2. Kısım
_______________________
I
Otuzuncu bölüm
Sicamine Genel Müdürlüğü kentin güneyindeydi. Dev ağaçların gölgesinde kıvrılan uzun kırmızımsı caddelerde taksiyle on dakika kadar gittik. İnsan Bangui'de bir sokağın ortasında, geniş ve kan rengi karıklarla çizilmiş gerçek orman paıçalanna ya da bitkilerin saldırısına uğramışçasına, bir fil sürüsünün ayaklan altında kalmışçasına yıkık, bina enkazına rastlayabilir.
Sicamine'in büroları çiftlik evine benzer ahşap bir binadaydı. Binanın önünde üzerleri lateritle -Afrika toprağı- kaplı 4x4'ler duruyordu. Danışmaya adımı verdim. Topluca bir kadın, koridor boyunca bana eşlik etti. Kıntışını izleyerek yürüdüm.
Jean-Claude Bonafe, elli yaşlarında, saçlan dökük, şişmanca bir beyazdı. Üzerinde gök mavisi bir gömlek ile ham kumaştan bir pantolon vardı. îlk bakışta, onu herhangi bir Fransız yöneticiden ayırt eden bir özelliği yoktu. Gözlerindeki delice bakışın dışında. Ani kahkahalan ve can sıkıcı düşünceleriyle, adam içten kemirilmişe, endişeyle kavrulmuşa benziyordu. Gözleri cam gibi parlıyor, uzun ve şataflı dişleri, sonsuza dek donmuş bir sıntışla altdudağına dayanıyordu. Tropiklerin karşısında yenilgiyi kabul etmeye hazır değildi. Küçük aynntılar, ufak ve değerli Paris kokulan eşliğinde, tropikal yozlaşmaya karşı koyuyordu.
- Sizinle tanıştığıma gerçekten sevindim, diye girişti söze. Daha şimdiden röportajınız üzerinde çalıştım. Güvenilir bir rehber buldum; Lobaye bölgesinden biri, burada çalışanlardan birinin kuzeni. h
Yontulmamış ağaçtan yapılmış, üzerine tek tek Afrika heykelcikleri dizdiği çalışma masasının arkasına oturdu, sonra da manikürlü elini arkasındaki duvara asılı Afrika haritasına uzattı.
- Aslına bakarsanız, dedi, Orta Afrika Cumhuriyeti'nin en çok
bilinen bölgesi, güneyidir. Başkent Bangui burada olduğu için. Bütün zenginliklerin kaynağı yoğun ormanlar buradan başladığı için. Bir de tabiî Orta Afrika'nın en önemli kabilesi M'Bakalann -Bokassa da bu kabiledendir- topraklan burada olduğu için. Sizi ilgilendiren bölgeyse daha da güneyde, ülkenin güney ucunda, M'Baîki'nin de ötesinde.
Bonafe haritanın üzerinde dev boyutlarda bir yeşilliği gösteriyordu. O bölgede ne yola benzer bir çizgi vardı ne patika ne de bir köy. Hiç, yeşilden başka, hiç. Sonsuzluğa uzanan orman.
- işte bizim madenimiz de burada, diye sürdürdü konuşmasını. Kongo'nun biraz üzerinde. Aka Pigmelerin topraklarında. "Büyük Siyahlar" o topraklara asla girmez. Korkudan ödleri patlar.
Beynimde bir görüntü oluştu. Karanlıkların Efendisi Kiefer yanında koca bir ordu olsa ormanda olduğu gibi güvende olamazdı. Onun nöbetçileri ağaçlar, hayvanlar ve masallardı. Ceketimi çıkardım. Burası aşın sıcaktı. Havalandırma çalışmıyordu. Bona-fe'ye bir göz attım. Gömleği terden sınlsıklamdı. Devam etti:
- Ben şahsen Pigmelere hayranlık duyuyorum. Neşe ve gizem dolu, olağanüstü bir halk. Oysa orman daha da olağanüstü. (Gözleri hayranlığını gösteriyor, şişe kınğı biçimi dişleri aralanıyor, sonsuz mutluluğunu belirtiyordu.) O evrenin nasıl işlediğini bilir misiniz, Mösyö Antioche? Büyük yeşil hayatım ışıktan alır. Kalın dalların arasından, damlalıkla gelen aydınlıktan. (Bonafe tombul parmaklarıyla bir çatı kurdu, sonra da bir sır verecekmişçesine sesini alçalttı.) Bir ağaç devrilmeye görsün, küt! Güneş ışıklan açılan boşluktan içeri dolar. Bitkiler ışınları yakalar, alabildiğince büyür, deliği tıkar, inanılmaz. Yerde, yıkılmış ağaç toprağı gübreler, yeni bir kuşak doğurur. Böyle gider. Orman duyulmadık bir şeydir, Mösyö Antioche. Yoğun, kalabalık, öldürücü bir dünyadır. Kendi temposuyla, kendi kurallarıyla ve kendi sakinleriyle kendine özgü bir evren. Binlerce değişik bitki cinsi, onların altında binlerce çeşit omurgalı, omurgasız!
Bonafe'ye, düşük omuzlannm arasına gömük korkunç ve balmumu gibi yüzüne bakıyordum, istediği kadar dirensin: tropiklerin uyuşukluğuna gömülüyor, eriyordu.
- Orman... tehlikeli midir? Bonafe kıkırdadı:
- Bakın... evet, diye cevap verdi. Oldukça tehlikelidir. Özellikle de böcekler. Çoğu hastalık taşır. Kinine dirençli, hırçın, inatçı bir tür sıtma ya da kemiklerinizi yuvalarından uğratacak kadar yüksek ateşe neden olan sivrisinekler vardır. Isınklanyla kor-
kunç kaşıntılara neden olan böcekler, yollannın üzerinde ne varsa, yıkıp geçen kanncalar, damarlannıza, tümüyle tıkayana dek lifler sokuşturan kurtçuklar vardır. Başka pislikler de, mesela ayak parmaklarınızı kemiren pireler ya da kanınızı emen vampir sinekler. Ya da etlerinizin içine yumurtlayan, çok özel kurtlar. Ka-fatasımda bir sürüsü vardı. Kafa derimin altında kazmalannı, sürtünmelerini, ilerlemelerini hissediyordum. Sizinle konuşan birinin gözkapaklan altında yürüdüklerini görmek de mümkündür. ^Bonafe güldü. Kendi çıkardığı sonuçlara kendi şaşırmış gibiydi.) Doğru, orman oldukça tehlikelidir. Ama bütün bu anlattıklanm kazadır, istisnadır. Fazla endişelenmeyin. Orman harika bir şeydir, Mösyö Antioche. Harika...
Bonafe telefonunu kaldmp Sango dilinde bir şeyler söyledi. Sonra bana bakıp, sordu:
- Ne zaman yola çıkmak istiyorsunuz?
- Olabildiğince çabuk.
- izin belgeniz var mı?
- Ne izni?
Adamın gözbebekleri büyüdü. Sonra Bonafe yeni bir kahkaha patlattı. Ellerini birbirine vurarak, tekrarladı: "Ne izni?" Çizgileri terden panldıyordu. Alaylı gülüşler atarken bir yandan da cebinden ipek bir mendil çıkardı. Sonra da açıkladı:
- Elinizde bakanlık izni olmadan şuradan şuraya gidemezsiniz. En dar patika, en küçük köy bile polis karakollarının denetimi altındadır. Ne yapalım! Afrika'da yaşıyoruz, başımızda da hâlâ askerî bir yönetim var. Üstelik son günlerde kanşıklıklar, grevler falan da oldu. Onun için Enformasyon ve Ulaştırma Bakanlığı'ndan bir izin istemeniz gerek.
- Kaç günde verirler?
- Korkarım, en azından üç günde. Üstelik başvuruyu yapmak için, pazartesiyi beklemeniz gerekecek. Ben kendi adıma, başvurunuzu bakan nezdinde desteklerim. Melezdir, iyi bir dost. (Bonafe bunu sanki iki olgu birbirine bağlıymış gibi söylemişti.) işlemleri hızlandırmaya çalışınz. Bunun için önce kimlik fotoğraflan-nıza ve pasaportunuza ihtiyacım olacak, (istemeye istemeye, sözünü ettiklerini verdim; bunlann arasında Sudan için aldığım, artık gereksiz olan vizeden kopardığım iki fotoğrafım da vardı.) O belgeyi alır almaz...
Kapı vuruldu. Iriyan bir siyah girdi. Yüzü yuvarlak, burnu yassı, gözleri patlaktı. Cildi kösele gibiydi. Otuz yaşlannda görünü-- yordu, üzerinde mavinin hâkim olduğu bir cellabe vardı.
- Gabriel, dedi Bonafe, sana Louis Antioche'u tanıtayım. Fransa'dan gelen bir gazeteci. Pigmeler hakkında bir araştırma yapmak için, ormana gitmek istiyor. Belki ona yardım edebilirsin.
Gabriel gözlerini bana dikti. Bonafe de bana döndü:
- Gabriel Lobayelidir. Bütün ailesi ormanın sınırında yaşıyor. Dev siyah, patlak gözleriyle, dudağındaki tebessümle bakmaya
devam ediyordu. Beyaz olanı devam etti:
- Gabriel kâğıtlarınızı bakanlığa götürecek; kuzenlerinden biri orada çalışıyor, izniniz hazır olur olmaz, emrinize bir 4x4 vereceğim.
- Çok teşekkür ederim.
- Bana teşekkür etmeyin. Araba hiçbir işinize yaramayacak. M'Baîki'den otuz kilometre sonra, orman başlar. Yol falan kalmaz.
- Sonra?
- Maden bölgesine kadar yaya gitmeniz gerekecek. Yaklaşık dört günlük bir yürüyüşü göze almanızı öneririm.
- Madene kadar yol açmadınız mı? Bonafe kıkırdadı:
- Yol mu? (Siyah deriliye döndü.) "Yollar" diyor, Gabriel. (Yeniden bana yöneldi.) Çok komiksiniz, Mösyö Antioche. Karşılaşacağınız cangıl hakkında en ufak bir fikriniz bile yok. O bitki örtüsünün herhangi bir yolu haritadan silmesine birkaç hafta yeter. O sarmaşık kargaşasında yol açmaktan yıllar önce vazgeçtik. Üstelik, haydi bilmiyorsanız söyleyeyim: elmas, oldukça hafif bir yüktür. Taşımak için kamyonlara, gelişmiş malzemeye ihtiyaç olmaz. Yine de madene mekik dokuyan bir helikopterimiz var. Ama o helikopteri sadece kendi personelimiz için kullanıyoruz.
Karanlık sularda süzülen bir yılanbalığı gibi, dudaklarının ucunda bir tebessüm belirdi.
- Hem ormanın içlerine ulaştığınızda, bizimkilerden yardım istemenin de bir anlamı olmaz. Madenciler ağır koşullarda çalışır. Ustabaşımız Clement bunağın tekidir. Kiefer'e gelince, sizi daha önceden uyarmıştım: yanına yaklaşmayın. Kısacası, madenin uzağından geçin ve misyona gidin.
- Misyon mu?
- Ormanın daha içlerinde, Alsace'lı bir rahibe bir dispanser kurdu. Orada Pigmeleri tedavi edip, eğitiyor.
- Oralarda yalnız basma mı yaşıyor?
- Evet. Ayda bir kez, erzakını tamamlamak üzere Bangui'ye gelir. Helikopterimizi kullanmasına izin veriyoruz. Sonra hamalla-
rıyla birlikte, bir aylığına gözden kaybolur. Eğer aradığınız sükû-netse, bundan iyisini bulamazsınız. Bundan daha geri bir yer düşünülemez. Rahibe Pascale size en ilginç Aka kamplarının yerini söyleyecektir, işinize gelir mi?
Derin cangıl, Pigmelerin koruduğu bir rahibe, gölgelerin ortasında da Kiefer. Afrika çılgınlığı başımı döndürmeye başlamıştı.
- Son bir isteğim olacak.
- Sizi dinliyorum.
Bonafe sanki gerçek maksadımı anlamak istermişçesine, kuşkuyla baktı. Gabriel'le bir an bakıştıktan sonra cevap verdi:
- Sorun olmaz.
Bonafe avucunun içiyle masaya vurdu, sonra Gabriel'e döndü:
- iyice anlaşıldı mı, Gabriel? Mösyö Antioche'u ormanın sınırına götüreceksin. Ondan sonra da kuzenine ona misyona kadar rehberlik etmesini söyleyeceksin.
Dev zenci başını salladı. Gözlerini benden ayırmamıştı. Bonafe onunla bir öğretmenin öğrencisiyle konuştuğu gibi konuşuyordu. Oysa Gabriel, hiç zorlanmadan, aklına gelecek bir fikirle ikimizi de suya götürüp susuz getireceklere benziyordu. Zekâsı hinoğluhin bir böcek gibi, boğucu sıcakta yüzüyordu sanki. Bona-fe'ye teşekkür edip, Kiefer konusuna geri döndüm:
- Baksanıza, müdürünüzün böylesi bir batağın ortasına yerleşme fikri size de tuhaf gelmiyor mu?
Bonafe yine sırıttı:
- Bu, olaya hangi taraftan baktığınıza bağlı. Elmas madenciliği son derece ciddi bir denetim gerektirir. Üstelik, yönetim konusunda Kiefer'e sonuna kadar güvenebilirsiniz.
Bir soru daha sordum:
- Max Böhm'ü tanımış mıydınız?
