeleri ile, Daire Başkanlarımız Komisyondaki Daire Başkanlarıyla ve uzman personelimiz Komisyon uzmanlarıyla görüşmeler yaparlar.” Eski Genel Sekreter Zygmunt Tyszkiewicz ise Komisyona ulaşmanın kendileri için çok basit bir iş olduğunu, çünkü Komisyon üyeleriyle –çok sıcak- ilişkilerinin bulunduğunu ve Komisyon üyelerinin UNICE’i kendilerine ve AB’ye çok yakın bulduklarını, Örgütün kendilerine çok yardımcı olduğunu söylediklerini belirtmektedir. Parlamento üyeleriyle de benzer bir samimiyette olduklarını belirten UNICE yetkilileri ulusal işveren federasyonları üzerindeki etkilerinin de büyük olduğunun altını çizmektedirler. Örgüt, “sosyal diyalog” konusunda AB kurumlarının en önemli partneri konumundadır. UNICE yönetiminin ERT üst düzeyi ve Amerikan Ticaret Odası (ACC) yetkilileri ile düzenli ilişkileri (günlük bazda) bulunmaktadır. Özellikle TABD-Atlantik Ötesi Sermaye Diyaloğu isimli projenin geliştirilmesi için ACC ile yoğun müzakerelerde bulunan UNICE Yönetimi “Hep aynı şeyleri tekrarlayan çeşitli grupların var olması hedefe ulaşma konusunda çok önemlidir” diyerek sistemin mentalitesine ilişkin önemli bir ipucu vermektedir. UNICE yetkilileri “AB’nin gündemini biz belirliyoruz, çünkü Komisyonun eylem planını ve Parlamentonun ne gibi işlerle uğraştığını herkesten önce biz öğreniyoruz ve tüm gelişmelerden üyelerimizi düzenli olarak haberdar ediyoruz.” diyerek nüfuzlarının gücünü sıkça vurgulamaktadırlar. Örgütün gündemi ise ERT’nin gündeminden hiçbir farklılık arz etmemektedir.  

ERT- Avrupa Sanayicileri Yuvarlak Masası 

“İlişkiler; Helmut Kohl’a telefon ederek bir raporu okumasını isteyebilmek ya da John Major’ın ERT’yi arayarak belli bir konudaki bakış açısından ötürü ERT’ye teşekkür etmesi veya İsveç’in Avrupa Komisyonuna üye olmayı kabul etmeye karar vermesinden hemen önce İsveç Başbakanı ile yemeğe çıkmak anlamına gelmektedir.” ERT eski Genel Sekreteri Keith Richardson 

Her ne kadar kamu oyu tarafından pek iyi tanınmasa da ERT, Avrupa sahnesindeki en temel politik oyuncuların başında gelmektedir. Örgütün parmak izinin en yoğun olarak bulunduğu önemli olaylar ise Avrupa’nın EMU-tek para birimi sistemine geçmesi yönündeki karar, 1991-Maastricht anlaşması ve şimdilerde de Avrupa Birliği Genişleme sürecidir. AB Genişleme süreci ile ilgili olarak ERT, Orta ve Doğu Avrupa’daki potansiyel ülkelerde yapısal ayarlama programlarının başlatılması ve söz konusu bu programların kapsamının, çerçevesinin tanımlanması süreçlerine etkin olarak müdahale etmiş hatta müdahalenin de ötesinde bizzat hazırlayıcılığını yapmıştır. 1995 yılında AB karar mekanizmalarına gayrı resmi olarak dahil edilmiş, fakat daha sonra CAG-Rekabet Danışma Kurulunun kurulmasıyla birlikte AB organları içinde sesini çok daha rahat bir şekilde duyurabilme fırsatını yaratmıştır. Peki CAG nasıl bir kurumdur : Bu sorunun cevabını en iyi verecek olay CAG’nin 1996 yılında hazırladığı ve AB’nin Floransa zirvesinde müzakere edilen rapor ve içeriğidir. Avrupa’daki büyük işsizlikten sözümona üzüntü duyan CAG işverenler, Hükümetler ve işçi örgütlerini dayanışma ve işbirliğine çağırmakta ve bu kaosu aşmak için emek piyasalarında çalışma sürelerinin daha fazla esnekleştirilmesi ve ücret sisteminin modernizasyonu gibi enstrümanların yoğun olarak kullanılmasını talep ediyordu. Aynı raporda, AB üyesi ülkelerdeki Sosyal hukukun da radikal bir biçimde değiştirilmesi gereğini vurgulayan CAG, maliyet-fayda analizinin daha fazla kullanılması ve –bedeli ne olursa olsun-  şirket çıkarlarının daha üst düzeyde korunup, geliştirilmesinin de şart olduğunu belirtiyordu. 1996 yılı Aralık ayında yayımladığı dördüncü raporunda ise CAG, (kriz öncesi) Asya sermayesinin rekabet ve büyüme potansiyelini AB sermayesi ile mukayese ediyor, bu hedeflerin iyileştirilmesi için OECD ‘de kotarılan MAI-Çok taraflı yatırım anlaşmasının gecikmeksizin imzalanması gerektiğini belirtiyordu. Bu rapor daha sonra AB-Dublin zirvesinde enine boyuna tartışılacaktı. CAG’nin faaliyetleri eksik ve yetersiz görünmüş olacak ki 1997 yılı Mayıs ayında A.Komisyonu Başkanı Santer 2. Bir CAG kurulması önerisini getiriyordu. OECD Genel Sekreteri Jean Claude Paye’nin Başkanlık ettiği 2.CAG de ERT üyelerinden oluşmaktaydı. İlk raporunu Kasım 1997’de üreten 2.CAG, bu raporda küreselleşme ve sermaye liberalizasyonu hedeflerini kıyasıya övüyor ve tüm Birlik üyesi ülkelere bu yolda gerekli adımları atmaları çağrısını yineliyordu. Ne tesadüftür ki bu raporun yayımlanma tarihi de A.B.nin Luxemburg’da düzenlenen sözümona “İstihdam Zirvesi”nin tarihine denk düşürülmüştü. Yapısal reformların sayısının arttırılması ve kapsamının genişletilmesi, sermaye yasalarının gevşetilmesi, emeklilik, sağlık gibi sosyal sistemlerin yürütülmesinin bağımsız bireylere teslim edilmesi ihtiyaçlarının sıkça vurgulandığı raporda bir sonraki yıl, 1998’de yapılacak A.B.-Cardiff Zirvesi için yapılan hazırlıklara da gönderme yapılıyordu. Haziran 1998’de Cardiff Zirvesi için hazırlanan 2.CAG raporunun adı ise “Rekabet için Sermaye Piyasaları” olarak belirlenmişti. 

Ve bugün gelinen noktada ERT, AB politik karar mekanizmalarının temel ilkeleri olan “endeksleme sistemi” “yenilikçilik, mucitlik” gibi terimleri çokça kullanarak “sözde” rekabet adına yaptığı mücadeleyi bütün hızıyla sürdürmektedir.  

1983 yılında kurulan ERT, dünyada ve Avrupa’da muazzam bir imalat ve teknoloji varlığıyla faaliyet gösteren 45 tane Avrupa’lı ulus ötesileşmiş sanayi şirketinden oluşmaktadır. Üyelik, kurumsal olmaktan çok bireysel niteliktedir ve sadece davet halinde örgüte üye olunabilmektedir. ERT’de hali hazırda temsil edilen şirketler arasında Investor AB, Bayer, BP, Daimler Chrysler, Ericson, Fiat, Nestle, Nokia, Petrofina, Philips, Renault, Shell, Siemens, Solvay, Total ve Unilever de bulunmaktadır. ERT sadece bir baskı ve lobi grubu olmasının ötesinde yoğun olarak Avrupa şirketlerinin önceliklerine ve stratejilerine son şeklini veren bir yapıdır. Geçtiğimiz 15 yıllık dönemde de AB üye devletlerinin ulusal veto haklarını ve bütünleşme sürecine engel olarak görülen ulusal kısıtlamaları ortadan kaldırma amacıyla yoğun bir faaliyet gösteren ERT diğer lobi gruplarının aksine kulis faaliyeti ile pek ilgilenmemekte ve asıl olarak bütünsel resme konsantre olmayı ve AB gündemini iş dünyasının çıkarları doğrultusunda projelerle doldurmayı tercih etmektedir. Örgütün eski genel sekreteri Keith Richardson “Biz sektörel ya da ulusal meselelerle ilgilenmek yerine genel problemleri çözmeye çalışıyoruz” diyerek amacın ne kadar kapsamlı olduğunu son derece net bir şekilde ifade etmektedir. Örgüt gerek Avrupa Komisyonu ve gerekse A.Parlamentosu üyeleriyle çok sıkı bir ilişkiler yumağı içersinde çalışmaktadır. 80’li yılların başında konjonktürel olarak krize giren Avrupa ekonomisini düzlüğe çıkarma amacıyla ve başını Gyllenhammar grubu, İsveç Volvo , İtalyan Fiat ve Hollanda Philips şirketleri ile bir Komisyon üyesinin çektiği bir Koalisyon şeklinde çalışmaya başlayan ERT’nin modeli de tıpkı diğer yapı taşları gibi Amerikan sisteminden ithal edildi. Örgüt, 1983 yılında 17 öncü Avrupa Sanayicisi ile Davignon ile Xavier Ortoli isimli Komisyon üyelerinin kuruculuğunda faaliyete geçti.  

Avrupa Komisyonu ile ERT arasındaki bu, romanlara konu olacak  işbirliği, 1986 yılında imzalanan “Tek bir Avrupa Yasası” sürecinde ERT’nin işini daha da kolaylaştırdı. 1984 yılı son baharında A.Komisyonu ticaret önündeki engelleri Avrupa çapında ortadan kaldırmayı hedefleyen bir öneri paketini Birlik gündemine getirdi. Üye devletler egemenliklerini kaybedecek olmanın endişesiyle olaya pek sıcak bakmazken, iş çevreleri de zamanlamayı doğru bulmuyorlardı. 1985 yılında yeni Komisyon üyelerinin belirlenmesinin hemen ardından ERT Başkanı Wisse Dekker bu kez biraz daha uzun vadeli-5 yıllık-, daha radikal bir planla ticaret önündeki engelleri kaldırmayı öngören bir paketi gündeme getirdi. Dekker’in“Avrupa-1990” isimli planı Avrupa Birliği üye Devletlerinin Başkanlarına , Başbakanlarına ve üst düzey bürokratlarına gönderildi. İş ve sanayi çevrelerinden gelen bu baskı Birlik içersindeki liberalizasyon eğilimlerini hızlandırdı ve Dekker’in planını Komisyona iletmesinden sadece 3 gün sonra Komisyonun yeni Başkanı Jacques Delor, planda yer alan tüm hedef ve kararları sanki Komisyonun özgün kararlarıymış gibi Basın önünde kamu oyuna açıkladı. Ve bu olaydan birkaç ay sonra da 1986-Tek bir Avrupa Yasasının temelini oluşturan “Beyaz Rapor” (White Paper) Komisyon tarafından yayınlandı ve tek bir piyasanın hukuki zemini için gerekli tüm adımlar atılmış oldu. ERT tarafından hazırlanan plan ile Beyaz Rapor arasındaki tek fark ise ERT’nin iç piyasa düzenlemelerinin tamamlanması için verdiği iyimser tarih 1990’ın, Beyaz Raporda 1992 olarak değiştirilmesiydi.  

“Avrupa’da Büyüme, Rekabet ve İstihdam” gibi iddialı hedeflerle kamu oyuna sunulan Beyaz Rapor A.Komisyonu daimi üyeleri, üye devletlerin Hükümet Başkanları ve ERT üyeleri arasındaki sıcak bir işbirliğinin ardından 93 yılının sonunda yazıldı. Aynı yıl, raporun tamamlanmasından birkaç ay önce ERT “Krizi aşmak” isimli çalışmasına yoğunlaşmıştı ve iki rapor arasında güçlü bir ilişki olduğu “fark edilince” Beyaz Raporun ön taslağı el değiştirerek ERT’ye teslim edildi. Beyaz Raporun tanıtımı amaçlı Basın toplantısında Komisyon Genel Sekreteri Jacques Delors raporun hazırlanması sırasında gösterdiği çaba ve yardımlarından ötürü ERT’ye açıkça teşekkür etti. Delors, bu toplantıdan bir hafta önce de ERT sponsorluğunda basına tanıtılan “Krizi aşmak” isimli raporun basın toplantısına katılıyordu. 

ERT ve A.Komisyonu arasındaki bu sıcak işbirliği ve dayanışmayı net bir şekilde ortaya koyan, 1995-1998 yılları arasında Komisyon Başkanı Santer tarafından doğrudan ERT’ye gönderilmiş 8 mektubun olduğunu tespit eden CEO isimli küreselleşme ve kapitalizm karşıtı bir kitle örgütü bu mektuplarda kullanılan ifadelerin sıcak, samimi ve ERT görüşlerine Komisyonun ne kadar değer verdiğini anlatan bir tonlamada olduğunu belirtmektedir.  