- isviçreliyi mi? Hayır, şahsen tanımadım. Ben buraya 1980 yılında, onun Orta Afrika Cumhuriyeti'nden ayrılmasından sonra geldim. Sicamine'in Çek'ten önceki yöneticisiydi. Tanıdıklarınızdan biri miydi? Özür dilerim ama, buradaki herkese göre Böhm (Kiefer'den çok daha betermiş. Bu da az bir şey değil. (Omuz silk-ti.) Ne yapalım, dostum; Afrika insanı canavarlığa itiyor.
- Max Böhm, Afrika'dan hangi koşullarda ayrılmış?
- Hiçbir fikrim yok. Sanırım, sağlığıyla ilgili bir sorun. Ya da Bokassa'yla. Belki de her ikisi. Gerçekten, hiç bilmiyorum.
- Bay Kiefer Isviçreli'yle ilişkisini sürdürmüş olabilir mi?
işte bu soru fazla olmuştu. Bonafe gözleriyle beni süzdü. Her bir gözbebeği düşüncelerimin derinliklerine yoğunlaşmış gibiydi. Cevap vermedi. Huysuzca gülümseyip, ayağa kalktım. Kapının eşiğindeyken, Bonafe sırtımı sıvazlayıp, tekrarladı:
- Sakın unutmayın dostum, Kiefer hiçbir şey bilmemeli. Büyük ağaçların gölgesinde yürümeye karar verdim. Güneş
yükselmişti. Çamur yer yer kurumuş, tozlar kızıl bir boya gibi uçuşuyordu. Ağaçların ağır tepeleri, rüzgârın soluğuyla usulca sallanıyordu.
Birden, omzumda bir el hissettim. Döndüm. Gabriel, yüzü tebessümden yusyuvarlak, karşımda duruyordu. Ciddi bir sesle konuştu:
- Patron sen Pigmelerle benim kaktüslerle ilgilendiğim kadar ilgileniyorsun. Oysa ben sana Max Böhm ile Otto Kiefer'den bahsedebilecek birini tanıyorum.
Yüreğim durur gibi oldu. -Kim?
- Babam. (Gabriel sesini alçalttı.) Babam Max Böhm'ün rehberiydi.
- Ne zaman görebilirim?
- Yarın sabah Bangui'de olacak.
- Zaman kaybetmeden Novotel'e gelsin. Onu bekleyeceğim.
Otuz birinci bölüm
Öğle yemeğini otelin terasında, gölgenin altında yedim. Havuzun çevresine yerleştirilmiş masalarda, tropikal çınarların gölgesinde nehir balıkları yenilebiliyordu. Novotel ıssız gibiydi. Ender müşterileri kontratlarım koşar adım gerçekleştiren ve dönüş uçağından başka bir şey beklemez görünen Avrupalı işadamlarıydı. Oysa ben, otelden hoşlanmıştım. Açık renk taş döşeli, yaprak dolu geniş teras, bitkilerin sarmaşıklardan bir nehir, ayrıkotlann-dan gölcükler oluşturduğu, terk edilmiş sömürge evlerinin melankolisine sahipti.
Bir taraftan elimdeki capitaine'in tadım çıkarırken, öte yandan da bahçıvanı fırçalayan otel müdürünü izliyordum. Tepesi atmak üzere, yeşilimtırak tenli genç bir Fransız. Siyah bahçıvanın dikkatsizlik sonucu devirdiği bir gül saksısını doğrultmaya çalışıyordu. Konuşmaları duyulmadığından, görüntü gerçekten komikti. Beyazın asabiliği, siyahın abartılı hareketleri, üzüntülü yüzü, dalgınca başını sallaması: her şey sessiz bir filmden alınmış komedi sahnesini hatırlatıyordu.
Müdür hemen arkasından bir taraftan beni Orta Afrika'ya getiren karanlık nedenleri merak ederken, diğer taraftan da bana hoş geldin diyordu. Dudağımdaki yara izine bakıp, yüzünü buruşturduğunu gördüm. Araştırma projemden bahsettim. O da kendi öyküsünü anlattı. Bangui Novotel'i yönetmek için gönüllü olmuştu. Meslek hayatının önemli bir dönemi; bununla belki de burada bir şeyler yönettikten sonra, insanın hiçbir şeyden korkmaması gerektiğini belirtmeye çalışıyordu. Ondan sonra Afrikalıların yetersizliği, aldırmazlığı ve sayısız kusurları üzerine uzun bir nutuk çekti. "Her şeyi kilitlemek zorundayım" diyordu, beline takılı anahtar destesini göstererek. "Sakın ola ki dürüst görünüşlerine
inanmayın. Bu gördükleriniz, uzun 'mücadelelerimin' meyvesi." (Yöneticinin "mücadelesi" bütün garsonların koca bir şaka gibi katlandıkları kısa kollu pembe bir gömlekten ve bir papyon kravattan ibaretti.) "Otelden çıkar çıkmaz" diye devam etti, "yalınayak kulübelerine dönüp, yerlerde uyurlar."
Yöneticinin yüzünde, Bonafe'de gördüğüm ifade vardı. Bir yıp-ranmışlık, tuhaf bir aşınmışlık, sanki vücudun içinde gelişen, insanların kanıyla beslenen bir kök gibi. "Bu arada" dedi sesini alçaltarak, "odanızda çok kertenkele var mı?" Olmadığını söyledim, uzun bir sessizlikle yanımdan gönderdim.
Yemekten sonra, elmaslar ve kalp cerrahîsi konusunda Paris'ten aldığım dosyaları incelemeye karar verdim. Değerli taşlarla ilgili belgeleri -çıkarma yöntemleri, sınıflandırma, kırat- hızla gözden geçirdim. Bugün Böhm'ün şebekesi ve başlıca bağlantıları konusunda yeterince bilgiye sahiptim. Teknik bilgiler ile özel yorumlar bana çok fazla şey kazandıramazdı.
Tıp ansiklopedilerinden alıntılardan oluşan kalp cerrahîsi dosyasına geçtim. Bu ameliyatların tarihi, cesur öncülerce yazılmış gerçek bir kahramanlık destanıydı. Böylelikle başka çağlara dalma fırsatı buldum:
Kalp cerrahîsinin gerçek başlangıcı, Charles Bailey sayesinde Phi-ladelphia'da görülür. Bailey'in mitral kapakçığa ilk müdahalesi 1947 yılı sonuna uzanır. Başarısız bir müdahaledir bu. Hasta kan kaybından ölür. Ne var ki Bailey doğru yolda olduğunun kanıtlarını yakalamıştır. Meslektaşları onu şiddetle eleştirirler, delilikle, kasaplıkla suçlarlar. Bailey bekler. Düşünür. Mart 1948'de Wilmington Memorial Hastanesi'nde başarılı bir valvülotomi gerçekleştirir. Ne var ki hasta, bir reanimasyon hatası sonucu, üçüncü gün ölür.
Bailey projelerini gerçekleştirmek için gezici cerrahlığa soyunmak ve müdahalelerini onaylayacak hastaneler aramak zorundadır. 10 haziran 1948'de Bailey aynı günde iki ayrı mitral darlığı ameliyatı yapmak zorunda kalır. Hastalardan birincisi, müdahale bitmeden, kalp durması nedeniyle ölür. Charles Bailey ameliyathaneye girmesi yasaklanacak korkusuyla, başarısızlık haberi duyulmadan önce öteki hastaneye koşar, işte o zaman, bir mucize gerçekleşir: ikinci ameliyatı başarılı olmuştur. Sonunda mitral kapakçığı cerrahîsi doğmuştur...
Okumaya devam ettim, tüm dikkatimi kalp nakillerine çevirdim:
... İnatçı bir söylentinin aksine, 3 aralık 1967'de ins-^n üzerinde ilk kalp naklini deneyen Güney Afrikalı cerrah Christian Neethling Bar-nard değildir: ondan daha önce, ocak 1960'ta Fransız cerrah Pierre Senicier tedavi edilemez bir kalp yetmezliğinin son safhasına giren altmış sekiz yaşındaki bir hastanın göğsüne bir şempanze kalbi takmıştır. Ameliyat başarılı geçer; ne var ki nakledilmiş kalp sadece birkaç saat çalışacaktır...
Sayfaları çevirdim:
... Kalp cerrahîsinin en temel adımlarından biri de Profesör Christian Barnard tarafından 1967'de Cape Town'da gerçekleştirilen kalp naklidir. Hemen ardından Amerika Birleşik Devletleri'nde, İngiltere'de ve Fransa'da da uygulanacak bu müdahalenin yöntemi Amerikan profesörü Shumway tarafından geliştirilmiş olup, "Shumway yöntemi" adıyla anılmaktadır...
Hasta, Louis Washkansky, elli beş yaşındadır. Yedi yıl süresince üç enfarktüs geçirmiş, sonuncu krizden kesin bir kalp yetmezliğiyle çıkmıştır. Cerrahlardan, anestezi uzmanlarından, teknisyenlerden oluşmuş otuz kişilik bir ekip 1967 yılı kasım ayı boyunca Cape Town'da-ki Groote Schuur Hastanesi'nde Profesör Christian Barnard'm ameliyatın gün ve saatini belirtmesini beklemiştir. Karar 3 aralığı 4 aralığa bağlayan gece verilir: yirmi beş yaşında genç bir kadın, bir trafik kazasında ölmüştür. Kalbi Louis Washkansky'nin arızalı yüreğinin yerini alacaktır. Washkansky ameliyattan sonra üç hafta yaşar, ama zatürreeye direnemez. Nakledilen kalbin reddedilmesini önlemek için aldığı inanılmaz sayıdaki immünodepresif ilaç, bünyesini böylesi bir enfeksiyona direnemeyecek kadar zayıflatmıştır...
Bütün bu açılmış vücutlar, ellenen organlar midemi bulandın-yordu. Yine de Max Böhm'ün okuduğum bu tarihte yerini aldığından emindim. İsviçreli 1969'dan 1972'ye kadar Güney Afrika'da çalışmıştı. Kalp naklini açıklayacak akıl almaz bahaneler düşündüm. Belki de Cape Tovm'da Christian Barnard'la ya da onunla çalışan cerrahlarla tanışmıştı. Belki de 1977 yılında geçirdiği krizden sonra, özel bir nakil ameliyatı geçirmek üzere, Güney Afrika'ya dönmüştü. Ya da, henüz bilemediğimiz bir nedenle, kalp nakli yapabilecek doktorlardan birinin 1977 yılında Kongo'da bulunduğunu duymuştu. Bütün bu varsayımlar gözüme çok zayıf görünüyordu. Aynı zamanda da Böhm'ün fiziksel toleransının "mucizevî" özelliğini açıklayamıyordu.
Dosyada tolerans sorunlarıyla ilgili bölümü buldum:
... kalp cerrahîsi alanında, cerrahlıkla ilgili problemler çoktan çözülmüştür; geriye kalan sorunlar daha çok immünolojiyle ilgili olanlardır. Gerçek ikizlerin oluşturduğu olağanüstü koşulların dışında, akrabası da olsa, vericinin kalbi alıcının vücudu tarafından yabancı olarak tanınacak ve ret olayıyla karşılaşacaktır. Bu nedenle, ret olayının önemini azaltmak için, alıcıda immünodepresör tedavisi uygulamak zorunludur. Genellikle başvurulan tedavi yöntemleri (aza-tiyoprin, kortizon) özgül olmayıp, başta enfeksiyon olmak üzere birtakım riskler taşır. Son yıllarda, seksenlerde, yeni bir ürün geliştirildi: siklosporin. Bir Japon mantar cinsinden elde edilen bu madde, ret olaylarını büyük ölçüde önlemektedir. Böylece hastalar yaşam beklentilerinin katlandığını görmekte, nakil ameliyatları da kolaylıkla yapılabilmektedir.
Kuşkusuz ret olayını azaltmanın bir başka yolu da, olabildiğince uygun bir verici bulmaktır. Burada en elverişli çözüm, ikiz olmamakla birlikte kardeş ya da yakın akraba olan, alıcıyla birlikte aynı dört histokompatibilite antijenlerine (HLA) sahip olan bir vericidir (eş HLA vericisi). Burada, böbrek gibi, yaşamsal olmayan organlardan söz edilmektedir. Bunun imkânsız olduğu durumlarda, verici olarak kadavralardan yararlanılır, hekimler mümkün olan en uygun koşullara ulaşabilmek için uzaktan değiş tokuşlara girer. Unutmamak gerekir ki, yirmi bini aşkın farklı HLA grubu vardır...
Dosyayı kapattım. Akşamın altısı olmuştu. Dışarıda karanlık çoktan çökmüştü. Kalktım, odamın camlı kapısını açtım. îçeri dolan sıcak havadan soluksuz kaldım. Ömrümde ilk kez tropikal sıcakla karşılaşıyordum. Böylesi bir iklim ikinci derecede bir gerçek ya da ötekilerin arasında bir koşul değildi. Bu iklim insanın derisine vuran bir şiddet, kalbi ve vücudu tanımlaması sevimsiz -bedenin, organların pelteleşmeye, kendi sularının içinde erimeye başladıkları bir yumuşama- derinliklere sürükleyen bir ağırlıktı.
Akşam gezintisine çıkmaya karar verdim.
Bangui'nin geniş caddeleri boştu, insanın gözüne çarpan kaba ve çamura bulanmış ender yapılar gündüz olduğundan çok daha çıplak görünüyordu. Nehre doğru yürüdüm. Ubangi'nin kıyıları sessizdi. Bakanlıklar ve elçilikler rüyasız bir uykuya dalmıştı. Bfljbet tutuyorlardı. Suyun yakınında, ka-izanan ağaçların birbirine dolanmış tepe-
lerini gördüm. Bazen, aşağılardan bir yerden bir şıpırtı yükseliyordu. O zaman yarı canavar, yarı balık dev gibi bir hayvanın kentin gürültüsünü duyup ıslak otların arasına daldığım düşünüyordum.