ERT’nin macerası bununla da kalmayacaktı, çünkü bir diğer önceliği “Avrupa altyapısının yeniden inşa edilmesiydi”. Mevcut – ve aslında son derece sağlam – altyapının Avrupa ülkeleri arasındaki ticarete engel olduğunu ileri süren ERT sanayicileri A.Komisyonu ile tekrar tekrar görüşmeler yaparak, Komisyonu kıtanın ekolojisini ve doğal, tarihi dokusunu ciddi biçimde tehdit edecek bir plana ikna etmeyi başardı : Avrupa ötesi Network (TENs) 

TENs, tarihte gelmiş geçmiş en büyük ulaşım altyapı projesi olarak kabul edildi. Kapsamında yüzlerce tünel, köprü, viyadük ve toplamı 12000 km’ye varan üst yollar bulunan bu proje Avrupa Devletlerine yaptırılacak ve böylece, güçlü mali sistemlere sahip Avrupa Devletlerinin  zayıflatılması, Bölgedeki sosyal harcamaların kısıtlanması ve kalan son kamu kuruluşlarının özelleştirilmesine de zemin hazırlanmış olacaktır.  

Son yıllarda ERT tarafından sıkça dile getirilen hedeflerden bir diğeri de “Endeksleme” (Benchmarking) sistemidir. Örgütün kendi açıklamasına göre “ Endeksleme tüm dünyayı tarayarak, nerede ne var, ne yapılıyor görmek ve en iyi olanı saptayarak buna ulaşmak ve bunu aşmak için çalışmak”. Bu tanımlama, kapitalist sistemin “insanların önüne bir hedef koyup, bu hedefe ulaşabilecekleri konusunda onları inandırmak” ilkesiyle de birebir uyuşmaktadır. Endeksleme politikası bugün Avrupa Sendikal hareketi tarafından da tam olarak benimsenmiş ve desteklenmekte olan bir ilkedir. Endeksleme ilkesinin uygulanamayacağı bir alan yok gibidir Avrupa sermayesine göre : Üye devletlerin para-fiscal meselelerini en iyi noktaya getirme ve orada koruyabilmeleri (kimin için en iyi ? sorusunu sormaksızın), ticaret ve yatırımları en ileri boyutlarda liberalize etme gibi hedefler ancak endeksleme sistemiyle ulaşılabilecek nitelikte olan hedeflerdir. Ayrıca 1996 yılında ERT, üye devletlere, güney ülkelerinin rekabet önündeki engelleri kaldırmış olmaları dolayısıyla AB ülkelerinden daha rekabetçi olduklarını işleyerek, AB ülkelerinin ticaret ve rekabet önündeki engelleri kaldırmak için Güney ülkeleriyle yarışa girmelerini zorlamıştır. (Kasım-1996’da ERT tarafından yayınlanan New Openings and Challenges for European Industry isimli rapordan) 

ERT pastasının kreması ise 1991 tarihinde Maastricht Anlaşmasının AB gündemine yerleştirilmesi olacaktı. 

MAASTRİCHT KRİTERLERİ  

Birlik üyesi ülkelerin makro-ekonomik kararlarının tek bir organ tarafından alınıp uygulanması ve bu şekilde parasal birliğe giden yolun yapı taşlarının hazırlanması amacıyla 1991 yılında imzalanan Maastricht Anlaşması, Birlik üyesi ülkelerin emekçilerinin kazanımlarının kademeli olarak geriletilmesi ve sosyal güvenlik sistemleri üzerindeki sıkıntıların daha da artmasına yol açmıştır. 1990-1991 A.B. Hükümetlerarası Konferansta olağan üstü performans gösteren ERT, aslında bu planını 1985 yılında yapmış ve önerisini aynı yıl “Ortak Pazar, tek bir paranın dolaşıma sokulmasıyla güçlendirilmek zorundadır” teziyle gündeme getirmişti. 1991 yılında “Avrupa’ya yeniden şekil vermek” başlıklı raporunda ERT bu kez EMU uygulama takvimini önerdi. Bu takvim, sadece birkaç ay sonrasında Komisyon tarafından imzaya açılan Maastricht Anlaşmasında – hiçbir değişikliğe uğratılmaksızın- yerini bulacaktı.  

“İstikrar Paktı” adı da verilen bu anlaşmaya göre EMU-Avrupa Para Birliği (European Monetary Union) ne üye olmak isteyen ülkeler, Borçlar/Milli Gelir, Bütçe açıkları/Milli Gelir, enflasyon ve devalüasyon oranlarını istenen düzeylere getirmekle yükümlü olacaklardı. İşte bu anlaşmayla birlikte ülkeler önce egemenlik haklarını ardından da halklarının ekonomik ve sosyal yaşamının bütün alanlarını Avrupa Merkez Bankasına teslim ettiler.  

Masstricht anlaşmasında öne çıkarılan hedefler ve ERT’nin öncelikleri her ne kadar Avrupa’da kalkınmayı ve yüksek istihdamı öngörüyor olsalar da anlaşmayı takip eden yıllardaki gelişmeler gerçek hedeflerin hiç de söylendiği gibi olmadığını ortaya koyacak çarpıcılıktaydılar: Tek piyasa sistemine geçişi müteakiben, Hollanda’lı elektronik şirketi Philips 1989-1994 döneminde işgücünü %22 azaltarak 68 bin emekçiyi işsiz bıraktı, British Telecom çalışanlarının sayısı 1985-1996 döneminde 235 bin’den 125 bin’e geriledi. İsveç’li Ericson şirketi dünya ölçeğindeki toplam istihdamının %10 azaltarak 1999 yılında 11000 çalışanı işten çıkaracağını duyurdu. İngiliz Pilkington 1998 yılında istihdamını 9000 azaltarak 90’lı yılların başındaki istihdam düzeyinin bile gerisine düştü. Avrupa sermayesi de tıpkı Amerikan sermayesi gibi kısa dönemli rant karlarına göz kırpmaya başlıyordu.  

Belirlenen kriterler gereğince, ülkelerin en geç 2003 yılına kadar bütçe açıklarını milli gelirlerinin %3' ü düzeyine çekmeleri gerekiyordu. Bu kriteri uygulamada başarı gösteremeyen Hükümetlere verilen ceza ise daha da ağırlaştırılarak bütçe açığı düzeyinin GSMH’nın %3’ü yerine bu kez %1.5’a çekilmesi gibi acımasız bir noktada belirlendi. 1992 yılında bu karar alınırken ülkelerin bütçe açıkları milli gelirlerinin %3’ünden çok daha fazlaydı. Örneğin İtalya’da bu oran %10’du ve ardı ardına gelen Hükümetler 8 yıllık sürede bu koşula uyum sağlayabilmek adına İtalyan emekçilerinin sosyal harcamalarını önemli ölçüde kısıtladılar. Bu sürede İtalya özelinde, sosyal kısıtlamalardan elde edilen tasarruf ise 203.5 milyar Euro düzeyinde gerçekleşti. Bu gelişme İtalya Sosyal Devlet ve sosyal güvenlik sistemini ve özellikle de emeklilik sistemlerini derinden etkiledi. Sosyal Güvenlik sisteminde 1992, 1995 ve 1997 yıllarında yapılan 3 ayrı reform sonrasında İtalya Hükümeti sadece kamu emekçileri emeklilik sisteminden bile 74.4 milyar Euro kazandı. Bu reformlar sırasında; emekliliğe hak kazanma yaşı erkeklerde 65, kadınlarda 60 yaşa yükseltildi –ki önceki duruma göre bu yaş artışları çok radikaldi- . Yaş’tan bağımsız olarak çalışılan yıla göre emekli olmak için bilfiil çalışılması gereken yıl sayısı bugün itibarıyla 37’ye çıkarıldı ve 2006 yılında da 40’a çıkarılması kararlaştırıldı. Önceki yıllarda kamu emekçilerinin emeklilik koşulları özel sektörde çalışanlara oranla daha iyi olduğu halde, bu reformlarla ve –ayarlama- adı altında özel sektör çalışanlarınınki ile eşitlendi fakat toplamda bakıldığında tüm çalışanların emeklilik hakları geriletildiği için bu iki grup çalışan arasında sadece kayıpların göreceli olarak daha az veya daha fazla olduğundan söz edilebilir bir durum yaratıldı. Tüm bu reformlara rağmen bugün hala emeklilik sisteminde daha fazla kesinti yapılması üzerine tartışmalar sürdürülüyor İtalya’da ve planlar şaşmazsa 2001 yılında çıkarılacak bir yasa ile emekliliğe baz ücretin tüm bir çalışma yaşamı ortalaması alınarak belirlenmesi ve bugün yürürlükte olan “elde edilen son ücretin baz alındığı” emeklilik ücreti hesaplamasından tümüyle vaz geçilmesi planlanıyor.  

Tüm bu değişim süreci yaşanırken, küresel emperyalizmin önemli bir ayağını oluşturan Avrupa emperyalizmi gelişti, karşısında ise başta Bankacılık, Ulaşım, Enerji, İletişim ve Çelik sektörleri olmak üzere onlarca sektörün emekçileri hızla değişen, bambaşka bir yaşam biçimine adeta zorla entegre edildi. Bu süreç sadece dar gelirli , düz işçileri derinden etkilemekle kalmadı ve örneğin yine İtalya’da orta hatta üst gelir grubuna mensup çalışan ailelerin sosyal yaşamı bile önemli ölçüde farklılaştırıldı: 

·                     Bazı ailelerin gelir yapıları içersindeki rant payı fazlalaştı, -özellikle kadınların ekonomik faaliyete katılımının artmasıyla birlikte-  birden fazla aile üyesi çalışır duruma geldi  

·                     Milli Gelirin %124’üne ulaşmış olan muazzam kamu borçlarının finanse edilebilmesi için kamu faiz oranlarında önemli yükselişler yaşandı ve bu durum varlıklı ailelerin mevcut zenginliklerini çok daha fazla arttırmasına neden oldu. Bugün gelinen nokta itibarıyla, kamu faiz oranları gerilemeye başlamış olsa bile, artık bu zengin aileler faiz dışı rant alanlarına yöneldiler ve bu kez de KİT’lerin özelleştirilmesinde büyük hisseler almaya başladılar.  

·                     İşçilere, çalıştıkları kamu işletmesinin özelleştirilmesi sırasında hisse senedi satın alma hakkı tanındı ve örneğin İtalyan KİT’i, Elektrik üretim ve dağıtım şirketi ENEL hisseleri, çalışanlara piyasadan daha avantajlı koşullarda satıldı, böylece işçiler ve sendikaları özelleştirme stratejilerinin bir parçası haline getirildiler ve finans-kapitale entegre edildiler.   

·                     Bu gelişmeler yaşamı, ücret ve çalışma koşullarını da çok kötü bir şekilde etkiledi ve 1993 yılında Hükümet ile Sendikalar arasında imzalanan bir anlaşma sonrasında ücret artışlarının Devlet tarafından planlanan (geleceğe dönük) enflasyon oranına göre yapılması karara bağlandı. Sendikaların da katıldığı (katılmak zorunda bırakıldığı) bu son anlaşma ile asıl hedeflenen ise emekçi kitleleri pasifize etmek ve işçi sınıfının tepkilerini en alt düzeye çekmekti.  

Kuşkusuz bu yaşananlar İtalyan işçilerinin sosyal psikolojisi üzerinde muazzam bir tahribat yarattı .Bugün gelecekteki işçi nesillerinin iş güvencesi, emeğe ödenen bedelin arttırılması v.b beklentileri giderek azalmaktadır ve bu da belirsizlik sıkıntılarını, uyumsuzluk eğilimlerini beslemektedir.  

EMU-AMUE AVRUPA PARA BİRLİĞİ 

Paris orijinli AMUE 1987 yılında Maastricht anlaşmasından hemen önce oluşturuldu. Resmi olarak Fransa Devlet Başkanı Giscard d’Estaing ve Almanya’nın eski Şansölyesi Helmut Schimit’in daveti üzerine kurulduğu sanılan AMUE, aslında -Fiat, Philips, Rhone-Poulenc, Solvay ve Total-  den oluşan ERT’nin en aktif beş üyesinin eseriydi. Öyle ki, daha sonra ERT ve Philips’in Yönetim Kuruluna getirilecek olan Wisse Deker bu görevlerinden önce AMUE’nin ilk Başkanı olarak ismini duyurmuştu. Şu anda ise AMUE’nin 30 yönetim kurulu üyesinden 7 tanesi ya ERT’nin de yönetim kurulunda ya da ERT üyesi şirketlerin en üst yönetiminde aktif olarak çalışmaktadırlar. Bu 7 kişinin mensup olduğu şirketler ise şunlardır : Societe Generale de Belgique, TOTAL, FİAT, Rhone-Poulenc, Gevaert, Philips ve Siemens. Ayrıca AMUE’nin 30 yönetim kurulu üyesinin yaklaşık üçte biri de, ayrıca ERT içersinde A.Para Birliğinin temsilcisi olarak da görev yapmaktadırlar. İlaveten, AMUE temsilcilerinin önemli bir çoğunluğu A.B.nin finans ve bankacılık sektörlerinden gelmektedirler. AMUE Genel Sekreteri Bertrand de Maigret kurumun ERT ile olan ilişkisini şöyle açıklamaktadır : “ Başlangıçta ERT’nin parasal meselelerle ilgilenmemesine karar verdik ve öyle de yaptık. Halihazırda son derece dostça bir ilişkimiz var, bir çeşit görev bölüşümü.” Kuruluşundan itibaren ilk yıllar için AMUE mimarlarının misyonu Avrupa Devletleri ile halkların tek para birliğinin ne kadar gerekli ve yararlı olduğuna inandırmaya dönük faaliyetlerde bulunmak oldu. Kuşkusuz ilk kuruluş yıllarındaki çalışma bununla sınırlı kalmayacaktı ve Maastricht Anlaşmasının yazılması sırasında AMUE Genel Sekreteri metnin hazırlanışında Avrupa’nın sanayi ve finansçılarından ne kadar büyük bir destek gördüklerini belirterek onlara teşekkürler yağdırıyordu.  

Her ne kadar Tek Parasal Birlik fikri A.B. gündemine daha önceki yıllarda yerleştirilmiş olsa da , pratik uygulamaya ilişkin hükümleri 1995 yılında yapılan A.B. Madrid Zirvesinde resmiyet kazandı. 1989 yılından 1989 yılına kadar AB üyesi ülkelerde 1000’i aşkın “İkna Konferansı” düzenleyen AMUE bu toplantıların yarıdan fazlasını 1996-1998 yılları arasında yaptı. Bu dönemde çabalar Euro konusuna daha septik yaklaşan, açıktan açığa EMU fobisi taşıyan devlet ve halklara yoğunlaştırıldı. Örneğin 97 ve 98 yıllarında yalnızca Almanya’da 90 ayrı toplantı düzenlendi. Ayrıca Almanya ve Avusturya için özel bir Halkla İlişkiler Şirketi ile anlaşma yapılarak bu iki ülkenin basınında, haftalık bazda Para Birliği bültenlerinin yayınlanması sağlandı. 1 Ocak 1999 yılında doğan Euro, AMUE’nin çabalarını henüz üye olmayı kabul etmeyen ülkelere yöneltmesine imkan tanıdı. Halihazırda AMUE özellikle İngiltere, İsveç ve Danimarka ile üyelik görüşmeleri yapmakta ve Norveç, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin iş çevrelerine de düzenli olarak bilgi göndermek suretiyle geleceğe dönük lobi yatırımı yapmaktadır. Para Birliği öncesinde verilen yüksek istihdam, ekonomide istikrar gibi sözlere ise hiç değinilmemektedir. Tersine, Maastricht Anlaşmasında yer alan “Bütünleşme Kriteri” (Convergence Criteria) AB üyesi devletleri ekonomiden çekilmeye zorlamış, bütçe açıklarının azaltılması gerekçesi ardında özelleştirmeler, işten çıkarmalar hız kazanmış ve AB işsizliği çığ gibi büyürken AB emekçilerinin kazanılmış hakları büyük bir hızla geriletilmiştir. En yalın ifadesiyle AB ve EMU Avrupa’ya giremeyen Dünya Bankası ile IMF’nin işlevini yüklenmiştir. EMU’nun bir diğer işlevi de Avrupa’daki şirket evlilikleri (mergers) ve edinimleri (acquisitions) hızlandırmak oldu. Özellikle Bankacılık ve Sigortacılık sektörlerinde yaşanan şirket evlilikleri, maliyet düşürme ve daha büyük Pazar arayışları içine girilmesi sektör emekçilerini bir anda işsizlik olgusu ile karşı karşıya bırakırken analistlerin yakın geleceğe ilişkin verdikleri haberler korkuların katlanmasına yetti: Önümüzdeki süreçte onbinlerce sektör çalışanının daha işsiz kalacağı ve 166000 Banka şubesinin en az yarısının çok kısa bir süre içersinde kapatılmak zorunda kalınacağı haberleri bu kadarla da kalmıyor ve bu sürecin her yirmi sanayi işçisinden birini işsiz bırakacağı belirtiliyor.   

Euro ile birlikte Avrupa finans kapitalinin sınır ötesi mobilizasyonu daha da artmıştır. Tek Para Birliğinin kurulması sermaye önünde kalan, farklı döviz cinslerinin konjonktürel dalgalanma riski v.b. gibi son engelleri de ortadan kaldırınca sermaye Avrupa çapında bir akışkanlık kazanmış bu da sermayeye Avrupa’lı emekçilerin ensesinde yeni tehdit rüzgarlarının estirilmesi olanağını vermiştir. Bu konudaki en çarpıcı örneklerden bir tanesi Amerikan orijinli Reebok şirketidir: 1995 yılında Reebok’ın Avrupa piyasalarında 14 ayrı depo-satış mağazası bulunuyordu. 1998 yılına gelindiğinde bu sayı 10’a düşmüştü ve Euro’nun doğduğu tarih olan Ocak 1999’da tek bir dağıtım merkezi kalmıştı. Tek bir Avrupa piyasası Şirketin diğer mağazalarını kapatarak sadece Hollanda’dan bütün Avrupa’ya dağıtım yapmasına olanak tanımış, binlerce şirket çalışanının işine de son verilerek maliyet minimize edilmişti. Görünüşte her şey daha fazla rekabet, daha yüksek kalite içindi ama gerçekler daha acımasızdı tıpkı  Euro’nun önemli teşvikçilerinden Morgan Stanley’in bir ekonomistinin de belirttiği gibi:  “ Eğer dövizi bir emniyet sübabı olmaktan çıkarırsanız, Hükümetleri rekabeti teşvik için yeni enstrümanlar bulmaya zorlamış olursunuz ve ancak o zaman sermayeden daha düşük vergi alınması, emek piyasalarında tam esneklik ve sermaye için en ideal hukuki düzenlemeler gibi temel hedeflere ulaşabilirsiniz”  

AMSTERDAM  ANLAŞMASI   

2 Ekim 1997 sabahı, bir grup gösterici Amsterdam’ın merkezindeki Kraliyet Sarayı önünde toplanmış bir protesto eylemi yapıyorlardı. Onlar, tek tek Limousinlerinden inerek binaya giren Avrupa Devletlerinin Başkanlarına Euro karşıtı sloganlar atarken Sarayın iç salonlarından birinde A.B.nin yeni bir anlaşmasının imza töreni hazırlıkları yapılmaktaydı. Aynı dakikalarda orijinal imzalı Amsterdam Anlaşmasını taşıyan zırhlı bir araç şehrin ana caddelerini – bu değerli kargosu ile- aşarak Kraliyet Sarayına sağ salim ulaşma çabası içindeydi.  

Gerek UNICE ve gerekse ERT Maastricht Anlaşmasını revize ettirerek Avrupa Birliğinin güç ve yetkilerini genişletme kararlılığındaydılar. Haziran 1997’de Amsterdam’da yapılan A.B. zirvesi ile son bulan 15 aylık Hükümetlerarası Konferans döneminde her iki sermaye grubunun lobi grupları, adına faaliyet gösterdikleri zümrenin çıkarlarını korumak ve geliştirmek için büyük bir çaba harcayarak en üst karar mekanizmalarına girmek dahil tüm ayrıcalıklarını kullandılar ve Avrupa sermayesi için önemli avantajlar elde ettiler bu süreçte. Anlaşmanın ikinci hedefi ise orta ve doğu Avrupa’ya doğru genişlemek ve Ekonomik ve Parasal birliğin uygulama takvimini resmiyete kavuşturmak. Bu revizyonlar sırasında en önemli olan ise çevre, emek gibi toplumsal tavizlerle rekabete zarar verebilecek hükümlere engel olabilmekti. Maastricht sürecinde yaşanan kamu oyu tepkilerini hafifletmek amacıyla nispeten daha yumuşak bir dilin benimsendiği Anlaşma tüm çabalara rağmen yeni bir sermaye anlaşması kimliğini yine de muhafaza etti. Haziran ayında (1997) yapılan Amsterdam Zirvesi sırasında 50.000’i aşkın gösterici kent sokaklarında  işsizlik, yoksulluk ve sosyal dışlanmayı- sürece dahil edilmeyişlerini-  protesto ediyordu. Mesajları ise son derece netti : Avrupa’da 20 milyon işsizin ve 50 milyonu aşkın yoksulun durumunu duyuruyorlar, bu duruma isyan ediyorlardı. Fakat AB liderleri kulaklarını bu gerçeklere tıkayarak, Hollanda Polisinin sert desteği sayesinde sokakları göstericilerden temizleterek büyük bir soğuk kanlılık içersinde zirvelerini yaptılar. Zirve, Milli Hollanda Bankasının kaleye benzeyen Genel Merkezi gibi çok sıkı bir polis kordonu gerisinde gerçekleşebildi. Yıllarca Avrupa Birliğinin, Avrupa kıtasını sosyal ve ekolojik bir kıtaya dönüştüreceği umuduyla yaşayan STK’lar her adımda sükutu hayale uğratılmışlardı. Saatler süren gergin bekleyişin ardından basın açıklaması yapan Danimarka Başbakanı Wim Kok demokrasi, istihdam ve çevre gibi sosyal alanlarda ilerleme ve başarı kaydedildiğini söyleyince yüreklere su serpilmiş fakat Anlaşma mercek altına yatırıldığında hayal kırıklıklarına yenisi eklenmişti. İmzalanan bu yeni anlaşmaya göre A.B., Maastricht’te belirlenen çizgilerden çıkamayacak ve kamu harcamalarında – şirketlerin talebi doğrultusunda- daha fazla kesintiye gidilecek, kuralsızlaştırma, özelleştirme ve Devlet bütçelerinden yapılan alt yapı harcamaları hızlandırılacaktı.  

ATLANTİK ÖTESİ SERMAYE DİYALOĞU –TABD-  

Atlantiğin iki yakasında da (ABD ve Avrupa) pek bilinmeyen TABD girişiminin ilk adımı 1995 yılında atıldı ve ticaret ve yatırım önündeki engellerin kaldırılması yönündeki yoğun işbirliği de bu tarihten itibaren karşılıklı olarak başlatıldı. AB ve ABD iş dünyasından 100’ü aşkın sermaye grubunu bir araya getiren TABD bu geçen dönemde oldukça stratejik bir rol oynadı. Özellikle ticaret önündeki tarife dışı engellerin “neler” olduğunun tanımlanmasında büyük yararlıklar gösteren TABD, ekolojik yöntemle üretilen ürünlerin etiketlenmesi, genetik değişikliğe uğratılmış Amerikan gıda ürünlerinin Avrupa pazarlarına giriş sırasında karşılaşılan zorluklara ve ABD Hükümetlerinin yerel ekonomileri destekleme amacıyla yaptığı kamu harcamalarına karşı yoğun çalışmalar yürüttü ve halen de devam etmekte ancak küçük bir değişiklikle : 1998 yılında Atlantik Ötesi Ekonomik Ortaklık (TEP- Transatlantic Economic Partnership) ismiyle yeniden vaftiz edilen TABD, isim değişikli sonrasında nihai hedefi olan “Atlantik ötesi serbest bölge” niyetinden stratejik olarak hiç söz etmemektedir.   

AVRUPA BİRLİĞİNDEKİ MAKRO-EKONOMİK VERİLERİN ABD VE JAPONYA İLE MUKAYESESİ 

15 üyesi bulunan Avrupa Birliğinin nüfus, milli gelir, dünya üretiminden  ve dünya ticaretinden aldığı paya ilişkin tablodan da görüleceği gibi, AB bugün, çeşitli ekonomik verilere bakıldığında bir Dünya Devi olmuştur. 

                                                     JAPONYA        AB                   ABD      

Nüfus (milyon kişi)                          127                  292                  270 

Ulusal Gelir (milyar Euro)                 3327                 5774                 7592 

Dünya Üretiminden aldığı pay %       13.8                 31.2                 26.6 

Dünya Ticaretinden aldığı pay %       10.3                 20.4                 18.3 

Varlıkların dünya piyasalarındaki
            değeri                                      330.1                3191                 9680      

Kaynak : Istituto di Studi sul Capitalismo- Ocak 2000 

Ancak, bölgesel ekonomik gelişmeyi ortaya koyan bu tablo bir başka gerçekliği daha gün ışığına çıkarmaktadır ki o da, ülkelerin veya bölgesel birliklerin gelişmesi, büyümesi emekçilerin ve piramidin alt katmanlarının güçlenip, sınıf atlaması anlamına gelmemektedir. Hatta tam tersi, sermaye birikimi ancak emek sömürüsü üzerinden sağlanabileceği, küreselleşme, teknolojik gelişme ve Birlik politikaları sayesinde aslında bu sömürü sonucunda oluşması gereken emek gücü işsizlikle ve sendikasızlaştırmayla kırıldığı için AB, Avrupalı emekçilerin top yekun bir şekilde hak kaybına uğraması ve her gün yeni tavizler verir bir konuma gerilemesine yol açmıştır.  