Biraz daha yürüdüm. Bangui'ye varışımdan beri, beynimi kemiren bir düşünce vardı. Bu vahşi ülke, hayatımın ilk yıllarında, benim kendi "ülkem" olmuştu. Büyüdüğüm, oynadığım, okumayı ve yazmayı öğrendiğim bir cangıl adacığı. Annem ve babam neden gömülmek için Afrika'nın bu en ücra bölgesini seçmişlerdi? Bir orman parçası için neden her şeyi, servetlerini, rahatlarını, dengelerini feda etmişlerdi?
Geçmişimi hiç düşünmezdim; ne annemi ne babamı ne de yaşamımın bu kör alanlarını. Ailem beni ilgilendirmiyordu. Ne babamın amaçları ne kocasının peşinden gitmek için her şeyinden vazgeçen annemin bağlılığı, hatta ne de benden iki yaş büyük, diri diri yanmış o abi. Kuşkusuz, bu aldırmazlık bir çeşit savunmaydı, belki de bir sığınak. Bu sığınağı sık sık ellerimin duyarsızlığıy-la karşılaştınyordum. Cildim kollanm boyunca kusursuz tepkiler veriyordu. Onun ötesinde, hiçbir belirgin his yoktu. Sanki görünmez bir tahta çubuk ellerimi duyarlı dünyadan ayırmış gibi. Belleğimde de benzer bir şeyler tekrarlanıyordu. Altı yaşıma kadar geçmişime inebiliyordum. Ondan ötesi boşluk, yokluk, hiçlikti. Ellerim yanmıştı. Ruhum da öyle. Cildim ve ruhum aynı biçimde kabuk bağlamışlar, iyileşmeyi unutmaya ve duyarsızlığa oturtmuşlardı.
Birden durdum. Nehir kenarından uzaklaşmıştım. Şimdi iyi aydınlatılmamış geniş bir caddede yürüyordum. Bakışlanmı kaldırdım, cadde adının yazılı olduğu tellere asılmış levhaya baktım. Baştan aşağıya bir titreme sardı beni. Avenue de France. Farkında olmadan, adımlarım beni karşı konulamaz bir biçimde trajedi sahnesine, annemin ve babamın 1965 yılbaşı gecesi çılgın katiller tarafından katledildikleri yere getirmişti.
Otuz ikinci bölüm
Ertesi sabah, geniş bir şemsiyenin altında kahvaltı ederken, adımın söylendiğini duydum:
- Mösyö Louis Antioche?
Kafamı kaldırdım. Karşımda elli yaşlarında bir adam duruyordu. Kısa boylu, tombul görünüyordu; üzerinde de haM renkli bir gömlek ile pantolon vardı. Adamdan tartışılmaz bir otorite yayılıyordu. Max Böhm'ü hatırladım, vücudunu, kılığım; iki adam benzeşiyordu. Aradaki tek fark, karşımdaki adamın bir İngiliz şemsiyesi kadar siyah olmasıydı.
- Ta kendisi. Siz kimsiniz?
- Joseph M'Konta. Sicamine'den Gabriel'in babası. Hemen ayağa kalktım, oturmasını önerdim:
- Bende sizi bekliyordum. Lütfen oturun.
Joseph M'Konta oturdu, sonra ellerini göbeğinin üzerinde kavuşturdu. Başını omuzlarının arasına gömmüş, meraklı gözlerle çevresini inceliyordu. Ezilmiş gibi bir yüzü, koca delikli bir burnu, sanki sevgiyle gölgelenmiş gibi ıslak gözleri vardı. Oysa dudakları iğreniyormuşçasına kıvnlmıştı.
- Bir şey içer miydiniz? Çay? Kahve?
- Kahve lütfen.
M'Konta da göz ucuyla beni süzüyordu. Kahve geldi. Ülke hakkında, sıcak ve yolculuğum hakkında birkaç nezaket cümlesinden sonra, Joseph hemen konuya girdi:
- Max Böhm hakkında bilgi mi topluyorsunuz?
- Evet.
- Onunla neden ilgileniyorsunuz?
- Max dostumdu. Onu ölümünden kısa süre önce, isviçre'de tamdım.
- Max Böhm öldü mü?
- Bir ay önce, kalp krizinden. Haber onu pek şaşırtmamıştı.
- Demek küçük saat bozuldu. Sustu, düşündü, sonra devam etti:
- Ne anlatmamı istiyorsunuz?
- Her şeyi. Orta Afrika'da yaptıklarını, günlük hayatını, gitmesinin nedenlerini.
- Bir soruşturma mı yapıyorsunuz?
- Hem evet hem de hayır. Öldükten sonra, onu daha iyi tanımaya çalışıyorum. Hepsi bu.
M'Konta kuşkulu bir ifadeyle sordu:
- Polis misiniz?
- İlgim yok. Anlatacağınız her şey aramızda kalacak. Söz veriyorum.
- Minnettarlığınızı göstermeye hazır mısınız? Şaşkın şaşkın, baktım. M'Konta daha açık konuştu:
- Birkaç banknot, demek istiyorum...
- Bana anlatacaklarınıza bağlı, dedim.
- İhtiyar Max'ı iyi tanırdım...
Birkaç dakikalık bir pazarlıktan sonra, "dost fiyatında" anlaştık. O andan itibaren, senlibenli konuşmaya başladı. Konuşması hızlıydı. Kelimeler suyun dibindeki bilyeler gibi fırlıyordu ağzından:
- Patron, Max Böhm tuhaf biriydi... Burada, kimse Böhm diye bilmezdi onu... Bizler için o Ngakola'ydı... Beyaz büyünün babası...
- Neden bu adı taktılar?
- Böhm'ün bazı güçleri vardı... Saçlarının altında saklı... saçları bembeyazdı... dimdik, göğe doğru üzüyorlardı... Hindistancevizi fidanı gibi, anlıyor musun?.. O gücünü onlardan alıyordu... herkesin içini okurdu... elmas hırsızlarını yakalardı... hep... kimse ona karşı gelemezdi... kimse... güçlü bir adamdı... çok güçlü... ama gecenin tarafındaydı.
- Ne demek istiyorsun?
- Karanlıklarda yaşıyordu... ruhu... ruhu karanlıklarda yaşıyordu...
M'Konta kahvesinden bir yudum aldı.
- Max Böhm'le nasıl tanıştın?
- 1973'te... kurak mevsimden önce... Max Böhm köyüme, orman kenarındaki Bagandou'ya geldi... Bokassa tarafından gönderilmişti... kahve plantasyonlarını denetlemek için... o dönemde
hırsızlar kahveleri çalıyordu... birkaç haftada, Böhm onları korkuttu.
-Nasıl becerdi?
- Bir hırsızı suçüstü yakaladı, sopayla kemiklerini kırdı, sonra köy meydanına kadar sürükledi... orada eline bir kazık aldı -hani tohum ekmek için toprağı kazdığımız kazıklardan- ve hırsızın iki kulağının zarını deldi.
- Sonra? diye kekeledim.
- Sonra... Bagandou'da bir daha kimse kahve çalmadı.
- Yanında başkaları var mıydı?
- Hayır... yalnızdı... Max Böhm kimseden korkmazdı.
Tek basma, bir orman köyünün meydanında bir M'Baka'ya işkence etmek. Böhm gözü kara bir adamdı anlaşılan. Joseph devam etti:
- Böhm ertesi yıl yine geldi... bu kez elmas madenlerini denetlemeye gelmişti... yine Bokassa'nm hesabına... damarlar SCAD'ın, cangılın yanındaki büyük tomruk işletmesinin ötesine kadar uzanıyordu... Sık ormanları bilir misin patron? Bilmez misin? İnan bana, gerçekten çok sıktır... (Joseph kocaman elleriyle bitki örtüsünü taklit etti; "r"leri hafif süvari alayının hücumu gibi takırdıyordu.) Böhm'ün korkusu yoktu... güneye inmek istiyordu... rehber arıyordu... ben ormanı ve Pigmeleri iyi tanıyordum... Aka dilini bile konuşuyordum... Böhm beni seçti...
- Maden sahasında beyazlar var mıydı?
- Bir tane var... Clement... bir Aka'yla evli, zırdelinin biri... Hiçbir etkisi yoktu... tam bir anarşi...
- Damarlarda değerli taşlara rastlanıyor muydu?
- Dünyanın en güzel elmaslarına, patron... gölcüklere eğilmek yeterliydi... Bokassa Böhm'ü bu yüzden gönderdi ya... (M'Konta tiz bir sesle güldü.) Bokassa, değerli taşlara tutkuluydu!
Joseph bir yudum daha kahve içti, sonra gözlerini çöreklerime dikti. Tabağı uzattım. Ağzı dolu, sözlerine devam etti:
- O yıl, Böhm dört ay kaldı... Başta, "zenci kıran" rolünü oynuyordu... sonra işletme yöntemini değiştirdi, düzeni oturttu... İnan bana, her şey yolunda gidiyordu... Yağmur mevsimi geldiğinde, Bangui'ye döndü... Ondan sonra, her yıl hep aynı dönemde geldi... "Denetleme ziyareti" diyordu buna...
- Kablo kesicisini o zaman mı kullanıyordu?
- Demek duydun patron?.. Her neyse o kerpeten hikâyesi çok abartıldı. Kerpeteni bir kez kullanırken gördüm onu, Sicamine
* kampında... Üstelik bir hırsızı değil, bir ırz düşmanım cezalandır-
mak için... Küçücük bir kızın ırzına geçen, sonra da öldü sanıp cangılın ortasında terk eden bir alçağı.
- Ne oldu?
M'Konta'nm somurtkanlığı daha da arttı. Bir çörek daha aldı.
- Korkunçtu. Gerçekten korkunç, iki adam katili yüzükoyun yatırmış, bacaklarım, kaldırmıştı... kapana kısılmış hayvan gözleriyle çevresine bakıyordu... sanki inanmıyormuş gibi, histerik bir gülüşle gülüyordu... O zaman Ngakola elinde koca kerpeteniyle geldi... Kerpetenin ağzını kocaman açıp, bir harekette hırsızın topuğunun üzerine kapattı... çat!., herif çığlığı bastı... bir daha, iş bitti... bağları kopmuştu... ayaklarım gördüm patron... gördüğüme inanamadım... bileklerinden sarkıyordu... kemikler fırlamış... her yer kan... sürüyle sinek... bir de köyün sessizliği... Max Böhm ayakta duruyordu... hiçbir şey demeden... gömleği kan içindeydi... yüzü bembeyazdı, ter içinde... Doğru patron, bunu hiç unutmayacağım... işte o zaman, hiçbir şey demeden, bir tekmede adamı çevirdi, sonra kerpeteni uzatıp ırz düşmanının bacak araşma kapadı...
Soluğum kesildi.
- Demek Böhm bu kadar acımasızdı?
- Sertti, evet... Ama kendine göre, adil davranıyordu... Sadizm-den ya da ırkçılıktan değil.
- Max Böhm ırkçı değil miydi? Siyahlardan nefret etmez miydi?
- Hiç değildi. Böhm alçağın tekiydi, ama ırkçı değildi. Ngakola bizimle yaşıyordu, bize saygı duyuyordu. Sango biliyor ve ormanı seviyordu. Kutu merakından da bahsetmiyorum.
- Neden? Kutu merakından mı?
- Kutu merakı. Canım, düzüşme işte... Böhm siyah kadınlara bayılıyordu. (Joseph bunun düşüncesi bile insanı yakarmış gibi, ellerini oynattı.)
Devam ettim:
- Böhm elmas çalıyor muydu?
- Çalmak mı? Böhm mü? Asla... Sana söyledim; Max adildi.
- Yine de Bokassa'nın kaçakçılığını denetliyordu, değil mi?
- İşlere o gözle bakmıyordu... onun takıntısı düzen, disiplindi... kampların hatasız işlemesini isterdi... ondan sonra, elmasları kim almış, parayı kim toplamış, aldırmazdı... ilgilenmiyordu bunlarla. Onun gözünde, bunlar zenci mutfağı gibiydi...
Max Böhm elini böylesine iyi gizlemiş, kaçakçılığı sonraya bırakmış olabilir miydi?
- Joseph, Max Böhm'ün kuşbilim tutkunu olduğunu biliyor muydun?
- Kuşlar mı demek istiyorsun? Tabiî patron. (Joseph bir kahkaha attı: yüzünün ortasında parlak renkli bir kılıç.) Onunla birlikte leylek gözetlemeye gittim.
-Nerede?
- Bayanga'da, Sicamine'in ötesinde, batıda Oraya binlerce leylek gelirdi. Çekirgeleri, küçük hayvanları yerlerdi. (Joseph gülmekten kınlıyordu.) Bayanga halkı da leylekleri yiyordu! Böhm buna razı olamazdı. Bokassa'yı ulusal park kurmaya razı etti. Bir anda binlerce hektar orman ve savan dokunulmaz oluverdi. Ben bu işleri hiç anlamadım. Orman herkesin olmalı! Neyse, Bayanga'da filler, goriller, bongolar, ceylanlar korumaya alındı, Tabiî leylekler de.
Demek isviçreli kuşlarını kurtarmayı başarmıştı. Daha o zamandan, leylekleri kaçakçılıkta kullanmayı planlıyor muydu? En azından, açık olan bir şey vardı: Bokassa için elmaslar, Böhm için kuşlar.
- Max Böhm'ün ailesini tanıdın mı?