AVRUPA BİRLİĞİNDE İŞSİZLİK VE ÖRGÜTLÜLÜK DÜZEYLERİ    

Tıpkı küreselleşme konusunda dünya toplumlarına vaat edilenler gibi, AB’nin kuruluşu sırasında işçiler ve Örgütlerini ikna etmede de yine o parlak vaatlere başvuruldu. Sosyal refah artacak, işsizlik azalacak, ekonomik ve parasal istikrar sağlanacak, sınırlar kaldırılacak ve emeğin serbest dolaşımının önü açılacaktı. Fakat aradan geçen 43 yıllık dönem analiz edildiğinde Avrupa’da mevcut standartların ve hak kazanımlarının gerilediği ve bu durumun sınırları sistem tarafından belirlenmiş bir demokrasi ve insan hakları söylemiyle maskelenmeye çalışıldığı görülmektedir.  

Yukarıdaki tablodan da görüleceği gibi, özellikle 1992 yılında imzalanan AB-Maastricht Anlaşmasından itibaren Avrupa’nın en büyük dört ekonomisindeki işsizlik, anlaşma öncesi dönemlere oranla belirgin olarak yükselmiş, sadece İngiltere’de ise diğer ülkelerdekinden farklı bir gelişme göstererek 1991’deki %8.8 düzeyinden önce %10.1’e yükselmiş fakat hemen ardından düşme trendine girerek 1998 itibarıyla %6.3’e kadar gerilemiştir. İngiltere’deki bu farklı gelişme ise, ülkenin Avrupa Para Birliği’ne üye olmayı kabul etmeyişi ve dolayısıyla diğer ülkelerin uymak zorunda kaldıkları kriterlerin tamamından sorumlu olmaması ve diğer ekonomik dinamikler ile açıklanabilir.  

Diğer üç önemli Avrupa ekonomisine gelince; birliğin oluşum sürecinin başlarında Almanya’da %3’lerde olan işsizlik oranı 1998 yılında üç katına ulaşarak %9’lara tırmanmış; Fransa işsizliği %1’lerden %11’lere fırlamış; İtalya’daki işsizlik ise %3’lerden %12’lere yükselmiştir. Bu sonuçta payı olan reformların başında KİT’lerin ve kamu hizmet alanlarının AB anlaşmalarının doğal bir sonucu olarak özelleştirilmesi ile özellikle 1989’da Doğu Bloğunun dağılması sonrasında Batı Avrupa sermayesinin ucuz iş gücü nedeniyle doğuya akması gelmektedir.  

Avrupa Birliğinin küreselleşmeye entegrasyon konusunda en önemli bölgesel girişim olduğuna ilişkin çok çeşitli kanıtlar vardır. Örneğin,  “Türkiye için Avrupa Stratejisi-Komisyon’un ilk operasyonel teklifleri” başlıklı raporda Türkiye’yi tam üyeliğe hazırlama amaçlı kriterler şöyle belirlenmiştir : 

-                      Ankara Anlaşmasının sağladığı imkanların geliştirilmesi ; 

-                      Gümrük Birliğinin yoğunlaştırılması 

-                      Mali İşbirliğinin uygulanması; 

-                      Yasaların yakınlaştırılması ve birlik mevzuatının kabul edilmesi; 

-                      Luxemburg Avrupa Konseyi sonuçlarının 19 ve 21 sayılı paragraflarında öngörüldüğü gibi, her bir durum için ayrıca karar verilmek üzere Türkiye’nin belirli programlara ve belli kuruluşlara katılımı 

AVRUPA’DA İŞSİZLİK (%)   

Yıl              Almanya          Fransa             İngiltere          İtalya 

1975               3.4                   4.2                     4.6                3.4 

1976               3.4                   4.6                    5.9                 3.9 

1977               3.4                   5.2                    6.4                 4.1 

1978               3.3                   5.4                    6.3                 4.1 

1979               2.9                   6.1                    5.4                 4.4 

1980               2.8                   6.5                    7.0                 4.4 

1981               4.0                   7.6                  10.5                 4.9 

1982               5.6                   8.3                  11.3                 5.4 

1983               6.9                   8.6                  11.8                 5.9 

1984               7.1                 10.1                  11.7                 5.9 

1985               7.2                 10.5                  11.2                 6.0 

1986               6.6                 10.6                  11.2                 7.5 

1987               6.3                 10.8                  10.3                 7.9 

1988               6.3                 10.3                    8.6                 7.9 

1989               5.7                   9.6                    7.2                 7.8 

1990               5.0                   9.1                    6.9                 7.0 

1991               5.6                   9.6                    8.8                 6.9 

1992               6.7                 10.4                  10.1                 7.3 

1993               7.9                 11.8                  10.5              10.2 

1994               8.5                 12.3                    9.7              11.3 

1995               8.2                 11.8                    8.7              12.0 

1996               8.9                12.5                    8.2              12.1 

1997               9.9                 12.4                    7.0              12.3 

1998               9.4                 11.7                    6.3              12.3   

Kaynak : World Employment Report 1996,1997,1998 

Aynı raporda, Komisyon ek olarak “mümkün olan en kısa zamanda Topluluk ve Türkiye arasındaki sermaye hareketlerinin (sıcak para akışı ve sermaye piyasası işlemleri) daha fazla serbestleştirilmesi konusunda bir mekanizma kurulmasının tarafların menfaatine olacağını da belirtmektedir.  

Raporun “Tarım” başlıklı bölümünde ise “Tercihli piyasa girişinde karşılıklı bir iyileşme sağlamak için Türkiye ile yeni müzakereler başlatılacaktır. Müzakerelerin amacı, karşılıklı tavizler ve gümrük vergilerinin sabitlenmesi arasında bir denge üretmek olmalıdır. “ tümcesi yer almaktadır. Oysa, güç dengelerinin çok farklı olduğu iki partner arasında yaşanacak “taviz verme” lerde karşılıklılık esası, tek taraflı sömürü mekanizmasını maskelemenin yollarından biridir.   

Raporda ele alınan bir diğer konu Devlet İhaleleri’dir. Dünya Ticaret Örgütünün yoğun protestolar sonucunda imza altına almayı başaramadığı 3. Bakanlar Konferansı gündemlerinden biri olan Devlet Satın Almaları anlaşmasına (Government Procurement), Avrupa Birliği hukuku içinde Devlet İhaleleri adı verilmiş ve Türkiye gibi aday ülkelerden Devlet’in kendi ihtiyaçlarını karşılama amacıyla açtığı ihalelerde Avrupa’lı yatırımcılara, yerli yatırımcıya eşit haklar sunması istenmektedir. Dünya Ticaret Örgütünde sadece bu konuyla ilgilenmek üzere bir Komisyon oluşturma yönündeki hazırlık çalışmaları hatırlanacak olursa, aday ülkelerden bu taviz koparıldıktan sonra Avrupa sermayesinin işinin ne kadar kolaylaşacağı ve şimdiye kadar Devlet İşletmelerine satış yapan diğer KİT’lerin mali açıdan nasıl bir kaos içersine girecekleri (bu yolla özelleştirmenin alt yapısı ve “haklı” gerekçeleri de  hazırlanmış olacak) anlaşılabilecektir.  

AVRUPA BİRLİĞİ VE SENDİKALAR 

Avrupa’daki ekonomik bütünleşme sürecinin en stressiz ve zahmetsiz şekilde yürütülebilmesinde işçi hareketinin “ikna edilmesi” (?) büyük bir önem taşıyordu. Bütünleşme harekatı, gereksiz grevler, protestolar ve toplumsal tepkilerle engellenmemeliydi. İşte bu nedenlerle işçi sınıfı terminolojisine yeni bazı kavramlar ekleniverdi. Bunlar : Endüstriyel İlişkiler, Sosyal Taraflar, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Çalışma Barışı ve İşyeri Komiteleri gibi kavram ve yapılardı.  

Endüstriyel İlişkiler ile anlatılmak istenen, sanayii ve emek güçleri arasında temel bir çelişki olmadığı, olabilecek sorunların da ancak ve ancak diyalog, uzlaşma süreçleri ile çözüme kavuşturulabileceğiydi. Zaten işverenler, hükümetler ve Sendikalardan (sosyal taraflar) oluşan Ekonomik ve Sosyal Konseyin de temel işlevi şirketlerin kar hadlerini yükseltmek için atmak zorunda oldukları adımları “sosyal diyalog” görüntüsü altında işçi ve memur sendikalarına kabul ettirmekti.  

Bu çerçevede sendikaların attığı her adımın yakından izlenmesi  gerekiyordu. Avrupa İşletme Komitelerinin işlevi de bu izlemeyi yakın plandan ve demokratik bir görünümde gerçekleştirmekti.  Avrupa emek hareketinin kendi geleneğinde geliştirmiş olduğu gerçekten demokratik ve sadece örgütlü işçilerden oluşan işyeri komiteleri süreç içersinde “Avrupalılaştırma” gerekçesiyle değiştirildi, dönüştürüldü ve bugünkü işveren ağırlıklı, sadece sınırlı bilgilendirme çerçevesinde işleyen Avrupa İşletme Komiteleri (AİK) haline getirildi. 1997 yılı başlarında Belçika’nın Vilvoorde bölgesinde kurulu Renault fabrikasında patlak veren olaylara kadar  Avrupa emekçileri ve sendikaları bu yeni komitelerine büyük bir güven duyuyorlardı. Ama, 3500 işçinin bir gecede kapı dışarı edilerek fabrikanın Polonya’ya taşınması kararının açıklandığı ve emek hareketi tarihine Renault-Vilvoorde olayı olarak geçen tarihten itibaren AİK’ler sorgulanmaya, daha doğrusu önceleri bir umut kapısı olarak görülmeye ardından büyük bir hayal kırıklığı ile bu yapıların ne kadar işlevsiz ve işveren güdümünde olduğu görülmeye başlandı. Belçika metal sendikalarının önce kendi ulusal mahkemelerinde Şirket aleyhine açtığı dava, daha sonra şirket merkezinin Fransa’da bulunması dolayısıyla Paris’e taşındı, davalar birbirini izledi fakat Renault’nun ucuz işgücü için doğu Avrupa’ya taşınması engellenemedi ancak işten çıkarılanlar için çeşitli çözümler üretildi.  Bir kısım işçi yerinden yurdundan edilerek Belçika ve Fransa’nın değişik bölgelerine gönderilirken, bir bölümü istekleri dışında erken emekliliğe sevk edildi ve önemli bir bölümü ise halen işsiz.  

Hemen hemen aynı sürece denk gelen ve AİK’lerin Avrupa emekçileri açısından bir koruyucu ya da kurtarıcı olmadığının anlaşıldığı diğer bir olay da İngiltere’de yaşandı. Emek hareketi tarihine Liverpool Liman İşçileri direnişi olarak geçen olay ; bu kez İngiliz emekçilerinin sermaye dayatması karşısında ne kadar yalnızlaştığını gözler önüne seriyordu. Haftalarca süren direniş sırasında ABD liman işçilerinden bile dayanışma grevi desteği alan İngiliz liman işçileri ne yazık ki ekonomik olmanın yanı sıra  artık politik ve sosyal bütünleşmeye de ulaştığını zannettikleri Avrupa Birliği Sendikal hareketinden bu tarz bir destek göremediler. Avrupa sendikalarının kendilerince yaptıkları savunma ilk bakışta mantıklı ve haklı görünüyordu; Dayanışma grevine gitmeleri Avrupa sermayesini kızdırabilir ve sermayenin doğu Avrupa ya da Asya ülkelerine kaçmasına , yani daha fazla işsizlik ve sendikasızlaştırmaya yol açabilirdi. Bu savunma çok acı bir gerçeği de açığa çıkarıyordu: Sanayi devrimini yaşamış, mücadeleler sonrasında kazanımlar elde etmiş, güçlü Avrupa emek hareketi AB sonrasında tam bir uyumlulaşma sürecini yaşıyordu.  

Avrupa sermayesinin Avrupa emek hareketi üzerindeki planları kuşkusuz yer yer tavizlerin de verilmesini gerekli kıldı. Örneğin, esnek çalışmanın Sendikalara kabul ettirilebilmesinde çalışma sürelerinin kısaltılması girişimi çok önemli bir rol oynamıştır. Fakat bugün gelinen noktada esneklik ve a-tipik çalışma öyle bir boyut kazanmıştır ki artık Sendikalar bile bu iki kuralsızlaştırma operasyonunu hukuki bir zemine taşıma ve resmileştirme gereği duymaktadırlar.    

  

BAZI AB ÜLKELERİNDE     SENDİKALAŞMA ORANINDAKİ DEĞİŞİM  

(1985-1995, %) 

Avusturya                                                   - 19.2 

Fransa                                                       - 37.2 

Almanya                                                    - 17.6 

Yunanistan                                                 - 33.8 

İtalya                                                         -   7.4 

Hollanda                                                    - 11.0 

Portekiz                                                     - 50.2 

İngiltere                                                      - 27.7 

Kaynak : World employment report  

Yukarıdaki tablo, AB üyesi ülkelerdeki işçi ve memur sendikalarının Birliğin en önemli yol ayırımı sayılabilecek 1985-1995 dönemindeki üye kayıplarının ne derece vahim boyutlara ulaştığını gözler önüne sermektedir. Örgütsüzleşmenin Portekiz ve Yunanistan gibi AB’nin ekonomik açıdan daha güçsüz ülkelerinde yaşandığı düzey ise gerçekten ürkütücüdür. Fakat, Fransa gibi dünya ekonomisinde ve dünya demokrasi tarihinde önemli bir yere sahip bir ülkede bile, örgütlü çalışanların %37’sinin gerek işten çıkarılmaları dolayısıyla ve gerekse işini kaybetme korkusu ile Sendikalarına yabancılaşmış olmaları AB gibi sermaye ittifaklarının oluşturulması ardındaki gerekçeler açısından kuşkular doğurmaktadır.  