- Hem evet hem de hayır... Karısı hiç görünmezdi... hep hasta. (Joseph bütün dişlerini göstererek sırıttı.) Tam beyaz kadın işte!.. Böhm'ün oğlu farklıydı... bazen bizimle gelirdi... bir şey demeden... hayalperestin tekiydi... ormanda gezerdi... Ngakola onu eğitmeye çalışırdı... 4x4'leri kullandırırdı... avlanmaya, madende işçileri denetlemeye zorlardı... onu bir erkek gibi yetiştirmek isterdi... oysa genç beyaz orada dalgınca korkmuş bir şekilde kala-kalırdı... işe yaramaz bir adam... en şaşırtıcı olanı Philippe Böhm ile babası arasındaki benzerlikti... inan bana patron, bir elmanın iki yarısı gibiydiler... aynı yapı, aynı fırça gibi saçlar... aynı karpuz surat... Oysa Böhm oğlundan nefret ederdi...
-Neden?
- Oğlan ödlekti çünkü. Böhm de bu korkuya dayanamıyordu.
- Ne demek istiyorsun?
Joseph tereddüt etti, sonra yaklaştı, sesini alçalttı:
- Oğlu bir ayna gibiydi, anlıyor musun? Kendi korkusunun aynası.
- Biraz önce Böhm'ün kimseden korkmadığını söylüyordun.
- Kendinden başka kimseden. M'Konta'nın ıslak gözlerine baktım.
- Kalbi patron. Kalbinden korkuyordu. (Joseph elini göğsüne götürdü.) içerde bir bozukluk olmasından korkuyordu... durmadan nabzım tutuyordu... Bangui'deyken, hep kliniğe kapanırdı...
- - Bangui'de klinik mi vardı?
- Sadece beyazlar için bir hastane. Fransız Hastanesi.
- Hâlâ duruyor mu?
- Kısmen. Bugün artık siyahlara da açıldı, çalışanlar da Orta Afrikalı doktorlar.
En önemli soruya geçtim:
- Böhm'ün son macerasına katıldın mı?
- Hayır. Bagandou'ya yeni yerleşmiştim. Artık ormana gitmi-yordum.
- Yine de bu konuda bir şeyler biliyorsundur?
- Sadece anlatılanları. M'Baîki'de bu yolculuk bir efsane oldu. Kod adıyla anılıyor; PR 154, madencilerin inceleyeceği bölgenin adı.
- Nereye gitmişlerdi?
- Zoko'nun çok ötelerine... Kongo sınırından sonra...
- Evet?
- Yoldayken, Ngakola bir Pigme'nin getirdiği bir telgraf aldı... karısı ölmüştü... kalbi daha fazla dayanamadı... devrildi...
- Devam et.
Joseph'in somurtkanlığı o kadar artmıştı ki, dudakları kıvrılıyordu. Tekrar ettim:
- Devam et Joseph.
Yine tereddüt etti, sonra içini çekti:
- Ormanla yaptığı gizli anlaşmalar sayesinde, Ngakola kendine geldi... büyünün, çocuklarımızı kaçıran panterin sayesinde...
Guillard'ın anlattığı, Dumaz'nın naklettiği sözleri hatırladım. M'Konta'nın sözleri mühendisinkilerle aynıydı. Burada herkesi korkutacak kadar malzeme vardı. Karanlıkların ortasına yolculuk, korkunç bir esrar, sel gibi yağmurların altında, ölülerin ülkesinden geri dönen bu şeytansı kahraman, beyaz saçlı adam.
- Böhm'ün izinden, ormana gideceğim.
- Kötü bir fıkır. Yağmur mevsiminin ortasındayız. Elmas madenlerini şimdi tek bir kişi, Otto Kiefer adında bir katil yönetiyor. Çok yürümek, gereksiz tehlikelere atılmak zorunda kalacaksın. Bir hiç uğruna. Orada ne yapmayı umuyorsun?
- Ağustos 1977'de gerçekten neler olduğunu anlamak istiyorum. Max Böhm'ün kalp krizinden nasıl sağ kurtulduğunu. Ruhlar benim için yeterli bir açıklama değil.
- Yanılıyorsun. Nasıl yapacaksın?
- Madenlere yaklaşmayıp, Rahibe Pascale'in yanında kalacağım.
- Rahibe Pascale mi? Kiefer'den bir parmak daha yumuşak biridir.
- Bir de bana Zoko'daki Pigme kampından bahsettiler. Orada kalmayı düşünüyorum. Oradan, madenlere gidip gelebilirim. O dönemde damarlarda çalışanlara dikkat çekmeden sorular sorabilirim.
Joseph kafasıyla hayır işareti yaptı, sonra kendine bir fincan kahve daha doldurdu. Saatime baktım; on biri geçmişti. Günlerden pazardı, aklıma yapacak hiçbir şey gelmiyordu.
- Joseph, dedim, Fransız Hastanesi'nde bir tanıdığın var mı?
- Kuzenlerimden biri orada çalışıyor. -Gidebilir miyiz?
- Şimdi mi? (M'Konta kahvesini yudumluyordu.) Beşinci kilometredeki akrabalarımı ziyaret etmek, sonra da...
- Ne kadar?
- Fazladan on bin.
Gülümseyerek küfrettim, sonra parayı gömlek cebine sıkıştırdım. M'Konta göz kırptı, sonra fincanını masaya bıraktı:
- Gittik say patron.
Otuz üçüncü bölüm
Fransız Hastanesi, Ubangi'nin kıyısındaydı. Nehir, parıl parıl bir güneşin altında, tembelce akıyordu. Yoğun çalılıkların ardında, siyah, kocaman, hareketsiz görünüyordu, içinde balıkçıların ve kanolarının yapışıp kalacağı kıvamlı bir şurup gibi.
Kıyıda, bir gece önce dolaştığım yerde yürüyorduk. Yürüdüğümüz yerin çevresi, pastel renkli ağaçlarla doluydu. Sağda, bakanlıkların toprak rengi, pembe, kırmızı renkli geniş binaları. Solda, nehir tarafında, her zamanki meyve, manyok, incik boncuk satıcılarının terk ettiği, otlann içine sığınmış tahta barakalar. Her şey sakindi. Toz bile, ışıktaki koşusundan vazgeçmişti. Pazar günüydü. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, pazar Bangui'de lanetliydi.
Sonunda, hastane göründü, iki katlı, terk edilmişliğin renginde, kare bir blok. Sömürge mimarîsi, beyazımsı sıva süslerle oyulmuş taş balkonlarda görülüyordu. Tüm bina laterit ve bitkilerce kemirilmişti. Ormanın pençeleriyle kırmızımsı izler duvarlara saldırmıştı. Taşlar, rutubet doluymuşçasına, şişmişe benziyordu.
Bahçeye girdik. Cerrah önlükleri ağaçlara asılmış, kuruyorlardı. Kumaşlar kızıl renkli korkunç lekelerle doluydu. Joseph yüzümdeki ifadeyi gördü. Bir kahkaha attı:
- Bu gördüğün, kan değil patron. Toprak, daha doğrusu laterit. İzini silmek mümkün değildir.
Kapıdan girmem için kenara çekildi. Kaba sıvalı, muşambası eprimiş hol, bomboştu. Joseph bankoya vurdu. Uzun dakikalar geçti. Sonunda beyaz önlüğü kırmızı lekelerle dolu uzun boylu biri belirdi. Ellerini birleştirip, eğildi:
- Size nasıl yardımcı olabilirim? dedi sırnaşık bir sesle.
- Alphonse M'Konta burada mı?
- Pazar günü burada kimse olmaz.
- Ya sen, sen kimse değil misin?
- Adım Jesus Bomongo. (Adam daha da eğildi, yılışarak ekledi.) Emrinizdeyim.
- Arkadaşım burada sadece beyazların bulunduğu döneme ait arşivlere bir göz atmak istiyor. Mümkün mü?
- Bakın, bu konu, benim sorumluluğumda, ben de...
Joseph bana bakıp açıklayıcı bir işaret çaktı. Pazarlık etmiş olmak için, biraz tartıştım sonunda cebimden bir on bin CFA frangı daha çıktı. Joseph ayrıldı. Yeni rehberimin peşinden, karanlıklara dalan bir koridora girdim. Bir merdiven çıktık.
- Doktor musunuz? diye sordum.
- Sadece hastabakıcı. Burada, neredeyse aynı şeydir.
Üç kat tırmandıktan sonra, güneş ışığının oymalı süslerin arasından aydınlattığı yeni bir koridora girdik. Havaya keskin bir eter kokusu hâkimdi. Geçtiğimiz odalardan hiçbirinde hasta yoktu. Sadece bir malzeme kargaşası: tekerlekli sandalyeler, uzun metal borular, pembemsi çarşaflar, duvar boyu dizilmiş karyola parçalan. Hastanenin çatı katandaydık. Jesus bir deste anahtar çıkardı, gıcırtılı ve çarpık bir demir kapıyı açtı.
Kapının eşiğinde durdu.
- Dosyalar orada, üst üste yığılı, diye açıkladı. Bokassa'mn düşüşünden sonra, hastane sahipleri kaçtı. Hastane iki sene kapalı kaldı, sonra da Orta Afrikalıları tedavi etmek için açtık. Artık bizim de kendi doktorlarımız var. Çok fazla dosya bulamayacaksınız. Bangui'de tedavi gören beyaz sayısı azdır. Sadece başka yere nakledilemeyen acil vakalar. Ya da tam tersine, iyi huylu hastalıklar. (Jesus omuz silkti.) Afrika tıbbı gerçek bir felakettir. Bunu herkes bilir. Sadece büyücüler sayesinde ayakta kalabiliyoruz.
Bu önemli açıklamadan sonra, topuklarının üzerinde dönüp gözden kayboldu. Yalnız kalmıştım.
Arşivde sadece sağa sola dağılmış birkaç masa ile birkaç iskemle vardı. Duvarlar uzun ve siyahımsı akıntılarla kararmıştı. Uzaktan gelen sesler fokurdayan havayı delip, geçiyordu. Metal bir dolabın içinde, dosyalan buldum. Dört rafın üzerinde sararmış, rutubetin kerttirdiği dosyalar yığılmıştı. Şöyle bir kanştırdı-ğımda, dosyalatın düzensiz, karmakanşık yığıldığını anladım. Sağlam bir destek oluşturabilmek için masalan birleştirdim, sonra da dosyaları üst üste masalann üzerine yerleştirdim. Her biri yüzden fazla dosyadan oluşan, on beş sütun vardı. Yüzümdeki terleri sildim ve okumaya giriştim.
Ayakta, iki büklüm, her dosyanın ilk sayfasına bakıyordum. Bu sayfada hastanın adını, yaşını ve hangi ülke vatandaşı olduğunu görüyordum. Ondan sonra da hastalık ve verilen ilaçlar yazılıydı. Böylece binlerce dosya kanştırdım. Fransız, Alman, İspanyol, Çek, Yugoslav, Rus, hatta Çinli adlan bu dayanıksız yabancılan yıpratan çeşitli ateşli hastalıklarla birlikte gözümün önünde geçit yaptılar. Sıtma, bağırsak enfeksiyonları, alerjiler, güneş çarpma-lan, zührevî hastalıklar... Her seferinde ilaç adlan, hep aynı ilaçlar, bir de daha ender olarak, birinci sayfaya iğneyle tutturulmuş, ilgili büyükelçiliğe yazılmış eve dönüş başvurulan. Saatler birbirini izledi, dosyalar da. Saat beş olduğunda, araştırmamı bitirmiştim. Ne Böhm'ün ne de Kiefer'in adına bir kez bile rastlamadım. Yaşlı Max burada da hiç iz bırakmamıştı.
Arkamda adım sesleri duydum. Jesus neler olupbittiğine bakmaya geliyordu.
- Ee? dedi kafasını uzatarak.
- Hiç. Aradığım adamla ilgili en ufak bir iz yok. Oysa düzenli olarak bu hastaneye geldiğini biliyorum.
-Adine?
- Böhm. Max Böhm.
- Hiç duymadım.
- Yetmişli yıllarda Bangui'de bulundu.
- Böhm, Alman adı mı?
- isviçre.
- İsviçre mi? Aradığın adam İsviçreli mi? (Jesus tiz bir kahkaha attı, ellerini çırptı.) İsviçreli Bunu baştan söyleseydin ya. Buraları aramak bir işe yaramaz patron. İsviçrelilerin sağlık fişleri başka yerde.
- Nerede ? diye sordum sabırsızlıkla.
Jesus hakarete uğramış gibi yaptı. Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra, işaret parmağını uzattı:
- İsviçreliler ciddi insanlardır patron. Bunu hiç unutmamak gerek. Hastane 1979'da kapılannı kapadığında, hastalarının sağlık fişlerini isteyen sadece onlardı. Bazı vatandaşlannın İsviçre'ye Afrika mikrobu getirmelerinden korkuyorlardı. (Jesus üzüntüyle başını göğe kaldırdı.) Kısacası, bütün dosyalan alıp götürmek istediler. Orta Afrika Cumhuriyeti yönetimi bunu kabul etmedi. Anlıyor musun, hastalar isviçreli olabilir, ama hastalıklar Afrikalıydı. Her neyse, epey tartışma oldu...
- Sonra? diye heyecanla sözünü kestim.
- işte burası patron, biraz gizli. Burada söz konusu olan, sağlık
hizmetlilerinin dürüstlüğü, onun için...
Eline yeni bir on binlik sıkıştırdım. Teşekkürlerini bir tebessümle belirtip, zaman kaybetmeden devam etti:
- Dosyalar İtalyan Büyükelçiliğine götürüldü.
Yaşlı Max'ın bu ayrıntıyı bilmeme ihtimali yüzde birdi. Jesus sözlerini sürdürdü:
- Büyükelçilik bekçisi arkadaşım. Adı Hasan. İtalyan Büyükelçiliği kentin öbür tarafında...