Bir diğer AB ülkesi Belçika’da da AB-Maastricht Anlaşması benzer nitelikte sorunlar getirdi sendikaların önüne. 1992 yılından başlayarak %8’lerden %13 düzeyine fırlayan işsizliğe çözüm önerisi olarak 1993 yılının sonunda Belçika Hükümeti tarafından hazırlanan “Küresel Plan” isimli yeniden yapılanma yasası gereğince 1994-1996 yılları arasındaki üç yıllık dönemde ücretlerin dondurulmasına karar verildi. Tüm ikramiye ödemeleri ve sosyal yardımların da bu yasa kapsamında olması ve sadece daha önce yürürlüğe giren endexleme sisteminden kaynaklanacak ücret artışlarının yasa kapsamı dışında tutulması konusunda mutabakat sağlandı. Hedef, sözde “Belçika’daki işsizliği ve ücret-fiyat endexinden kaynaklanan enflasyonu aşmaktı “. Ama işsizlik azalacak yerde artış gösterdi, enflasyon ise dönem başındaki %3 seviyesinin sadece 1 puan altına inerek %2’ye geriledi ve olan Belçika’lı emekçilerin üç yıllık süreçte eriyen ücretlerine oldu. Belçika sermayesi açısından bir taşla iki kuş vurulduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Çünkü Şirketler bir yandan artan enflasyon oranının üzerinde kazanç sağladıkları halde, işçi ücretlerinin dondurulmasından da büyük bir nema elde ettiler üstelik işsizlik azalmadığı için sendikaların pazarlık gücü de artmadı. Diğer yandan 90’lı yılların başından itibaren,aslında geleneksel olarak iş bırakma ve grev eylemlerine pek sıcak olmayan Belçika Sendikaları ağırlaştırılan yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirme amacıyla iş bırakma eylemlerine başladılar. Fakat ülke yasaları bu geleneğin bozulmasına göz yummadı ve 1994 yılında Volkswagen fabrikasında yaşanan olayda grev yapanların çalışmak isteyenlere engel oldukları gerekçesiyle grevciler grevde oldukları her bir gün için ve kişi başına 100 bin Belçika Frangı para cezasına çarptırıldılar. (AB demokrasisi)  

İkinci Dünya savaşından ciddi yara alarak çıkan Belçika’nın savaştan sonraki en temel sorunu öncelikle iç ve sınır ötesi çatışmalardan korunmak için büyümeyi sağlayabilmek ve adil bir gelir dağılımına ulaşabilmekti. Bugün ise özellikle Birliğe üye olmanın getirdiği sonuçlardan sonra temel hedef ülkenin (?) rekabetçi gücünü koruyabilmesi için gelir dağılımı adaletinden önemli oranda vazgeçilmesidir. (WAGE FORMATION IN AUSTRIA, DENMARK, BELGIUM, FINLAND, GERMANY, GREAT BRITAIN, NEW ZEALAND, NORWAY- a Report from the Swedish Metalworkers’ Union- Sayfa 69) 

Avrupa Birliğine üye ülkelerden Danimarka’da da aynı tarihlerde benzer bir süreç yaşanmaktaydı. 1950-1960 döneminde Danimarka İşçi Sendikaları Örgütü LO ile İşveren Sendikaları Örgütü DA arasında yapılan bütün toplu iş sözleşmeleri tarafların kendi iradeleri ile yapıldı ve herhangi bir Hükümet müdahalesi yaşanmadı. Fakat 70’li yıllarda ülkeyi daha doğrusu ülke emekçilerini artık çok zor günlerin beklediği ortaya çıkmıştı. Özellikle petrol krizi (?)ve ardından buna bağlı olarak yaşanan makro ekonomik çöküntü işsizliğin büyük bir hızla ve öngörülmesi mümkün olmayan düzeylere fırlamasına yol açtı. 

1970                       % 1.8 

1975                                      % 5.8 

1980                                              % 6.2 

1985                                              % 8 

1990                                              % 9.5 

1992                                  % 12.5 

1995                       % 8 

Yıllar itibarıyla Danimarka’da işsizlik(Kaynak: Wage Formation) 

İşsizlik artışı, 1973 yılından itibaren toplu iş sözleşmelerini çıkmaza sürükledi ve 1975 yılında Danimarka Hükümeti çıkardığı bir yasa ile 75-77 dönemi ücret artışlarına müdahale etti. 1977 ve 1979 TİS görüşmelerinde de aynı süreç yaşandı ve sözleşmeler Devletin yasa ile öngördüğü düzeylerde bağıtlandı. 1981 yılında Danimarka işçi ve işveren sendikaları belli bir mutabakata vararak o sözleşme döneminde Devleti sürecin dışında tutma kararı aldılar. Fakat bunun için sıfır noktasına geri dönülmesi ve her şeyin savaş öncesi durumuna getirilmesi yani sektörel TİS’lerin yapılması gerekiyordu. Fatura yine emekçilere çıkarılacaktı alternatifi ise Devletin sürece müdahale etmesi ve koşulların daha da ağırlaşmasıydı. Bu arada, sendikal faaliyetlerde bir artış ve güçlenme görüldüğünde atılacak adım da : ücret dışı sosyal haklar ve sosyal güvenlik sistemlerinde kesintiye gidilmesi olarak belirlenmişti. Dikkati çeken bir diğer gelişme de Danimarka’nın AB üyeliği sonrasında İşveren Örgütü DA’nın hızla merkezileşmesi, başka bir deyişle güçlenmesi oldu. Bu gelişmeye Danimarka’da “Merkezileşen ademi merkeziyetçilik” adı verildi.  

Gerek ülke örnekleri ve gerekse tek tek olay örneklerinden görüldüğü gibi Avrupa Birliği aslında, demokratikleşme ve insan hakları maskesi ardında  Dünya Bankası ve IMF’nin gelişmekte olan ve az gelişmiş ekonomilerde uyguladığı politikaların, Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde uygulanmasından sorumlu bir misyonu yürütmektedir. Hatta Avrupa Komisyonu tarafından her bir aday ülke için yıl bazında hazırlanmakta olan düzenli raporlardan Türkiye-1999 raporu incelendiğinde tam üyelik açısından zorunlu koşulların, 30 Kasım 3 Aralık tarihlerinde Seattle-ABD’nde toplanan Dünya Ticaret Örgütü 3. Bakanlar Konferansı ile imza altına alınmak istenen küreselleşme anlaşmalarıyla birebir örtüştüğü dikkati çekmektedir:  Raporda, Avrupa Birliğine tam üyelik için öncelikli koşulun tam ve işleyen bir serbest piyasa ekonomisinin var olması zorunluluğunun defalarca altı çizilirken, bir yandan bununla tam olarak neyin kast edildiği açık açık anlatılıp, adeta MAI-Çok Taraflı Yatırım Anlaşmasının maddeleri sayılıyor. Türkiye’de pek çok demokratik kitle örgütü ve sendikanın ulaşamayacağı kadar ayrıntılı bir ülke raporunun hazırlanmış olması, Avrupa Komisyonunun tıpkı IMF ve Dünya Bankasının az gelişmiş ve gelişmekte olan ülke ekonomilerine uyguladığı yakın plan izleme stratejisinden hareket ettiğini, üstelik bu izlemeyi henüz aday olarak bile kabul etmediği ülkelere dahi uygulayabildiğini ortaya koyuyor. Raporda Türkiye’deki 57. Hükümetin icraatlarından ve özellikle yapısal reformlarından büyük bir övgü ile söz edilmekte ve     “ Merkezi Hükümet Maliyesi, IMF rehberliğindeki ekonomik pekiştirme hedefleriyle büyük ölçüde uyumlu olmaya etti. Bu, daha önceki girişimlere kıyasla dikkate değer bir başarı ve önemli bir değişimdir. IMF rehberliğindeki istikrar programı çerçevesinde devlet varlıklarının özelleştirilmesi, borç itfası için merkezi bir rol oynamaktadır. 1998 yılının ilk yarısında özelleştirme hayli başarılı olmuş, elde edilen özelleştirme hasılatı ise 1985 yılında özelleştirmenin başlamasından bu yana gerçekleşen özelleştirme gelirlerinin neredeyse dörtte birine yaklaşmıştır. Devlet Bankalarının özelleştirilmesi ile ilgili olarak konut inşası finansmanında uzmanlaşmış olan Emlak Bankası halen yeniden yapılandırılmaktadır. İki diğer Banka, Halk Bankası ve Ziraat Bankası da özelleştirme listesindedir, fakat mevcut durum bu Bankalar için yeterli ilgi yaratmayı zorlaştırabilir. Bankalar yasasında yeni yapılan değişiklikler önemli mevzuat boşluklarını kapatmış ve gelecek yılın başına kadar faaliyete geçmesi beklenen Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu adında yeni bir organ ihdas edilmiştir. Ancak, Devlet Bankalarının hala çok büyük olan rolünün azaltılması gibi yeni adımlar atılması gerekmektedir. Ayrıca, uzun tartışmalar ve sendikaların kitlesel direnişine rağmen Parlamento, kamu maliyesine halen ağır bir yük olmaya devam eden emeklilik sisteminde reform yapılmasını öngören bir yasayı kabul etmiştir. Kopenhag kriterleri açısından bakıldığında, gelişmiş bir mali sektör ve piyasaya giriş ve piyasadan çıkış önünde her hangi bir engel bulunmaması, ekonominin verimliliğini arttırır. Yıllarca sık sık hükümetlerin değiştiği bir dönemden sonra Nisan 1999’daki parlamento seçimleri, mecliste rahat bir çoğunluğa sahip ve gecikmiş yapısal reformları gerçekleştirmek ve 90’lı yıllar boyunca Türk ekonomisini felç eden yüksek düzeylerde kronik enflasyonu ve kamu açıklarını indirmek için güçlü bir siyasi taahhüt içinde olan bir koalisyon hükümetinin kurulması sonucunu getirmiştir. Hükümet tarafından gerçekleştirilen seri reformlar ihtiyacı konusunda Türkiye Sendikaları Hükümet ile hemfikir görünmektedirler. Yeni Hükümet, uluslar arası tahkime imkan sağlamak için, bir anayasa değişikliğini parlamentodan geçirmiştir. Bu düzenleme, enerji, telekomünikasyon ve alt yapı sektörlerinde işletmelerin özelleştirilmesini kolaylaştırmakta ve yabancı yatırımlar önündeki önemli bir engeli de ortadan kaldırmaktadır. (Oysa, hiçbir AB üyesi ülkede Türkiye’de kabul edildiği şekilde Şirketlere, hem de kamu yararının söz konusu olduğu alanlarda Devletleri dava etme hakkı tanınmamıştır ) Türkiye’de düzgün işleyen bir piyasa ekonomisi kurma süreci tamamlanmış değildir çünkü, özellikle tarımda ve mali sektörde önemli Devlet hakimiyeti alanları ve piyasa çarpıklıkları hala mevcuttur. Bu yüzden yapısal reformlar devam etmek zorundadır. Fiziksel alt yapı büyüme için potansiyel bir dar boğazdır. Özellikle demir yolu sistemi eskimiş haldedir ve ancak büyük açıklarla işlemektedir. Türkiye, AB ile sanayi ve işlenmiş tarım mallarını kapsayan bir Gümrük Birliğini önceden kabul etmiş tek aday ülkedir. Küçük ve çok küçük aile şirketleri Türk özel sektörünün bel kemiğidir. İmalat sektöründe bu şirketler toplam işletme sayısının %99.5’ini oluşturmakta, toplam istihdamın %61’1’ini sağlamakta ve toplam katma değerin %27.3’ünü yaratmaktadırlar. Ancak bu firmaların önemli bir bölümünün daha büyük bir piyasada rekabet gücü sınırlıdır çünkü Türk sermaye piyasalarına erişimleri kısıtlıdır(öz kaynakları yetersizdir).  

Avrupa Komisyonunca tüm aday statüsündeki ülkeler için düzenli olarak hazırlanmakta olan raporlardan Türkiye için olanı- Türkiye 1999- raporunda ise şu saptamalara yer verilmektedir.  

·                     Türkiye’de enflasyonist gelişmelerin esas nedenleri, tarımsal destek amaçlı kamu harcamaları ile kamu sektöründe ücretlerin hızlı büyümesidir. Oysa, Türkiye’de 1984 yılına kadar toplam 23 farklı tarım ürünü için destekleme yapılırken 2000 yılında desteklenen ürün sayısı 3’e gerilemiş, tarımın ülke GSMH’sından aldığı pay ise 1980’deki %24 düzeyinden 1997 yılında %12.7’ye gerilemiştir. Kamu kesimindeki reel ücretlerin gerilemesi ise artık tüm Türkiye halkı tarafından bilinen bir gerçekliktir.  