Leş gibi bir taksiye bindim, otomobilin olanca hızıyla Bangui'yi bir uçtan diğerine geçtim. On dakika kadar sonra, italyan Büyü-kelçiliği'nin merdivenlerinin önündeydim. Bu kez, gereksiz konuşmalara girmedim. Hasan'ı, gözlerinin etrafı mor halkalı, kısa boylu ve kıvırcık saçlı bekçiyi buldum, fazla lafa gerek duymadan eline bir beş binlik sıkıştırdım, tüm itirazlarına rağmen binanın bodrumuna sürükledim. Kısa süre sonra elçiliğin konferans salonunda oturmuş, önümdeki dört metal çekmeceye bakıyordum; 1962 ve 1979 yıllan arasında Orta Afrika'da bulunmuş isviçre vatandaşlarının tıbbî arşivine.
Dosyalar alfabetik sıraya göre, kusursuz bir düzende sıralanıyordu. B harfine geldiğimde, Böhm ailesinin dosyalarını buldum. Birinci dosya Max'a aitti. Çok kalındı, içi bir sürü reçeteyle, tahlille ve elektroyla doluydu. Max ülkeye gelişinden hemen sonra, 16 eylül 1972'de Fransız Hastanesi'ne gelmiş, tam bir muayene yaptırmıştı. Başhekim Yves Cari da sakin olmasını, fazla efor harcamamasını önermiş, sonra da isviçre'den ithal edilecek bir ilaç yazmıştı. Kişisel notlar bölümüne, dolmakalemle şu notu düştü Yves Cari: "Miyokart yetmezliği. Yakından izlenecek." Son cümlenin altı çizilmişti. Kısacası yaşlı Max üç ayda bir hastaneye gelmiş, reçetesini yenilemişti. Yıllar geçtikçe, ilacın dozu da düzenli olarak artıyordu. Böhm uzatmaları oynuyordu. Dosya temmuz 1977'de, çok yüksek dozda verilecek ilaç reçetesiyle sona eriyordu. Böhm bir ay sonra cangıla girdiğinde, kalbi eskisinin güçsüz bir yankısı gibiydi.
irene Böhm'ün dosyası mayıs 1973'te açılmıştı. En üstte isviçre'de yapılmış tıbbî tahlillerin kopyalan vardı. Dr. Cari fallop borusu enfeksiyonuna yakalanmış hastasını izlemekle yetinmişti. Tedavi sekiz ay sürmüştü. Bayan Böhm iyileşmişti, ama dosyasına "kısırlık" notu düşülmüştü, irene Böhm o sırada otuz dört yaşındaydı. Dr. Kari iki yıl sonra Max Böhm'ün karısında başka bir hastalık buldu. Dosyada Lozan'daki doktora gönderilmiş, yeni tahliller yapılması gerektiğini belirten uzun bir mektup vardı.
Cari doğru terimleri kullanmaktan çekinmiyordu: "Rahim kanseri tehlikesi." Bunu Afrika kliniklerinin imkânsızlıklannı anlatan bir yakınma bölümü izliyordu. Dr. Cari sonuç olarak, meslektaşından irene Böhm'ü Afrika seyahatlerini seyrekleştirmeye ikna etmesini rica ediyordu. Bayan Böhm'ün dosyası başka bir belge olmaksızın 1976'da kapanıyordu. Devamını biliyordum tabiî. Lozan'da yapılan tahliller, rahatsızlığın kanser olduğunu doğruluyordu. Kadmcağız isviçre'de kalmayı yeğlemiş, tedavi görerek iyileşmeye, bu arada hastalığını kocasmdan ve oğlundan gizlemeye çalışmıştı. Bir yıl sonra da ölmüştü.
Kâbus, Philippe Böhm'ün, kuşbilimcinin nihayet bulduğum oğlunun dosyasıyla elle tutulur bir hale geldi. Çocuk daha Afrika'ya gelişinin ilk aylarında, ateşli hastalıklara yakalanmıştı. On yaşındaydı. Bir yıl sonra, uzun bir ishal tedavisi görmüştü. Sonra, sıra amiplere gelmişti. Dizanteri başlangıcının önüne geçilmişti ama, genç Philippe'in karaciğerinde bir apse kalmıştı. Reçeteleri gözden geçirdim. 1976 ve 1977'de durumu düzeliyordu. Kontrollerin arası uzuyor, tahlil sonuçlan cesaretlendirici olmaya başlıyordu. Artık on beş yaşındaydı. Ne var ki dosyası 28 ağustos 1977 tarihli bir ölüm ilmühaberiyle son buluyordu, ilmühabere ilişik, bir de otopsi raporu vardı. Özenle yazılmış, buruşuk raporu çıkardım. Raporun altında "Dr. Hippolyte M'Diaye, diploma: Paris Tıp Fakültesi" imzası vardı, işte o güne kadar kâbusun bekleme odasında olduğumu o anda anladım.
Otopsi raporu / M'Baiki Hastanesi, Lobaye
28 ağustos 1977
Konu: Böhm, Philippe
Cinsiyeti: erkek
Beyaz
168 santimetre, 78 kilogram
Çıplak
Doğumu 8/9/1962, Montreux, İsviçre.
Ölüm yeri ve tarihi: yaklaşık olarak 24/8/1977 günü Orta Afrika Cumhuriyeti, Lobaye bölgesinde, M'Baiki'ye elli kilometre uzaklıkta, sık ormanların ortasında.
Yanaklardaki ve şakaklardaki pençe izleri dışında, yüzde bir yara yok. Ağzın içinde, muhtemelen çenenin büyük bir güçle kasılması sonucunda bazı dişlerde kırıklar, bazılarında da sadece çatlaklar oluşmuş (yüzde çürük izine rastlanmadı). Ense kırılmış.
Göğsün ön tarafında, sol köprücükkemiğinden başlayıp göbeğe
kadar inen, derin ve dümdüz bir yara görülüyor. Göğüs kemiği boylu boyunca kesilmiş, böylece göğüs boşluğunun ortaya çıkması sağlanmış. Tüm göğüs üzerinde, özellikle de ana yaranın çevresinde, sayısız pençe izi görüyoruz. Her iki kol da kesilmiş. Sol el parmaklan kırılmış, sağ elin işaret ve yüzük parmakları koparılmış.
Göğüs boşluğu, kalbin yerinde olmadığım gösteriyor. Karın boşluğunda, birden fazla organın yok olduğu ya da parçalandığı görülüyor: bağırsaklar, mide, pankreas. Cesedin yakınında, üzerinde bir hayvana ait diş izleri bulunan organik parçalara rastlandı. Göğüs boşluğunda herhangi bir kanama izine rastlanmadı.
Sağ kasıkta, uylukkemiğine kadar uzanan çok geniş (yedi santimetre) bir kesik. Kamış, testis ve kalçaların üst kısmı koparılmış. Kalçalarda sayısız pençe izleri, sağ ve sol kalçaların iç bölümlerinde yırtıklar görüldü. Her iki topuk da tamamen kırılmış.
Sonuç: isviçre vatandaşı genç Böhm, Kongo sının yakınlannda babası Max Böhm'le birlikte gittiği PR 154 denetimi sırasında bir gorilin saldınsına uğradı. Pençe izleri geriye hiçbir kuşku bırakmıyor. Genç kurbanın üzerindeki yaralardan bazılan da bu hayvan cinsine özgü. Kurbanlarının kaçmalannı önlemek için goriller, genel olarak avlan-nın kalçalannın dış bölümünü koparmak ve topuklannı kırmak âdetini gösterirler. Bu cinayetin sorumlusu olduğu sanılan, birkaç haftadan beri bölgede dolaştığı bilinen yaşlı erkek gorilin bir Aka Pigme ailesi tarafından vurulduğu söyleniyor.
Not: Ceset bu öğleden sonra, Bangui'deki Fransız Hastanesi'ne nakledildi. Dr. Yves Carl'a gönderdiğim bu rapora ölüm ilmühaberini de ekliyorum. 28 ağustos 1977. Saat 10.15.
işte o an, zaman durdu. Bakışlarımı kaldırdım, koskocaman ve bomboş salona baktım. Yüzümü kaplayan tere rağmen, buz gibiydim. Philippe Böhm'ün otopsi raporu Rayko Nikoliç'inkine, insanın aklını karıştıracak kadar benziyordu. On üç yıl arayla iki kişi öldürülmüş, iki kurbanın da yüreği çalınmış, cinayete bir hayvan saldırısı süsü verilmek istenmişti. Oysa bu dehşet verici buluşun da ötesinde, Max Böhm'ün kaderindeki sır çekirdeğini de anlamıştım şimdi; cangılm derinliklerinde, PR 154 denetimi sırasında olanları; oğlunun kalbi, babasma nakledilmişti.
Otuz dördüncü bölüm
Gece her zaman rahatlatmaz. Üstelik bu 16 eylül pazartesi sabahı, karmakarışık duygularla kalktım. Uykum, genç Philippe Böhm'ün çektiği acıların musallat olduğu bir karabasana dönüşmüştü. Hayatta kalabilmek için oğlunu kurban eden Max Böhm'ün kaderinin korkunçluğu karşısında dehşete düşmüştüm. Artık elmas peşindeki araştırmamın, Max'ın da kanlı bir boyundurukla bağlandığı, olağanüstü katillerin peşinde, çok daha derin bir yarışla at başı gittiğini anlamıştım.
Odamın balkonunda, çayımı içiyordum. Sekiz buçukta, telefonum çaldı. Bonafe'nin sesini tanıdım:
- Antioche? Bana teşekkür edebilirsiniz dostum. Hafta sonu bakanla konuştum, izin belgeniz bakanın genel sekreterinin masasında sizi bekliyor. Hemen gidin. Arabalardan biri, bugün öğleden sonra ikiden itibaren emrinizde olacak. Sizi Gabriel götürecek. Yanınıza yiyecek, armağan, malzeme olarak neler almanız gerektiğim anlatır. Bir şey daha; size yüz mermilik bir torba da verecek, ama bu konuda kimseye bir şey söylemeyin, iyi şanslar.
Telefonu kapattı. Demek zaman gelmişti. Orman beni bekliyordu.
Birkaç saat sonra, -4x4'ün yerine gönderilen- bir Peugeot 404'e binmiş, yola koyulmuştuk. Arabanın direksiyonunda Gabriel vardı; üzerinde "AlDS. Korunuyorum. Prezervatif kullanıyorum" yazılı ti-şörtüyle. Sırtında da, prezervatif takmış bir Orta Afrika Cumhuriyeti haritası.
Daha Bangui'den çıkar çıkmaz, yolumuz kesildi. Kötü yüzlü, tüfekleri tozlu, kılıksız askerler durmamızı emrettiler. "Kimliklerimizi inceleyeceklerini, sonra da arabayı arayacaklarını" söylediler. Gabriel zaman geçirmeden, elinde pasaport ve izin belge-
siyle, kontrol kulübesine gitti. îki dakika sonra dışan çıktı. Barikat kalktı. Afrika yönetiminin yöntemleri kolay anlaşılmaz.
O andan sonra, görüntü ışıltılı bir renk aldı. Ağaçlar ve sarmaşıklar göz alabildiğine uzanıyor, katrandan yapılmış daman sarıyorlardı. "Orta Afrika'nın tek asfalt yolu" dedi Gabriel. "Beren-go'ya, Bokassa'mn eski sarayına gidiyor." Güneş etkisini yitirmişti, hızımızın rüzgârı da tatlı ve hoş kokular yüklüydü. Yolda sadece siyahlara özgü o zarafetle, asfaltın kenarından yürüyen insanlara rastlıyorduk. Kadınlar bir kez daha soluğumu kestiler. Yüksek otların arasında, böylesine doğal yürüyen, uzun, esnek ve yalnız çiçekler...
Elli kilometre kadar sonra, ikinci barikata geldik. Lobaye bölgesine girmek üzereydik. Bir kez daha Gabriel'in geçiş pazarlığı yapması gerekti. Arabadan indim. Gök kahverengileşmişti. Morumsu kocaman bulutlar dolaşıyordu. Ağaçlarda kuş salkımları, yaklaşan fırtınadan ürkmüş gibi, cıvıldaşıyordu. Çevrede karmakarışık bir hareketlilik göze çarpıyordu. Kamyonlar duruyor, erkekler derme çatma tezgâhlar boyunca, dirsek dirseğe içiyorlar, kadınlar da yere çökmüş, çeşit çeşit yiyecekler satıyorlardı.
Çoğu geniş leğenlerin dibinde birbirlerine dolanıp açılan, tüylü ve alacalı, canlı tırtıllar satıyordu. Kadınlar leğenlerinin yanına çökmüş, yüksek perdeden tiz sesleriyle bağırarak müşteri kızıştırıyorlardı:
Patron, tırtılların mevsimi geldi. Hayatın, vitaminlerin mevsimi...
Birden, yağmur boşandı. Gabriel Müslüman kardeşlerinin yanında birer çay içmemizi önerdi. Derme çatma bir verandanın altına sığındık, beyaz cellabeler giymiş, başlarına o bilindik fesi yerleştirmiş insanların yanında hayatımın ilk gerçek çayını içtim. Dakikalarca yağmuru seyrettim, dinledim, hayran oldum. Bu sadece sağanak değil, insamn yüreğinde bir dostluk, bir çekicilik, bir iyilik tadı bırakan, baş başa bir buluşmaydı.
- Gabriel, M'Baiki'de Dr. M'Diaye adında birini tanıyor musun?
- Tabiî. Bölge valisi. Aslında ona bir nezaket ziyareti yapmamız gerekecek. îzin belgeni imzalaması için.