·                     Türk Hükümeti, enflasyonist ataleti kırmaya çalışmış ve tarımsal fiyat desteği ile kamu sektörü ücretlerinin geriye doğru değil, ileriye doğru endekslenmesine geçmiştir. Enflasyonun çıkış trendinde olduğu dönemlerde geriye doğru çalıştırılan ücret artışları, enflasyon düşerken de tam tersi bir şekilde ileriye doğru endekslenerek emekçilerin her şekilde kaybetmesinin ortamı hazırlanmış olup; ve A.Komisyonu da bu oyuna alkış tutmaktadır. 

·                     Merkezi Hükümet Maliyesi, IMF rehberliğindeki konsolidasyon hedefleriyle büyük ölçüde uyumlu olmaya devam etmiştir. Bu daha önceki konsolidasyon girişimlerine kıyasla dikkate değer bir başarı ve önemli bir değişimdir. Bugün artık tüm dünya emekçileri ve yoksul halkları tarafından  protesto edilen IMF politikaları, A.Komisyonu tarafından takdirle karşılanmaktadır. 

·                     Devlet Bankalarının hala çok büyük olan rolünün azaltılması v.b yeni adımlar atılması gereklidir. Bu saptama ile Kamu Bankalarının kapatılması veya özelleştirilmesi gereğine işaret edilmekte, kapatılan Bankaların topluma yüklenen bedelinin IMF’den alınacak kredilerin 2 katından bile daha fazla olduğundan ise hiç söz edilmemektedir.   

·                     Gündem 2000’de ortaya konduğu gibi, işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı, ticaretin ve fiyatların serbest olmasını ve mülkiyet hakları dahil, icra edilebilen bir piyasa ekonomisinin performansını arttırır. Gelişmiş bir mali sektör ve piyasaya giriş ve piyasadan çıkış önünde önemli herhangi bir engel bulunmaması, ekonominin verimliliğini iyileştirir.   

·                     Türkiye’de fiyatlar prensipte serbest piyasa süreçleri tarafından belirlenmektedir. Ancak, tüketici fiyat endeksi sepetindeki kalemlerin kabaca 1/3’ü hala idari (kamu tarafından) fiyatlamaya tabidir. Kamunun tüm fiyat müdahalelerine engel olmayı amaçlayan bu anlayış, acaba gelecekte asgari ücret tespitine de karşı çıkacak mıdır? 

·                     Avrupa Birliğinden Türkiye’ye ithal edilen gıda maddeleri üzerinde mevcut olan gümrük muayeneleri acilen kaldırılmalıdır. 

Doğrudan toplum sağlığını ilgilendiren bir konuda bile sermaye çıkarlarına öncelik veren Avrupa Birliği’nin insan hakları,tüketici sağlığı,  çevre ve gıda tüzükleri acaba sadece göstermelik düzenlemelerden mi ibarettir?  

·                     Avrupa Birliği ile Türkiye arasında imzalanmış olan Gümrük Birliği anlaşmasının hizmetler sektörü ve kamu satın almalarını da kapsayacak biçimde genişletilmesi imkanı konusunda ön görüşmeler devam etmektedir. Özellikle Hizmetler sektörünün, çok geniş bir toplum kesimini ilgilendirdiği halde G.Birliği gibi bir anlaşmaya dahil edilmesi amaçlı bu görüşmelerden kamu oyunun hiç haberdar edilmemiş olması “sosyal diyalog” çağrılarının da ne kadar gerçek dışı olduğunu ortaya koymaktadır.  

·                     Çelik sektörü ile ilgili olarak, Ereğli Demir Çelik işletmesinin özelleştirilmesi, 1997 yılı için planlanmış olduğu halde hala gerçekleşmemiştir. Liberalizasyonun öncüsü konumunda olan ülkelerde bile stratejik bir öneme sahip olduğu gerekçesiyle en az %30’u kamunun elinde tutulan çelik üretimi alanında ülkemizde özelleştirme için, Komisyon tarafından gözterilen bu  acelenin kimler adına olduğunu tahmin etmek güç olmayacaktır.  

·                     Türkiye’nin enerji politikaları büyük ölçüde A.B.ninkiler ile uyumludur. Nükleer enerjiden yararlanma ve inşa edilmesi planlanan Akkuyu nükleer santralı konusunda henüz, önemli her hangi bir politika değişikliği olmamıştır. A.B. ülkelerinde yıllar itibarıyla sayıları hızla azaltılan nükleer santrallerin ülkemizde başlatılması konusundaki teşvikine rağmen, Komisyonun enerji politikalarımızın A.B. ile uyumlu olduğu yönündeki bu görüşü kendi içinde bile çelişmektedir.  

·                     A.B. den canlı, büyük baş hayvan ve sığır eti ithalatı üzerine Türkiye tarafından konulan kısıtlamalar, Türkiye ile A.B. arasındaki tarımsal ticaret ilişkilerine engel olmaya devam etmektedir.” denilmektedir.  

Aynı raporun “Müktesebatın diğer sektörleri” başlıklı bölümünde ise bir başka şaşırtıcı ifade dikkat çekiyor. Gümrük Birliği kararları ve Avrupa Stratejisi teklifleri çerçevesine girmeyen, fakat yine yasaların geniş kapsamlı bir yakınlaştırılması bağlamında önem taşıyan sektörlerle ilgili uyum yasalarının ele alındığı bölümün Merkez Bankası ile ilgili kısmında şöyle deniyor : “ Türkiye Merkez Bankası bir ölçüde fiili bağımsızlığa sahip olmakla beraber, para makamlarının tam hukuki bağımsızlığını sağlamak için, ilgili mevzuatın uyumlu hale gelmesi gereklidir. Kamu makamlarının mali kurumlara hiçbir biçimde imtiyazlı erişim imkanı olmamasını sağlamak için mevcut mevzuatın daha fazla incelenmesine ihtiyaç vardır.” (Türkiye’nin Katılım Yönünde İlerlemesine ilişkin Komisyon 1999- Düzenli Raporu) 

Tıpkı Dünya Bankasının temel hedeflerinde belirtildiği gibi Avrupa Komisyonunun da Merkez Bankasının bağımsızlığına atfettiği bu büyük önem aslında bu piyasa düzenleyici bankaların ulus devletlerin kontrolünden çıkarılarak dünya finans spekülatörlerinin emrine sunulmak istenmesinden kaynaklanmaktadır.  

Raporun “Enerji” başlıklı bölümünde de ilginç tespitler yer almaktadır :  

“ Özelleştirme ve uluslar arası Tahkim olanağı getiren son Anayasa değişikliği, bu sektörde önemli bir gelişme olmuştur. Türkiye, aynı zamanda enerji sektöründe bağımsız bir yapı (düzenleyici organ) oluşturmayı da düşünmektedir. Enerji verimliliğinin arttırılması bir önceliktir, fakat bu konuda yapılacak çok şey vardır.” 

Türkiye emekçilerinin durdurabilmek için her yolu denediği uluslar arası tahkim ve özelleştirme konularındaki anayasa değişikliğine Avrupa Komisyonu tarafından gösterilen bu sıcak ilgi ise daha da düşündürücüdür.  

Raporun “Tarım” başlıklı bölümünde, “Bir başka önemli konu, tarımsal ürünlerin pazarlanması ve işlenmesinde devlet faaliyetinin kaldırılması ile ilgilidir. Alkollü içecekler, tütün, tahıllar, çay, şeker ve kırmızı et gibi ürünlerde devlet faaliyeti hala yoğun olarak devam etmektedir.” Benzer cümlelere “Sanayi ve KOBİ politikası” başlıklı bölümde de rastlanmakta ve “Sanayi politikasının önemli bir boyutu, devlet yardımlarının kontrol edilmesidir” denerek, rekabetle ilgili bölüme gönderme yapılmaktadır.  

“Sermayenin serbest dolaşımı” başlıklı bölümde ise “ Son dönemde serbestleşme tedbirleri alınmamıştır. Özellikle madencilik, enerji ve bankacılık sektörlerinde yabancıların doğrudan yatırım yapmaları üzerinde kısıtlamalar devam etmektedir. Emlak alanında yapılabilecek yabancı sermaye yatırımları da kısıtlamaya tabidir. Yurt içi sermaye piyasalarında yabancı menkul kıymetlerin halka arzı, ancak asgari bir kalite siciliyle mümkündür. Son olarak sigorta şirketlerinin teknik yedekleri yabancı varlıklara plase edilememektedir.” denilmektedir. 

“Ticaret Politikası” başlığı altında ele alınan bölümdeki ifadeler çok daha dikkat çekici bir dille yazılmıştır : “ AB, Türkiye ile gümrük birliğinin, hizmetleri ve kamu alımlarını da kapsayacak biçimde genişletilmesi ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) içinde Türkiye ve diğer aday ülkeler ile işbirliğinin arttırılması sonucunda, Türkiye’nin pozisyonu, GATS v.b. anlaşmalar çerçevesinde AB’nin pozisyonuyla giderek daha fazla uyumlu hale gelebilecektir.” Son derece net bir ifade ile Avrupa Birliği politikalarının Dünya Ticaret Örgütünün nasıl ayrılmaz bir parçası olduğunun anlatıldığı bu cümleler bir yandan da ciddi bir göz dağı içermektedir. AB tam üyeliğini hedefleyen bir ülke olarak Türkiye’nin DTÖ dayatmalarına değil karşı çıkması, görüşünü ifade etmesi bile imkansız hale getirilmeye çalışılmakta ve ne gariptir ki DTÖ’de talep edilenlerin aynıları istenmektedir.          

Yukarıda özeti aktarılan değerlendirmelerden de anlaşılacağı gibi, Avrupa Birliği Türkiye’ye ve diğer aday konumundaki ülkelere birer pazar ve onun da ötesinde kuralsız birer iş gücü piyasası olarak bakmaktadır. İşte AB’yi sosyal bir birlik olmaktan çıkarıp, tümüyle bir sermaye birliği yapan da bu bakış açısıdır. Ve bu anlayış, kimilerince AB’nin kendi standartlarını bir şekilde  koruduğu biçiminde algılansa bile, gerçekte Birlik yakınındaki geniş ve kuralsız iş gücü piyasaları  Birlik standartlarını geriletici bir unsur olarak işlev görmektedir ve gerçekte AB tarafından korunan sadece Avrupalı sermaye tekelleridir. 

AVRUPA BİRLİĞİNDE GENİŞLEME SÜRECİ : 

Belin duvarının 1989 yılında, yıkılması Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte AB’nin çabaları Birliği doğuya doğru genişletmeye konsantre edildi. Temel hedef, “Aday ülke” statüsünün yardımı ile eski “Doğu Bloku” ülkelerinde mevcut Devlet İşletmelerinin Batı Avrupa sermayesine aktarılması sürecini hızlandıracak özelleştirmelerin alt yapısının hazırlanmasıydı.  

ERT, Genişleme sürecinde de aktif bir rol üstlenmiştir ve Genel Sekreter Keith Richardson bu konuda şöyle demektedir : “Bedeli ne olursa olsun genişleme ERT üyeleri için vazgeçilmez bir hedeftir. Bizim görevimiz, potansiyel kazançların her şeyden daha önemli olduğunu söylemektir. Avrupa’da siyasi bütünleşme konusunda konuşmak bize düşmez. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine (CEEs) 1997 yılında AB’den giden doğrudan yatırımlar 9 milyar Euro’ya ulaşmıştır. AB’nin aynı yıl doğrudan yatırımlar içindeki payı ise 2/3 olmuştur. AB’den bölgeye yapılan ihracat ise 80 milyar Euro olmuştur.” 

Kasım 1999’da ERT tarafından hazırlanan “Yenilikçilik üzerinden istihdam ve rekabet yaratma” başlıklı raporda yer verilen hedefler arasında kuralsızlaştırma (deregulation), esnek iş gücü piyasaları (flexible labour markets) ve eğitim sisteminde reformlar da bulunmaktadır. Eğitimin tümüyle sermayenin ellerine terk edilmesi ERT için en başından beri vaz geçilemez bir hedef durumundadır.  

Bu süreçte, Avrupa Sendikalarına da önemli bir rol düşüyordu:. Doğu Avrupa emekçilerini uyumlulaştırmak. Bu kapsamda başlatılan bir dizi girişimin önemli olanlarının başında Avrupa Sendikalar Konfederasyonunca (ETUC) oluşturulan  “ETUC-Güney Doğu Avrupa İstikrar Forumu” dur. Son olarak 1999 yılı sonunda Brüksel’de toplanan, üyeleri içersinde Türkiye Sendikal Hareketinin de yer aldığı Forum , “Balkanlarda daha güçlü sosyal haklara doğru” başlıklı –hazırlık aşamasında ETUC’nin önemli katkılarını içeren -bir metni onaylamış bulunmaktadır. Çeşitli sosyal hakların altının çizildiği bu metinde en çok dikkati çeken ise sendikaların ekonomik talepleridir. İlginç cümlelerden bazıları ise şöyledir : 

·                     “Bölgede, Özelleştirme sürecinden kaynaklanan sorunlar sadece özelleştirmenin yavaş ilerlemesi ve tatminkar düzeyde olmaması değil, bunun  yanı sıra sosyal eşitsizlik ve kirliliğin de egemen durumda olmasıdır.” Madde 10. 