Yarım saat kadar sonra yağmur dinmişti. Yeniden yola koyulduk. Gabriel torpido gözünden koyu renkli, küt mermilerle dolu bir naylon torba çıkardı. Zaman geçirmeden mermilerden on altısını şarjörüme yerleştirdim, şarjörü de Glock'a taktım. Gabriel ağzım açmadı. Göz ucuyla beni izliyordu. Ormanda otomatik tabanca taşımakta şaşılacak bir şey yoktu. Öte yandan böylesine
hafif, tıkırtıları sessiz ve seri bir silahı ilk kez görüyordu.
M'Baîki göründü. Bir tepenin yamacında, dağınık küçük mahalleler olarak kurulmuş, topraktan ve tenekeden yapılmış bir barakalar topluluğu. Tepede, soluk mavi renkli büyük bir yapı vardı. "Dr. M'Diaye'nin evi" diye mırıldandı Gabriel. Arabayla kapısının önüne kadar gittik.
Sarmaşıklarla ve kocaman yapraklarla dolu, karmakarışık bir bahçeye girdik. Çocuklar hemen göründü. Ağaçların ardından gülümseyerek bizi izliyorlardı. Ev sanki sömürge döneminin izlerini taşıyordu. Oluklu sac damın altında, nefis bir ev olabilecekken, dinmek bilmeyen yağmurların, yakıcı güneşin insafına terk edilmiş gibiydi. Kapı ve pencerelerin yerinde, yırtık perdeler görünüyordu.
M'Diaye gözleri kıpkırmızı, kapının önünde bekliyordu.
Geleneksel selamlaşmanın ardından, Gabriel içinde bolca "Sayın Valim" bulunan bir nutka başladı, gezimle ilgili karmaşık açıklamalar yaptı. M'Diaye dalgınca dinliyordu. Çökük omuzlu, başında rengi solmuş hasır bir şapka olan, ufak tefek bir adamdı. Yüzü donuktu, bakışlarıysa daha da donuk. Afrika ayyaşının dirençli bir örneğinin karşısında duruyordum, şimdiden sarhoş bir ayyaşının. Neyse, sonunda bizi içeri aldı.
Evin büyük salonu gölgelere gömülmüştü. Duvarlar boyunca görünen ıslaklıklar karanlıkta bir şeyler mınldanırcasına sızmaya devam ediyordu. M'Diaye izin belgemi imzalamak için çekmecesinden bir dolmakalem çıkardı. Öteki kapıdaki perdenin aralığından, koca memeli iri bir zenci kadmın tırtıllardan bir yemek hazırladığını gördüm. Larvalan uçlan sivriltilmiş çubuklara takıyor, sonra da korlann üzerine yerleştiriyordu. Çocuklar çevresinde koşuşuyor, dönüp duruyorlardı. M'Diaye belgeyi hâlâ imzalamamıştı. Gabriel'e döndü:
- Bu mevsimde orman tehlikeli olur.
- Evet, Sayın Valim.
- Vahşi hayvanlar var. Yollar bozuk.
- Evet, Sayın Valim.
- Böyle gitmenize izin veremem.
- Evet, Sayın Valim.
- Başınıza bir kaza gelse, size nasıl yardım ederim?
- Bilmiyorum, Sayın Valim.
Sessizlik. Gabriel iyi bir öğrencinin dikkatli ifadesini takınmışken, M'Diaye asıl konuya girdi:
- Bunun için biraz paraya gerek var. Gerektiğinde size yardım edebilmem için bir teminata.
Maskaralığın bu kadarı da fazlaydı.
- M'Diaye, dedim. Sizinle konuşmam gerek. Önemli bir konu hakkında.
Vali bana doğru döndü. Beni ilk kez görmüş gibiydi.
- Önemli bir konu mu? (Bir an bakışları odada dolandı.) Öyleyse içelim.
- Nerede?
- Kahvede. Evin hemen arkasında.
Dışarıda hafiften bir yağmur, yeniden yağmaya başlamıştı. M'Diaye bizi meyhaneye benzer bir yere götürdü. Yer sıkıştırılmış topraktandı, masa yerine de ters çevrilmiş sandıklar kullanılıyordu. M'Diaye bira ısmarladı, Gabriel ve ben ise soda. Vali bitkin bakışlarını bana çevirdi:
- Sizi dinliyorum, dedi. Hiç girizgâhsız, söze girdim:
- Max Böhm'ü hatırlıyor musunuz? -Kimi?
- On beş yıl önce, elmas madenlerini denetleyen bir beyaz.
- Hiç hatırlamıyorum.
- İriyarı, ormanda yaşayan, işçilere dehşet saçan sert ve acımasız bir adam.
- Hayır. Gerçekten.
Masanın üzerine vurdum. Bardaklar sıçradı. Gabriel şaşkınlıkla bana baktı.
- M'Diaye, o zaman çok gençtiniz. Tıp diplomanızı yeni almıştınız. Max'ın oğlunun, Philippe Böhm'un otopsisini siz imzaladınız. Bunu unutmuş olamazsınız. Çocuk bulunduğunda kollan kopmuştu, vücudu yaralarla kaplıydı, kalbinin yerindeyse yeller esiyordu. Bütün bu ayrıntıları sizin raporunuzdan aldım M'Diaye. Rapor yanımda, altında da imzanız var.
Doktor cevap vermedi. Kan çanağı gözlerini bana dikti. Bakışlarını benden ayırmadan, el yordamıyla bardağım buldu. Birasım ağzına götürüp usulca, küçük yudumlarla içti. Ceketimin altından, Glock'un kabzasını gösterdim. Meyhanenin öteki müşterileri dışarı çıktı.
- Sonuç olarak, bir goril saldırısı dediniz. Yalan söylediğinizi biliyorum. 28 ağustos 1977 günü, muhtemelen para karşılığında, bir cinayeti görmezden geldiniz. Cevap verin, pabucumun doktoru!
M'Diaye başmı çevirdi, kapı aralığından görünen gök parçasına baktı, sonra yeniden bardağını dudaklarına götürdü. Glock'u kılıfından çıkarıp ayyaş herifin yüzüne vurdum. Şapkası uçtu.
Cam parçalan etine battı. Kopuk yanağının altından pembemsi dişetleri göründü. Gabriel beni durdurmaya çalıştı; koca adamı ittim. M'Diaye'yi yakaladım, silahımı burun deliklerine dayadım.
- Alçak! diye haykırdım. Yalanınla bir cinayeti akladın. Çocuk katillerini korudun, sen...
M'Diaye kollanndan birini zorlukla kaldırdı:
- Ben... konuşacağım. (Gabriel'e baktı, sonra güçsüz bir sesle konuştu.) Bizi yalnız bırak...
Zenci kayboldu. M'Diaye oluklu sac duvara dayandı. Soluk soluğa sordum:
- Cesedi kim buldu?
- Onlar... kalabalıktı.
- Kim, onlar?
Ayyaş cevap vermekte gecikiyordu. Parmaklarımı sıktım.
- Beyazlar... günlerce önce...
Baskıyı biraz azalttım. Glock'un namlusu hâlâ burun deliklerinin altındaydı.
- Bir arama yolculuğu... Elmas daman aramak için, ormana gitmişlerdi.
- Biliyorum, PR 154. Bana isimlerini söyle.
- Max Böhm vardı. Oğlu, Philippe Böhm. Bir de başka bir beyaz. Bir Afrikaner. Adım bilmiyorum.
- Bu kadar mı?
- Hayır. Bir de Otto Kiefer vardı, Bokassa'nın adamı.
- Otto Kiefer de mi onlarla gitmişti?
- E... evet.
Yeni bir ilişki daha aydınlanıyordu: Max Böhm ile Otto Kiefer birbirlerine elmaslar için olduğu kadar o vahşi gece nedeniyle de bağlıydı. Vali ağzını sildi. Kan gömleğine akıyordu. Devam etti:
- Beyazlar buradan, M'Baiki'den geçtiler, sonra da SCAD'a gittiler.
- Sonra?
- Bilmiyorum. Bir hafta sonra iri beyaz, Güney Afrikalı olanı, tek basma geri döndü.
- Açıklama yaptı mı?
- Açıklama yok. Bangui'ye döndü. Bir daha görmedik. Hiç görmedik.
- Ya ötekiler?
- iki gün sonra, Otto Kiefer göründü. Gelip hastanede beni buldu, ve "Kamyonette senin için bir hasta var" dedi. Tannm, bir cesetti, bir beyaz cesedi, göğsü boydan boya yank. Her taraftan ba-
ğırsakları sarkıyordu. Bir süre sonra, Max Böhm'ün oğlu olduğunu anladım. Kiefer bana, "Bunu bir goril yaptı" dedi. "Otopsi yapman gerek." Tepeden tırnağa titremeye başladım. Kiefer bana bakıp bağırdı: "Otopsiyi yap, Allah'ın cezası. Hem sakın unutma, bunu yapan bir goril." Ameliyathaneye girip, çalışmaya başladım.
- Sonra?
- Kiefer bir saat sonra geri döndü. Korkudan ödüm patlıyordu. Yaklaşıp, "Bitti mi?" diye sordu. Ona Philippe Böhm'ü bir gorilin öldürmediğini söyledim. Ağzımı kapamamı söyledi, cebinden bir tomar Fransız frangı çıkardı; yepyeni, gıcır gıcır beş yüzlük banknotlar. Paralan cesedin açık göğsüne tıkıştırmaya başladı. Tanrım, bağırsakların içinde yüzen o paralan hiç unutmayacağım. Bana dedi ki: "Sana millete palavra anlatmanı söylemiyorum. (Hâlâ banknottan cesedin içine sokuşturuyordu.) Sadece bunun Allah'ın belası bir goril saldınsı olduğunu doğrulamanı istiyorum." Cevap vermek istedim, ama çoktan gitmişti. Açık yaranın içine yirmi bin frank bırakmıştı. Banknotları çıkarıp temizledim. Sonra da raporu istedikleri gibi yazdım.
Gözüm hiçbir şey görmüyordu. M'Diaye donuk bakışlannı hâlâ benden ayırmamıştı. Silahı yeniden yüzüne dayayıp, soludum:
- Bana cesetten bahset.
- Yaralar... Çok inceydi. Yazdığım gibi, pençe izi değildi. Neşter iziydi. Hiç kuşkum yok. Bir de, yüreğin kaybolması var. Göğüs boşluğunu açar açmaz, atar ve toplar damarların kesilmiş olduğunu gördüm. Profesyonel biri tarafından. O zaman genç beyazm kalbini çaldıklarını anladım.
- Devam et, dedim titrek bir sesle.
- Vücudu kapayıp, raporumu yazdım. "Goril saldınsı." Bu kadar.
- Neden daha basit bir ölüm şekli düşünmedin? Örneğin, basit bir sıtma.
- İmkânsız. Bangui'de Dr. Cari'ın cesedi göreceğini biliyordum.
- Dr. Cari şimdi nerede?
- Öldü. İki yıl önce, tifüsten.
- Philippe Böhm konusu nasıl bitti?
- Bilmiyorum.
- Sana göre, bu vahşi ameliyatı kim yapmış olabilir?
- Hiç fikrim yok. Ama bir cerrah olduğu kesin.
- Max Böhm'ü sonra hiç gördün mü?
- Bir daha hiç görmedim.
- Kongo sınırının ötesinde, ormandaki bir dispanserden söz edil-
diğini duydun mu?
- Hayır. (M'Diaye kan tükürdü, sonra kolunun tersiyle dudak-lannı sildi.) Biz oralara hiç gitmeyiz. Orada panterler, goriller, ruhlar var... Orası gecenin evreni.
Parmaklarımı gevşettim. M'Diaye yıkıldı. Kadınlar, erkekler, koşuşturup gelmişti. Meyhanenin camlarına yapışmışlardı. Kimse içeri girmeye cesaret edemiyordu. Kalabalığın arasından, Gab-riel'in mınldandığını duydum:
- Louis, hastaneye götürülmesi gerek. Bir doktor. M'Diaye bir dirseğinin üzerinde doğruldu:
- Ne doktoru? diye sınttı. Doktor benim.
Küçümseme dolu bakışlanmı ona doğrulttum. Uzun uzun, kırmızı bir şeyler kustu. îç karartıcı görüntüyü izleyen siyahlara döndüm:
- Tann aşkına, şuna bir bakın! Söze kansan M'Diaye oldu:
- Ya mazot ne olacak? diye sordu boğukça.
- Ne mazotu?
- Hastanede elektrik için, mazotun parasını ödememiz gerek. Yüzüne bir deste CFA çarptım, sonra da topuklarımın üzerinde
döndüm.
t
I
Otuz beşinci bölüm
Bozuk ve çamurlu bir yolda saatlerce gittik. Güneş batıyordu. Camların üzerine tozdan vıcık vıcık, kuru bir yağmur iniyordu. Sonunda, Gabriel dayanamayıp, sordu:
- Patron, bu hikâyeyi nereden biliyorsun, beyaz adam hakkındaki?
- Bu eski bir hikâye, Gabriel. Bırakalım onu. Sen ne düşünürsen düşün, ben buraya Pigmeler konusunda röportaj yapmaya geldim. Tek amacım bu.
Önümüzde, iki yanı barakalarla dolu, geniş bir patika açılıyordu. SCAD köyü göründü. Sağda, uzakta, bıçkıhane binaları seçiliyordu. Gabriel yavaşladı. Kırmızı toza bulanmış, vücutları tok bir sesle arabanın çamurluklarına sürtünen erkek ve kadm kalabalığının arasından geçtik. Renklerin ve duyguların şiddetinden bitkin düşmüştüm.
Köyün öteki ucunda, beton binalar yükseliyordu. Gabriel açıkladı: "Rahibe Pascale'in eski dispanseri. Yarın sabah ormana hareket etmeden önce, bu gece burada uyuyabilirsin."