·                     “Bölge kalkınması açısından büyük yatırımlara ihtiyaç duyulduğu ortadadır. Bu kalkınmanın sağlanabilmesi için  Bölgenin imajını geliştirerek ve şeffaf özelleştirme uygulamaları üzerinden yabancı doğrudan yatırımcılar için elverişli bir ortamın yaratılması; yatırımlar önündeki temel engellerin belirlenmesi ve bu engellerin (?) en hızlı şekilde kaldırılması ve çok taraflı olarak üzerinde mutabakat sağlanan açık, şeffaf ve dürüst bir rekabet sisteminin tesis edilmesi gerekmektedir. Madde 21, 22, 23. 

·                     Bölgede yabancı doğrudan yatırımları garanti altına alan Çok Taraflı bir Yatırımlar Garanti Şirketi kurulması (MIGA) ile bir piyasa ekonomisi oluşturulması ve ticaretin serbestleştirilmesi önerilmektedir. Madde 30. 

·                     Bölge ülkeleri arasında ve Bölge ülkeleri ile AB arasında Serbest Ticaret Bölgeleri kurulması gerekmektedir. Madde 34. 

·                     Bölgedeki Şirketler ve müteşebbislerin AB ve diğer ticari partnerlerine açılma avantajını yakalayabilmesi için ve firmalara izin verilen limitler içersinde ticaretin liberalleştirilmesi ve bu önlemlerin Dünya Ticaret Örgütüne girişle ilgili sorunları da kapsaması gerekmektedir. Madde 35. 

·                     Dünya Bankasınca hazırlanmış olan “Ticaret ve Ulaştırma Yardımları Projesi” bölge ülkeleri ile Avrupa ve diğer dünya ülkeleri arasındaki ekonomik ticari ilişkilerde sınır problemlerinin aşılmasında, tüzük, standart ve gümrük birliği, vergi ve maliye politikaları, fikri mülkiyet hakları, ticari ilişkilerde vize kolaylıkları gibi temel alanlarda bölgenin dünya ile bütünleşmesine yardımcı olacaktır. Madde 36. 

·                     Özel yatırımlar, maliye politikaları, riski azaltıcı önlemler, ihracat, yatırımlar ve alacakların sigortalaması da dahil olmak koşuluyla bir garanti fonunun kurulmasında Dünya Ticaret Örgütünce ticaret alanında belirlenen hukuki prosedüre yakın bir yöntem izlenmesi Madde 37. 

·                     Bölge Merkez Bankaları ve Finans Aracı Kurumları arasında işbirliğini geliştirecek, etkin bir para-finans sistemine uygun bir ortamın yaratılmasına yönelik reformların yapılması Madde 43.  

·                     Sendikaların ekonomik ve sosyal kalkınmayla ilgili, resmi olarak girişimde bulunabilmesi için IMF ve Dünya Bankası ile aralarında ilişki kurmaları büyük bir önem arz etmektedir. Madde 60.  

Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı gibi AB ile uyumlulaştırılmış Avrupa Sendikal Hareketinin Güney Doğu Avrupa ülkeleri için önerdiği ekonomi politikasının Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve OECD ve Dünya Bankası gibi kapitalist sistemin yürütme kurullarınca  öngörülen neo-liberal politikalardan hiçbir farkı kalmamıştır.   

IMF, DÜNYA BANKASI VE A.B. DESTEKLİ NEO-LİBERAL POLİTİKALARIN EMEK PİYASALARI VE İSTİHDAM İLİŞKİLERİ AÇISINDAN SONUÇLARI 

Emekçileri kendi içinde çeşitli küçük gruplara ayıran kapitalist gelişim sürecinde gelinen son aşama -Neo-liberal- politikaların etkisi araştırılırken her bir grup ayrı ayrı ele alınarak analiz edilmek zorundadır. Bu bağlamda, düşük/az vasıflı gruplar açısından yaklaşıldığında, 1970’lerin ikinci yarısından bu yana ABD ve Batı Avrupa emek piyasaları çok kötü bir performans sergilemektedir. Önde gelen bir çalışma ekonomisi uzmanının da ifade ettiği gibi, “Düşük vasıflı Amerikalılar ekonomik bir faciayla karşı karşıya bulunmaktadırlar.”. (Freeman 1996a,2) Bu faciayı ortaya koyan iki gösterge mevcuttur: 1- Vasıflara göre ücret farklarının genişlemesi ve bu durum lise terk çalışanların reel kazançlarındaki yıpranmayla ortaya çıkmaktadır. Toplam 12 yıl ya da daha az bir süreyle okula gitmiş genç erkek işçilerin reel ücretleri son 20 yılda %20’den fazla azalmıştır. 2- Emek piyasası gittikçe daha az istikrarlı ve daha az güvenilir bir hale gelmiştir. Bu durum da kazançlar ve çalışma saatlerindeki daha yüksek kısa dönemli değişkenlik ve vasıflı işçiler arasında artan eşitsizlikle kendini göstermektedir. İşte bu istikrarsızlığın ceremesini düşük vasıflı işçiler çekmektedir. İş kayıplarının oranları da yükselmektedir; fakat artış, gelir dağılım gruplarının en altındaki gruplarda daha az yoğunlaşmış durumdadır. Kıta Avrupa’sındaki duruma gelince, vasıf bakımından en düşük gruplarda reel ücretler yükselmiştir; ama bu yükseliş özellikle ABD ile kıyas edildiğinde, işsizlik oranının dikkate değer bir artışı ile sağlanabilmiştir. Dünya sermayesinin Kıta Avrupasındaki en önemli kazancı ise, artan işsizliğin AB üyesi devletlerin bütçesinden finanse edilmesi (işsizlik ödentisi sistemi) üzerinden söz konusu Devletlerin sosyal güvenlik sistemlerinde açıkların oluşmasının sağlanmış olması ve özel sağlık ve emeklilik sistemleri için gerekli alt yapının hazırlanmasında yaratılan işsizliğin de yardımcı olmasıdır. Kısacası, sermaye aynı dönemde dünyanın bir bölümünde reel ücretleri gerileterek diğer bölümünde  de işsizliği yükselterek dünya çapında bir illüzyon yaratmayı başarmış ve ABD’de giderek daha da derinleşen gelir dağılımı dengesizliğini ülkenin işsizlik oranı ile maskeleyerek  ABD’yi neo-liberalizmin başarı simgesi olarak ilan etmiştir. Kapitalizmin bu gelmiş olduğu son aşamanın savunuculuğunu yüklenen ekonomistler, gelişmiş ülkelerdeki vasıfsız iş gücüne olan talebin azalmasının yeni liberal politikalarla hiçbir ilgisi olmadığını, bu durumdan sorumlu tutulması gereken gelişmenin teknolojideki yenilikler ve gelişmeler olduğunu savunmaktadırlar. Ancak böylesi bir savunma, aynı kesimin serbest ticaretin sayısız faydaları olduğu yönündeki iddialarıyla bütünüyle çelişmektedir. Diğer yandan geleneksel ticaret teorisinin önemli köşe taşlarından bir tanesi, iş gücünün bol olduğu ülkelerle yapılan ticaretin zengin ülkelerde reel ücretleri düşüreceği şeklindedir (örnek ABD emek piyasalarının durumu); ya da ücretler sun i olarak yüksek tutuluyor ise bu sefer de işsizlik artacaktır (örnek A.B. emek piyasalarının durumu) . Heckscher – Ohlin – Samuelson uluslar arası faktör donanımı modeli (egemen uluslar arası ticaret teorisi), bir örnekle ele alındığında ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Örneğin, ABD gibi vasıflı iş gücü açısından yeterli/donanımlı bir ülkeyi ele alalım. Bu ülkenin aniden -–mesela Çin gibi – vasıfsız iş gücü açısından zengin bir ülke ile – Çin’in ticaret rejimini liberalleştirmesi ve uluslar arası ticaretin aktif bir katılımcısı haline gelmesiyle – ticaret kapılarının sonuna kadar açıldığını varsayalım. Doğal olarak Çin, ABD’ye düşük vasıflı emeğin yoğun olduğu ürünler satıp karşılığında vasıflı emeğin yoğun olduğu mallar satın alacaktır. Teoriye göre Çin’in ihraç malları ABD’deki kimi yerli üretimin yerini alacak ve bu da Amerikan iç piyasasındaki vasıflı iş gücüne kıyasla, vasıfsız iş gücü talebini azaltacaktır. Bu örneklemede Amerika’daki vasıflı iş gücü ile, Çin’deki vasıfız iş gücünün bu süreçten hiç değilse bir süre için karlı çıkacağı; her iki ülkenin karşıt işgücü gruplarının ise zarar göreceği anlaşılmaktadır. Buna karşın böylesi eşitsiz bir sonuç bile ancak küreselleşmenin söz konusu olmadığı bir ortamda tartışılabilir. Yani, her iki ülkenin de birbirleri dışında onlarca ticari partnerinin olduğu ve sermayenin tek hedefinin kar oranlarının arttırılması olduğu dikkate alındığında ne ABD’deki vasıflı işgücü ve ne de Çin’deki vasıfsız iş gücü için geleceğin garanti altında olduğunu düşünmek mümkün değildir.     

SEATTLE VE SONRASINDA YAŞANAN GELİŞMELER : 

Gerek ulus ötesi şirketlerin gerekse demokratik kitle örgütlerinin aylar süren yoğun hazırlık süreci ardından Seattle DTÖ- 3. Bakanlar Konferansı süreci Kasım 1999’da başladı. ABD’nin çeşitli eyaletlerinden Sendikaları önderliğinde akın akın kente gelen işçiler, köylü örgütlenmeleri, üniversite öğrencileri, vatandaşlık örgütleri ve çevrecilerin yanı sıra başta Kanada, Meksika ve Hindistan olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen, sayıları on bine yakın  küreselleşme karşıtı 30 Kasım öncesindeki günlerde çeşitli panel ve sempozyumlarda bir araya gelme, bilgi aktarımı ve kaynaşma fırsatı buldu. Panel ve konferanslarda işlenen ana tema; küreselleşmenin bugün geldiği nokta, yeni yönelimler, kapitalizmin bu son aşaması karşısında geliştirilmesi gereken yeni örgütlenme ve bilinçlendirme politikalarıydı. Şaşkınlıkla üzerinde ortaklaşılan saptama ise, en ileri kapitalist ülke halklarının bile artık önemli ölçüde yoksullaşmaya başladığı, işsizliğin ve özelleştirme saldırılarının kitlelerin yaşamlarını tehdit eder boyutlara ulaştığı oldu.  

Dünyanın en güçlü Devleti olarak nam salan ABD’ndeki halkların durumuna gelince : İşsizlik oranını %3’lerde ilan eden ABD Hükümetinin bunu tamamen bir kalem oyunuyla başardığını, 60 milyona yakın insanın ABD vatandaşı bile sayılmayarak gettolarda yaşamaya mahkum edildiği ve sistem dışına itildiği hiçbir sosyal güvencesi bulunmayan bu grubun (nüfusun yaklaşık beşte biri) açlık sınırında yaşadığını anlatan Amerika’lı eylemciler, ülkelerindeki sistemin özellikle 1980 sonrasında Reagan politikalarıyla birlikte ne kadar dramatik değiştiğinin de altını çiziyorlar. Ülke milli gelirinin %75’i hizmet ticareti üzerinden sağlanıyor. Kalan %25 içersinden tarımın payı da düşüldüğünde sanayii üretiminin payı %10’ların altına iniyor. Çalışanlar, iş güvencesi ve Devlet destekli bir sosyal güvenlik korumasından mahrum bırakılmış durumda. Sağlık harcamalarını –belli sınırlamalarla da olsa- garanti almak isteyenler özel sigorta şirketlerinin müşterisi olmak zorunda bırakılıyor. Bu sağlık sistemine ödenen sigorta primlerine işverenlerin hiçbir katkısı yok. Emeklilikte Devletin halen cüz i de olsa bir katkı payı var, ancak bunun da pek uzun süremeyeceği ifade ediliyor. Üstelik emeklilerin gelirlerinde son 15 yıl bazında inanılması güç (özellikle ülkenin aynı dönemde dünyaya örnek olarak gösterilen büyüme performansı düşünülürse) bir gerileme yaşanmış durumda. Örneğin dünyanın en büyük 2. Ulus ötesi şirketi olan General Electric emeklilerinin gelirleri geçtiğimiz 15 yıllık dönemde yarı yarıya azalmış.  

İlk, Orta, Lise ve Üniversite tüm eğitim sektöründe özel şirketlerin payı %70’leri aşmış durumda. Sadece zorunlu eğitimin çok az bir bölümü halen Devlet tarafından ve göreceli olarak parasız sayılabilecek bedeller karşılığında yürütülüyor. Protesto gösterilerine katılan bir Amerikalı Üniversite öğrencisi taleplerinin “Halk için, halk tarafından, parasız, demokratik ve eşit bir eğitim sistemi” olduğunu belirtiyor.  