Küçük binaların içinde yüksek cibinliklerin altına saklanmış, naylon örtülü kamp yatakları göze çarpıyordu; kısacası, rahat bir gece geçirmek için ne gerekiyorsa vardı, ileride kırmızı toprak yol, sonunda gerçek bir yeşil duvar gibi dikilen ormanın içine dalıyordu. Sadece bu sonsuzlukta yönünü kaybeden yol seçiliyordu.
Gabriel birkaç siyahla birlikte arabayı boşalttı. Ben Bonafe'nin verdiği bölge haritasını incelemeye koyuldum. Boşunaydı. Gitmek istediğim yönde tek bir patika yoktu. Güneye doğru beş yüz kilometre boyunca uzanan sık ormanlardan önce adı belirtilen son nokta, SCAD'dı. Bıçkıhane köyü sarmaşık ve bitkilerden oluşmuş dev bir uçurumun kenarında, dengede durur gibiydi.
Birden, gözlerimi kaldırdım. Çevremizde değişik adamlar vardı. Boylan bir buçuk metreyi geçmiyordu. Paçavralar, leş gibi tişörtler, yırtık gömlekler giyiyorlardı. Tenleri açık renkti, karamela rengi, yüzlerinde de tatlı bir tebessüm vardı. Gabriel hemen sigara tuttu. Gülüşmeler duyuldu. İri siyah anlattı: "İşte Akalar patron, Pigmeler. Hemen yakında, Zoumia'da, sazdan kulübelerde yaşarlar."
Birkaç kadın göründü. Memeleri çıplak, kannları yuvarlak, başlarında yapraklardan ya da kumaş parçalarından taçlar. Çocuklarını sırtlarında taşıyor, erkeklerden de fazla gülüyorlardı. Onlar da sigaralara keyifle uzandılar, zevkle tüttürmeye koyuldular. Kadınların hepsinin de saçı çok kısaydı. Bu kısa saçların içinde ince zevk ürünü hazineler görünüyordu. İçlerinden birinin ensesinde testere dişine benzer süslemeler vardı. Bir diğerinin kaşları nokta nokta bırakılmışken, şakaklarında yollar görünüyordu. Ciltlerindeki izler, eğriler, arabeskler, küçük figürler çizen şişmiş yaralar göze çarpıyordu. Bir ayrıntıyı fark edip dondum; buradaki bütün Pigmelerin dişleri sivriltilmişti.
Gabriel beni Zoko'ya kadar götürecek kuzeniyle, Beckes'yle tanıştırdı. Gözlerinden güneş gözlüğünü çıkarmayan, Adidas marka eşofmanlar giymiş, dal gibi ince ve uzun bir siyahtı. İnsanın cesaretini kıracak kadar sakindi. Dişlerini göstererek gülümsedi, başka hiçbir yorumda bulunmak gereği duymadan, ertesi sabah burada, yedide buluşacağımızı söyledi.
Gabriel de peşinden gitti. SCAD'da bir "aile yemeği" yemek istiyordu. Sekiz gün sonra, dispanserde bulunmasını söyledim. Başını salladı, göz kırptı, iyi şanslar diledi. Peugeot'nun uzaklaştığını duyduğumda, boğazım düğümlendi.
Biraz sonra hava karardı. Bir kadın yemek hazırladı. Payıma düşen manyok (dışkı kokulu, grimsi bir bulamaç) çanağını boşalttım, sonra da dispanserin damında uyumaya karar verdim. Yıldızların altında, pamuklu çarşafımın içine girdim. Gözlerim açık, uykunun bastırmasını bekledim. Birkaç saat sonra, sık ormanları görecektim. Büyük yeşili. İtiraf etmeliyim ki, maceramın başından beri ilk kez korkuyordum. Cangılm derinliklerinden bana hoş geldin diyen meçhul hayvanların boğuk homurtuları gibi inatçı bir korku.
Otuz altıncı bölüm

Beckes ertesi sabah yedide göründü. Birlikte bir çay içtik. Duraklamalarla ve düşünce dolu "iyi"lerle kesilen, sınırlı bir Fransızca konuşuyordu. Öte yandan, güney bölgesini avucunun içi gibi biliyordu. Ona kalırsa önümüzde uzanan ve tomruk işletmesinin buldozerleri tarafından açılmış yol, bir kilometre sonra sona erecekti. Ondan sonra, dar patikalarda ilerlemek gerekecekti. Böylesi patikalardan giderek, Zoko'ya üç buçuk günde varmayı umuyordu. Böylesi bir maratonun ne anlama geldiği konusunda en ufak bir fikrim olmadan, başımı sallayıp onaylıyordum.
Ekip yola koyuldu. Beckes yükümüzü taşımak için beş Pigme tutmuştu. Bizi karanlıkların sonuna kadar izlemeye kararlı görünen, sigara tüttürüp gülümseyen, paçavralar giymiş beş küçük adam. Bir de genç bir aşçı tutmuştu, Tina adında, güzelliğiyle insanı serseme çeviren bir M'Baka. Saçaklı bubu içinde salınarak yürüyor, kişisel eşyalarını ve aletlerini koyduğu koca tencereyi başının üzerinde taşıyordu. Durmadan gülüyordu. Sanki bu yolculuk hoşuna gitmişti.
Sigara dağıtıp, yolculuğu ayrıntılara girmeden anlattım. Beckes söylediklerimi Sango'ya çeviriyordu. Sadece Zoko bölümünden bahsedip, kafamdakilerin geri kalanını açıklamadım. Pigme köyüne varınca, yalnız başıma yola çıkıp birkaç kilometre güneye, Otto Kiefer'in madenine gitmeyi düşünüyordum. Bütün yolculuğun bir haftada biteceğini tekrarlayıp, uzun uzun kırmızımsı yola baktım. Toprak damar sonsuzluklarında, korkunç bir ağaç ve sarmaşık kargaşasında son buluyordu. Ekip yola kovuldu.
Cangıl gerçek bir mezarlıktı, inatçı bir yaşam kavgası ile derin bir yok oluşun karışımı. Nereye baksanız, yosun kaplı kökler, devrilmiş ağaçlar görüyor, abartılı bir hayatın son çırpınışlarına
benzer çürümüş kokular duyuyordunuz. Ormanda yürümek bu sonsuz can çekişmede, kokular melankolisinde, yosun ve su birikintilerinin kırgınlığında ilerlemek gibiydi. Bazen güneş görünüyordu. Parlak ışığıyla, uyanmaya, sıcaklığın dokunuşuyla ani ışıktan beslenmiş aç vücutlar gibi kıvrılmaya başlayan karmakarışık yaprak ve sarmaşık kalabalığım yıkıyordu. îşte o zaman orman masalımsı bir livara, adımlarınızın altında çıtırtısını duyduğunuzu sandığınız çok güçlü, çok aceleci bir büyüme çılgınlığına dönüşüyordu.
Oysa ben hiçbir baskı hissetmiyordum. Orman aynı zamanda uçsuz bucaksız, açık, kocaman bir denizdi. Sarmaşıkların dolandığı yüksek gövdelerin ötesinde, asılı çalıların, çiçeklerin ötesinde, Avrupa'daki ormanlarımızı andıran dev dantelin ötesinde, ormana hâkim olan olağanüstü bir özgürlüktü. Çığlıklara ve ağaçlara rağmen orman geniş ve havadar bir boşluk hissi uyandırıyordu. Kuşkusuz bu yalnızlık bir seraptan farksızdı. Ormanda bir milim bile boşluk yoktu. Her şey kaynaşıyor, itişiyordu.
Beckes'ye göre, her hayvanın kendine özgü bir bölgesi vardı. Bir ağacın devrilmesiyle oluşan açıklık kirpinin sığınağıydı. İçinden çıkılmaz, sarmaşıklarla kaplı ağaç diplerinde antiloplar yaşıyordu. Üstü açık boşluklara gelince, burası yuvalarını ağaçların tepesine kuran, yağmura bile aldırmaksızın gün boyu cıvıldayan kuşların mekânıydı.
Bazen, bütün hepsinin önüne geçen bir sürtünme ya da ıslık duyulduğunda, Beckes'ye soruyordum, "Neydi bu çığlık?" diye. Birkaç saniye düşünüyor, sonra cevap veriyordu:
- Karınca.
- Karınca mı?
- Kanatlan ve gagası var, suyun üzerinde yürüyor. (Omuz silki-yordu.) Karınca işte.
Beckes'nin ekvator ormanlan konusunda kendine özgü görüşleri vardı. Tüm M'Bakalar gibi, o da ormanın, yabanî hayvanlarla gizli bir işbirliği yapan güçlü ve görülmez ruhlan banndırdığına inanıyordu. Hem Orta Afrikalılar hayvanlardan bir Avrupalı gibi bahsetmiyorlardı. Onlann gözünde hayvanlar korku ve saygı duyulması gereken, gizli duygulan ve güçleri olduğuna inanılan üstün, en azından insanlara eşit yaratıklardı. Örneğin Beckes, "onu" kızdırmaktan çekindiği için gorilden bahsederken sesini alçaltı-yor, bir akşam panterin bakışıyla lambanın camım nasıl kırdığım anlatıyordu.
Sağanaklar ilk günden başladı. Ağaçlar, kuş çığhklan ya da
kendi ateşimiz gibi yolculuğun bölünmez bir parçası olan, aralıksız bir boşanma. Yağmurlar serinlik getirmiyor, tam tersine, sadece yürüyüşümüzü zorlaştınyordu; toprak derinleşiyor, ayaklan-mızın altında gerçek kanklar açılıyordu. Yine de herkes, göklerin öfkesi bize ulaşamazmış gibi, yürümeye devam ediyordu.
Sağanağın altında, M'Baka avcılanyla karşılaştık. Avlarım sırt-lannda taşıdıklan dar sepetlerde götürüyorlardı: toprak rengi postlanyla ceylanlar; emzikli bebekler gibi kıvnlmış şebekler; dikenli kürkleriyle, gümüş renkli kanncayiyenler. Büyük siyahlar bizlerle birlikte birer sigara tüttürüyor, bakıp gülümsüyorlardı ama yüzleri bir endişe dalgasıyla ayaklanmış gibiydi. Gece olmadan kuzeye, ormanın sımnna varmak istiyorlardı. Karanlığa meydan okumayı, ruhları sakinleştirmeyi sadece Akalar biliyordu. Oysa ekibimiz -ayaklı bir küfür gibi- güneye inmeye devam ediyordu.
Her gece kampımızı yağmurdan etkilenmemiş bir yerde kuruyorduk. Saat altı olduğunda karanlık birden çöküyor, ateşböcek-leri aydınlanıp, ağaçlar arasında dolaşmaya çıkıyordu. Biraz sonra ateşin çevresine kenetlenmiş, yere oturmuş, aç hayvan sesleri çıkararak yemeğimizi yiyorduk.
Yolculuğumun gizli amacını düşünüyor, konuşmuyordum. Sonra çadınmın altına sürünüp, yağmur damlalannın çift katlı tavana düşerken çıkardıklan sesi dinliyordum. Öylesi anlarda sessizliğe gömülüyor ve yaşadığım maceranın trajik rotasmı zihnimde canlandınyordum. Leylekleri, bir meteor gibi geçtiğim ülkeleri, ayaklanmın altından akan şiddet sellerini düşünüyordum. Sanki yakında kaynağını bulacağım, Max Böhm'ün oğlunun yüreğini çaldığı, üç adamın, Böhm'ün, Kiefer'in ve Van Dötten'in elmaslar ve leylekler üzerine kurulu şeytanî bir antlaşma imzaladıkları kanlı bir nehri tırmanıyormuşum gibi geliyordu. Bir de Sarah'ı düşünüyordum. Pişmanlık ya da üzüntü duymaksızın. Başka koşullarda olsa, belki de birlikte bir hayat kurabilirdik.
İtiraf etmeliyim ki, aynı zamanda da aşçı Tina'yı düşünüyordum. Yolun sonuna doğru, elimde olmadan kaçamak bakışlar atıyordum ona. Bir kraliçe profiline sahipti; üstüne üstlük uzun bir # boynu, geniş bir çenesi, kalın, güzel ve çekici dudaklan vardı. Aşağıda, çıkık alnının gölgesinde, gözleri parlıyordu. Kazınmış kafasının üzerinde, örgüler dikiliyordu, bongo boynuzlan gibi. Birkaç kez bakışlanmı yakalamıştı. Bir kahkaha atmış sonra da dudaklannı billur bir çiçek gibi büzerek mınldanmıştı:
- Korkma Louis.
- Korkmuyorum, demiştim kararlı bir sesle, sonra da yeniden patikanın tümseklerine dönmüştüm.
Üçüncü gün, Pigme kampının gölgesine bile rastlamamıştık. Gök artık bir anı olmuş, yorgunluk kaslarımızı birer sopa gibi germişti. Toprağın içine açılmış derin bir kuyuya dimdik dalma, bir daha dönme umudu taşımaksızın bitkilerle kaynaşma duygusu her zamankinden daha güçlüydü şimdi.
Oysa 18 eylül akşama doğru, yolumuzu kesen, alev alev yanan bir ağaç gördük. Bitki okyanusunun ortasında, kızıl bir kor. Yola çıkışımızdan beri insan varlığıyla ilgili ilk belirti, insanlar ağacın yağmur suları altında yıkılmasını beklemek yerine, yakmayı tercih etmişlerdi. Beckes sağanak halinde yağan yağmurun altında, dudaklarında bir tebessümle döndü:
- Varmak üzereyiz.
i
Otuz yedinci bölüm
Zoko kampı ormanda oldukça geniş bir açıklığın ortasında kurulmuş bir daire biçimindeydi. Yapraklardan yapılmış kulübeler ile lateritten yapılma barakalar ortada, bir çöl kadar çıplak meydanı çevreliyordu, ilginçtir, yer, duvarlar ve yapraklardan oluşan kubbe ormanın renklerinde -kırmızı ve yeşil- değil; daha çok, sanki can-gılın kabuğu kazınmış gibi, sert bir toprak rengindeydi. Zoko bitki dünyasının süsleri içine girmiş gerçek bir açıklık gibiydi.