Amerika’da medya ve televizyonların toplum üzerindeki etkileme gücü en üst boyutlara ulaşmış durumda. Yüz’ü aşkın TV kanalı içinde azımsanmayacak bir bölümü 24 saat boyunca sadece ürün tanıtımı ve reklam yapıyor. İnsanlar hafta sonu tatillerini çoğunlukla büyük alış veriş merkezleri içersinde geçiriyorlar ve tam bir tüketim çılgınlığı yaşanıyor. Fakat bu durum, toplumun gelir düzeylerinin yüksek olmasıyla doğrudan alakalı değil, çünkü gelişmiş Bankacılık sistemiyle insanlar borçlanarak yaşamayı bir kültür gibi benimsemiş durumdalar. Kredi kartları kullanımı ve taksitle borçlanarak alış veriş yapma oranları son derece yüksek. Ancak ne yazık ki bu kapitalist kültür, bireyleri tümüyle bağımlı hale getirdiği için örgütlenme, kollektivizm gibi kavramlar zorunlu olarak arka plana itilmiş durumda. Çünkü düzeyi ve kariyeri ne olursa olsun toplumun büyük bölümü Bankalara ve Şirketlere borçlu ve işlerini kaybettiklerinde hiçbir sosyal güvenceleri de olmadığı için intihar etme noktasına gelebiliyorlar. Bu durum emekçilerin örgütsüzleşmesinde ve sendikaların giderek artan tavizler vermesinde önemli bir rol oynuyor. Şirket birleşmeleri veya el değiştirmeleri nedeniyle yaşanan işten çıkarmalar sonucunda işsiz kalanlar, hele bir de sendikal kadrolara mensup iseler bir daha yaşadıkları bölgede iş bulabilme şanslarını tümüyle kaybediyorlar. Bu nedenle işsizlerin çoğu ailesini bırakıp, farklı eyaletlerde iş aramak zorunda kalıyorlar.  

NAFTA-Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasının Amerika, Kanada ve Meksika’lı emekçiler arasındaki dayanışmayı arttırdığı gözlemlenebiliyor. Ancak bu anlaşma sayesinde işsizliğini aşacağını uman Meksika’nın (ABD ve Kanada’ya oranla ucuz emek cenneti) piyasalarının , çoğunluğu uzak Doğu ve Çin’de ABD’li Şirketlerce üretilen ürünler tarafından istila edildiği ve bu nedenle özellikle Meksika’daki işsizlik oranının NAFTA anlaşması (1994) sonrasında yükseldiği belirtiliyor.  

Amerikan toplumu açısından gelinen son noktayı özetlemek gerekirse; ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ya da kişi başına düştüğü iddia edilen milli gelir seviyelerinin halklar ve emekçiler için hiçbir şey ifade etmediği, onların her türlü olumlu ekonomik göstergeye karşın yoksullaşma ve bağımlı hale getirilme düzeylerinin arttığı yönündeki bir saptama pek yanlış olmayacaktır.  

30 Kasım günü Seattle’da düzenlenen protesto gösterilerine 100 bini aşkın insan katıldı ve günün bitiminde GATT tarihinde yani 1947’den beri ilk kez, bir küresel üst düzey toplantı açılış seramonisi yapılamadan başlamak ve 3 Aralık akşamı da kapanış deklarasyonu çıkarılamadan sonlanmak zorunda kalındı.  

Çoğunluğu işçi, yüz bini aşkın insanın 4 gün boyunca yılmadan sürdürdüğü eylemler, toplantı başlangıcından hemen önce ele geçirilip teşhir edilen emrivaki planlar ve gizliden gizliye yürütülen Green Room toplantılarının teşhir edilmesi sonucunda üçüncü dünyaya mensup 50 kadar ülkenin üst düzey delegasyonları, ilk kez kararlı bir tutum sergileyerek önlerine konan gündemi imzalamayacaklarını net bir şekilde ifade ettiler.  

Toplantı sonrasında çok çeşitli spekülasyonlar dolaştı kulaktan kulağa; uzlaşmazlığın nedeni ABD ile AB arasında tarımla ilgili maddeden kaynaklanan sorun, az gelişmiş ülkelerin gelişmişler tarafından desteklenen “ILO standartları ve uluslar arası çevre anlaşmalarının DTÖ ile ilişkilendirilmesi” yönündeki ısrara karşı çıkmaları ve bunun az gelişmiş dünyanın rekabet gücünü tamamen kıracağını belirtmeleri ve az gelişmiş ülkelerin toplantı öncesinde yeterince bilgilendirilmemiş olmaları dolayısıyla küreselleşmeyi tam olarak anlayamadıkları, küreselleşmeden elde edecekleri çıkarları göremedikleri v.b.  

Oysa, ILO standartları ve çevre anlaşmalarının DTÖ içersine dahil edilmesine asıl karşı çıkması gereken kesim ulus ötesileşmiş Batılı Şirketlerdir. Aksi taktirde küreselleşmenin felsefesi son bulacak ve güçlü dünya sermayesinin ucuz emek ya da düşük standart arayışı ile dünyayı dolaşması diye bir şey söz konusu olamayacaktır. Ayrıca, özellikle Asya ve Güney Amerika krizleri sonrasında az gelişmiş ülkelerdeki sermaye gruplarına gerekli dersler verilmiş, hatta bu şirketlerin çok önemli bir bölümü Batılı şirketlerin eline geçmiştir. Bu gerçeklere rağmen gelişmekte olan ülkelerin kendi sermaye grupları aleyhine olabilecek konularda kışkırtılmasının ardındaki gerekçe ise; var olan haksız rekabeti önlemek için emek ve çevre standartlarının güney ülkelerinde yükseltilmesi yerine, toplumları zengin Batı’daki standartların terk edilmesi noktasına getirmektir ve bugüne kadar bu yolda önemli bir mesafe kat edilmiş bulunmaktadır. İşte tam da bu noktada “Zengin Batı’nın emekçilerinin ulaşmış olduğu bu yüksek refah, zaten az gelişmiş ülkelerin emekçilerinin on yıllardır sömürülmesinden kaynaklanmıyormuydu? O halde bu girişimle adalet yerini bulacaktır” ve bunun gibi -kısaca Batılı işçilerin yoksul güneyli işçileri “sömürerek” elde ettiği varlıkları şimdi iade etmesini normal gören ve üstelik kendini “emekten yana” olarak tanımlayan- çeşitli görüşler sosyal sınıflar arasındaki temel çelişkiyi artık tümüyle unutmuş görünmektedirler. Üstelik hiçbir koşulda emekçinin emekçiyi sömürmesi düşünülemez ve ancak belli emekçi gruplarının  sermayenin emek üzerindeki sömürüyü yoğunlaştırmasında birer araç olarak kullanılması söz konusu olabilirken kapitalist düzeni suçlamadan, çözümü emekçilerin birbirleri arasında kaynak aktarmasında bulan anlayışların savunulabilmesi mümkün müdür?  

Emekçiler tüm bu oyunları artık daha iyi görebilmekte ve örgütlenme ve hazırlıklarını da bu öngörülere uygun yapmanın olanaklarını aramaktadır. Bu bağlamda bu yıl 16-17 Nisan’da yine Washington D.C. de yapılan geleneksel IMF-Dünya Bankası Bahar toplantılarında, Seattle’dakini aratmayacak kadar geniş katılımlı bir eylem planı için tüm dünyada tam bir seferberlik yaşanmıştır. Eylemlerin temel hedefi bu iki Bretton Woods kuruluşuna hiçbir karar aldırtmamanın yanı sıra, geniş kitleleri IMF ve Dünya Bankası’nın kimin kurumları oldukları ve nasıl çalıştıkları yönünde bilgilendirmek, bilinç yükseltmektir.   

Türkiye küreselleşmenin hangi durağında ? 

1999 Ağustos ayında önce çok kapsamlı bir gümrük yasa değişikliğini tek bir hadde halinde Meclisten geçiren 57. Hükümet, ardından anayasada 3 temel değişiklik yaparak “özelleştirme” kavramını anayasamıza ekletmeyi, anayasayı şirketlerin Devleti dava etmesine olanak tanıyan Uluslar arası Tahkim sistemini uygulamaya müsait hale getirmeyi ve Danıştay’ın kamu imtiyaz sözleşmelerindeki konumunu sadece inceleme yetkisine indirgemeyi başararak ulus ötesi finans kurumları ve Avrupa Komisyonu başta olmak üzere yerli ve yabancı tüm kapitalist unsurları fazlasıyla memnun etmiştir.  

17 Ağustos depreminin daha ilk günlerinde reform adı altında sosyal güvenlik sistemi katliamının ilk adımını da–işçi örgütlerinin bütün itiraz ve tepkilerini yok sayarak-  atan bu yönetim,  bu ileri adımlarla da yetinmemiş Eylül ayında ABD’nde imzalanan ABD-Türkiye ikili serbest ticaret anlaşmasını da Aralık ayında Meclisten geçirerek MAI-Çok Taraflı Yatırım Anlaşmasını aratmayacak içerikte bir kuralsızlaştırma anlaşmasını dünyadaki en ileri kapitalist ülkeyle imzalamakta hiçbir sakınca görmemiştir.  

Akıl almaz tavizler karşılığında ve 30 yılı aşkın bir gecikme sonrasında üstelik farklı bir statüde AB’ne üyeliğimizin kabulü ülke çapında adeta bir bayram havasında kutlanmış ve hala kutlanmaktayken, Türkiye insanına Gümrük Birliğinde de aynı havanın yaşatıldığı fakat arkasından firma iflasları ve artan işsizlikle bölgesel birliklerin aslında ne anlama geldiğinin bugün unutturulmaya çalışıldığı karanlık bir dönemden geçiyor Türkiye. Tıpkı Filipin Hükümetinin “Fortune” dergisine verdiği ilandaki gibi teslim olmuşluğun zirvesine doğru koşuyor ülke : 

Sizin gibi Şirketleri çekebilmek için... dağlarımızı düzledik, ormanlarımızı traşladık, nehirlerimizin yollarını değiştirdik, şehirlerimizi kaydırdık... Tüm bunlar sizin için, şirketleriniz için, burada Filipinler’de daha kolay, daha karlı iş yapabilmeniz için.”  

Aslında Hükümet tarafından atılan adımların hiç biri gerçekleşmemiş olsaydı bile çok kısa bir süre önce, Ocak ayında Internet üzerinden Hazine arazilerinin %50’sinden fazlasının, tüm dünyaya duyurularak satışa çıkartılması  girişimi ile yukarıdaki gazete ilanı arasındaki benzerlik Türkiye’nin küreselleşmenin neresinde olduğu konusunda ciddi fikir verebilecekti.        


KAYNAKÇA 

1-          WAGE FORMATION in Austria, Belgium, Denmark, Finland, Germany, Great Britain, New Zealand, Norway – A report from The Swedish Metalworkers Union- Stockholm 1998 Tryckt av Grafisk Press ISBN 91 9716 354 6 

2-          TOWARDS STRONGER SOCİAL RİGHTS IN THE BALKANS – ETUC Forum on the Stability Pact for South Eastern Europe-5 Aralık 1999 

3-          Publications of Instituto di Studi sul Capitalismo – Massimo Cassinelli- January 2000, Genova/Italy  

4-          WHEN CORPORATIONS RULE THE WORLD – David C. Korten A Copublication of Kumarian Press, Inc. 1995, ISBN 1-887208-00-3 

5-          GLOBALİSATION OF POVERTY – Michel Chossudovsky 

6-          EUROPE INC.- Regional&Global Restructuring and the Rise of Corporate Power – Belen Balanya, Ann Doherty, Olivier Hoedeman, Adam Ma’anit and Erik Wesselius/Pluto Press ISBN 0-7453-1491-0 

7-          BİTMEYEN OYUN VE TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN TEHLİKELER- Metin Aydoğan –Kuvayı Milliye Yayınları, Aralık 1999, ISBN 975-6785-01-2 

8-          GENERAL ELECTRIC CONTRACT 2000, Volume 2, February 2000, page 2.  

9-          “50 YEARS IS ENOUGH” BULLETINS, Vol.2, No. 4, December 1999/January 2000, Page 3 and 8 

10-      World Employment Report 1996/1997/1998 

11-      Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu Bültenleri  

12-      Türkiye’nin Katılım Yönünde İlerlemesine ilişkin Avrupa Komisyonu 1999 Düzenli Raporu  

13-      Küreselleşme Sınırı Aştı mı? Dani Rodrik / Kızılelma Yayıncılık 

14-      Türkiye için Avrupa Stratejisi-Komisyonun ilk Operasyonel Teklifleri COM (98) 124 Final, 04.03.1998-EMO Yayınları 

15-      Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği web sitesi 

16-      Avrupa Komisyonu Türkiye Bölgesel Bilgi Ağı web sitesi 

17-      Türk-İş Yıllığı-99, Dosya I- Avrupa Sosyal Şartı Koruma Sistemi ve Türkiye , Düzenleme-Baskı : Aydoğdu Ofset Ankara 

18-       Küreselleşen Dünyada Uluslar arası Ekonomik Kuruluşlar ve Entegrasyonlar - Prof. Dr. Rıdvan Karluk – Tütünbank yayınları, Eskişehir 1995  

19-       Cumhuriyet Gazetesi, 21 Şubat 2000, Prof.Dr. Türkel Minibaş – İstikrar Programının Başarısı