Burada büyük bir hareketlilik göze çarpıyordu. Kadınlar içleri çiçekler, taneler ve köklerle dolu ağır örgü sepetler taşıyarak toplayıcılıktan dönüyorlardı. Her biri ayrı patikalardan gelen erkeklerin sırtındaysa maymunlar, ceylanlar ya da ağlar vardı. Mavimsi ağır bir duman kulübelerin arasından dolanıp kıvrım kıvrım düğümleniyor, sonra da kamp merkezinin üzerinde yükseliyordu. Bu karmaşık havada -yağmur az önce dinmişti- kulübelerinin önünde bu geniz yakıcı dumanı besleyen aileler görülüyordu. "Böcekleri uzaklaştırmak için" diye fısıldadı Beckes, "Pigme yöntemi." Şarkılar duyuldu. Neredeyse tirolyen gibi tiz, tekdüze ezgiler, alev alev yanan ağacı gördüğümüzde de bizi karşılayan, sesi sanki son derece duyarlı bir telmiş gibi kullanan, çınlayan bükümler. Akalar ya uzaktayken böyle haberleşiyorlardı ya da bu sevinçlerini göstermenin basit bir yoluydu.
İri bir siyah bizi karşılamaya geldi. Bu Zoko Pigmelerinin "sahibi", eğitmen Alphonşe'tu. Karanlık basmadan hemen yakında, buradakinden daha küçük bir açıklığa kurulmuş, on metrelik bir sundurmanın altına yerleşmemizi istiyordu. Ailesi de oradaymış. Yol arkadaşlarım palmiye yapraklarından kulübecikler yaparlarken, çadırımı sundurmanın yanına kurdum, iki günden beri ilk kez, çevremiz kuruydu.
Alphonse durmaksızın konuşuyor, uzaktan Pigme kampının ayrıntılarını göstererek "malikânesinden" söz ediyordu.
- Rahibe Pascale nerede? diye sordum. Alphonse'un kaşları kalktı:
- Dispanser mi demek istiyorsunuz? Kampın öte ucunda, ağaçların arkasında. Bu akşam gitmemenizi tavsiye ederim. Rahibe memnun değil.
- Memnun mu değil?
Alphonse arkasını döndü, üzüntüyle cevap verdi:
- Hiç memnun değil.
Hamallar ateşi yaktılar. Yaklaştım, yalak biçiminde minicik bir tabureye çöktüm. Ateş çıtırdıyor, kesif bir ıslak ot kokusu yayıyordu. Alevlerin tutsağı olmuş bitkiler, istemeye istemeye yanıyor gibiydi. Birden karanlık bastı, rutubetli boşluklarla, serin rüzgârlarla, kuş çığlıklanyla dolu gece geldi. Benliğimin derinliklerinde, yüreğimin hemen altında aralık bırakılmış bir pencereden gelen hafiflik gibi, bir çeşit çağn, soluğa benzer bir şey duydum. Üzerimizde, yıldızlardan delik deşik, aydınlık bir gök açılıyordu. Gökkubbeyi görmeyeli dört gün olmuştu.
îşte tamtamlar o zaman dövülmeye başladı.
Kendimi gülümsemekten alıkoyamadım. Öylesine gerçekdışı, aynı zamanda da o denli olağandı ki. Cangılın en derin yerinde, dünyanın yüreğinin atışını duyuyorduk. Beckes doğrulup, homurdandı: "Yan tarafta şölen var Louis. Gitmemiz gerek." Arkasında Tîna keyifli sesler çıkarıyor, omuzlarım titretiyordu. Bir dakika kadar sonra, büyük açıklığın kenarındaydık.
Alacakaranlıkta, her yönde koşuşturan Aka çocukları görülüyordu. Topraktan yapılmış kulübelerin önünde kız çocuklan hurma yapraklarından etekliklere bulunuyorlardı. Ellerine mızraklar almış birkaç çocuk, ahenkli adımlar atmaya çalışıyor, sonra da gülmekten kınlıyorlardı. Kalçaları dallardan ve yapraklardan ışıl ışıl kadınlar, çevredeki çalılıklardan dönüyorlardı. Erkekler bir yandan Beckes'nin dağıttığı sigaraları tüttürüyor, bir yandan da bu hareketliliği neşeli yüzlerle izliyorlardı. Durmadan çalan tamtamlar, insanların ateşini körüklüyordu.
Alphonse elinde bir gemici feneriyle çıkageldi. "Pigmelerin dansını mı görmek istiyorsunuz patron?" diye fısıldadı kulağıma. "Benimle gelin." Peşine takıldım. Kulübelerin yakınında küçük bir sıraya yerleşti, gemici fenerini meydanın ortasına bıraktı. Böylelikle, küçük hayaletlerin vücutları kolaylıkla görülür oldu. Dansları ateş ve şölen rengine bürünmüş geceyi yırtıyordu.
Akalar birbirinden farklı daireler halinde dans ediyorlardı. Erkekler bir tarafta, kadınlar öteki tarafta. Daireden boğuk bir ezgi yükseliyordu: "Aria mama, aria mama..." Boğuk ve ciddi seslerin arasmdan, bazen kalabalıkta dikilmiş bir çocuğun tiz sesi de duyuluyordu. "Aria mama, aria mama..." Lambanın ışığından önce kadınlar geçti. Yuvarlak karınlar. Esnek bacaklar. Çiçek buketleri. Hemen arkalarından erkekler göründü. Karamela renkli ciltleri gaz lambasının ışığında kırmızıya, altın parıltısına, sonra da kül rengine dönüşüyordu. Hurma yapraklarından yapılmış eteklikler zamansız titreşiyor, kalçalarını hareketli bir tülle örtüyordu. "Aria mama, aria mama..."
Tamtam gümbürtüleri hızlandı. Tamtama, ağzında sigara, tamtamın üzerine kapanmıştı. Boynunu bir kartal gibi dikmiş, bütün kaslanyla vuruyordu. Ürpertimi engellemeye çalıştım. Bembeyaz gözleri gecenin içinde parlıyordu. Alphonse bir kahkaha attı. "Kördür. Çalgıcıların en iyisi, basit bir kör." Kısa sürede tam-tamcının yanına başka çalgıcılar geldi. Ritm hızlandı, yankılarla beslenip, toprağın baş döndürücü ve karşı konulmaz sarkışım oluşturdu. Başka sesler yükseldi, buluştu, "Aria mama, aria mama..." ezgisinin üzerinde birleşti. Büyü, yaldızlı göğün altında sesli bir ışıltı gibi yükseliyordu.
Lambanın önünden yine kadınlar geçti; tek sıra halinde, tamtamı vuruşlanna göre ilerleyerek, bir öndekinin belini tutarak. Sanki parmak uçlanyla ritme dokunuyor, okşuyor gibiydiler. Yankının onu doğuran sese ait olması gibi, kadınlann vücudu da tamtamın vuruşlanna aitti. Saf bir yankılanma, bir doku titreşimiydiler. Çömelmiş, ellerini yere dayamış, bir sarkaç gibi gidip gelerek; birden hayvan, ruh, hava perisi olmuşlardı...
- Neyi kutluyorlar? diye sordum; tamtamın sesini bastırmak için haykırmak zorunda kalmıştım.
Alphonse göz ucuyla bana baktı. Yüzü karanlıkta seçilmiyordu:
- Kutlamak mı? Yas tutuyorlar, demek istiyorsunuz. Güneyli bir aile, küçük kızım kaybetti. Bugün Zoko kardeşleriyle birlikte dans ediyorlar. Burada âdettir.
- Neden ölmüş?
Alphonse başım sallayıp, kulağıma bağırdı:
- Korkunç bir şey patron. Gerçekten çok korkunç. Gomoun goril saldınsına uğradı.
Kırmızı bir tül gerçeği örttü.
- Bu kaza hakkında ne biliniyor?
- Hiç. Onu kampın büyüğü, Boma bulmuş. Gomoun o gece
dönmemiş. Pigmeler aramaya çıkmışlar. Ormanın öç almasından korkuyorlarmış.
- Ne öcü?
- Gomoun geleneklere saygı göstermiyordu. Evlenmek istemiyordu. Zoko'da, Rahibe Pascale'in yanında okumaya devam etmek istiyordu; ruhlar kendileriyle alay edilmesinden hoşlanmazlar, işte goril ona bu yüzden saldırdı. Herkes bilir bunu: orman intikamını aldı.
- Gomoun kaç yaşındaydı?
- Galiba on beş.
- Tam olarak nerede oturuyordu?
- Kiefer madenlerine doğru, güneydoğu kamplarından birinde. Deri üzerindeki vuruşlar, zihnime saplanıyordu. Kör adam hızlanıyor, süt gözleri karanlığı delip geçiyordu. Haykırdım:
- Bana bütün anlatabileceğin bu mu? Başka bir şey bilmiyor musun?
Alphonse yüzünü buruşturdu. Beyaz dişleri gırtlağının pembeliğinde göründü. Israrımı elinin tersiyle itti:
- Boş ver gitsin patron. Bu hikâye uğursuz. Çok uğursuz. Eğitmen kalkar gibi yaptı. Kolunu tuttum. Ter yüzümden akıyordu:
- iyi düşün Alphonse. iri zenci patladı:
- Ne istiyorsun patron? Gorilin geri gelmesini mi? Gomoun'un kollarını ve bacaklannı kopardı. Yolunun üzerinde ne varsa ezdi geçti. Ağaçlan, sarmaşıkları, toprağı. Seni duymasını mı istiyorsun? Bizi de pestil gibi ezmesini mi istiyorsun?
M'Baka bir sıçrayışta kalktı, öfkeli bir hareketle feneri kaptı.
Pigmeler hâlâ dans ediyor, bu kez dev bir tırtılı taklit ediyorlardı. Kör adamın tamtamı hızlanıyordu. Yüreğimin vuruşları da. Cinayetler dizisi isimler ve tarihler olarak beynime kazınıyordu. Ağustos 1977: Philippe Böhm. Nisan 1991: Rayko Nikoliç. Eylül 1991: Gomoun. Genç kızın kalbinin yerinde yeller estiğinden emindim. Birden bir aynntıyı hatırladım, Alphonse, "Yolunun üzerinde ne varsa ezdi geçti. Ağaçlan, sarmaşıkları, toprağı" demişti. Yirmi gün kadar önce, Sliven ormanında Rayko'nun cesedini bulan Çingene, "Bir gün önce büyük bir fırtına çıkmış olmalı. Çünkü o bölgedeki bütün ağaçlar yatmış, dallan ve yapraklan dört bir yana savrulmuş" demişti.
Nasıl oldu da daha önce anlamadım? Yürek hırsızlan helikopter kullanıyorlardı.
Otuz sekizinci bölüm
Saat beşte gün ışıdı. Orman yumuşak seslerle yankılanıyordu. Bütün gece uyuyamamıştım. Akalar saat ikiye doğru töreni bitirmişlerdi. Karanlığın ve sessizliğin içinde, palmiyelerin altında kalmış, gölgelere pembemsi ışıklannı saçan son korlan izlemiştim. Artık hiç korkmuyordum. Sadece ezici bir bitkinlik hissi, bir de neredeyse güvenlik duygusu gibi, tuhaf bir sükûnet. Kollarıyla bana artık hiç dokunamayacak bir ahtapotun yanı başında ilerler gibiydim.
Günün ilk damlalan düştü. Önce hafif bir tıpırtı, sonra da daha sert, daha düzenli bir gümbürtü. Ayaklanıp, Zoko köyüne doğru yürüdüm.
Kulübelerin önünde, ateşler çoktan yakılmıştı. Birkaç kadını, kuşkusuz o günkü av için hazırlanan büyükçe bir ağı onanrken gördüm. Meydanı geçtim, kulübelerin arkasında, tepesinde beyaz bir haç bulunan genişçe bir beton bina gördüm. Çevresinde de bahçeler ve bir bostan. Açık kapıya doğru yöneldim, iri bir siyah, düşmanca bakışlarla yolumu kesti. "Rahibe Pascale uyandı mı?" diye sordum. Adam cevap vermeye fırsat bile bulamadan, içeriden bir ses duyuldu: "Girin. Korkmayın." Tartışma kabul etmeyecek, otoriter bir ses. Dediğini yaptım.
Rahibe Pascale'in başı açıktı. Üzerinde sadece siyah bir kazak, altında da yine aynı renk bir de etek vardı. Ağarmaya yüz tutmuş saçları kısa kesilmişti. Sayısız kırışığa rağmen, yüzünde taşlann ve nehirlerin zaman tanımazlığı vardı. Buz mavisi gözleri yılların çamurundan çıkmış çelik panltısına benziyordu. Omuzlan geniş, elleri kocamandı. Daha ilk bakışta kadının ormanın tehlikelerine, kıvrandıncı hastalıklara ve barbar avcılara karşı koyacak güçte olduğunu gördüm.
- Ne istiyorsunuz? dedi yüzüme bile bakmadan.
Oturmuş, kahve fincanının yanındaki ekmek dilimlerine tereyağı sürüyordu.
Oda neredeyse bomboştu. Dipteki duvara dayanmış buzdolabı ile musluğun dışında. Tahtadan yapılmış, çarmıha gerilmiş îsa heykelciği acılı gözlerini odada gezdiriyordu.
- Adım Louis Antioche, dedim. Fransız'ım. Kafamdaki soruların cevabım bulabilmek için binlerce kilometre yol geldim. Bana yardım edebileceğinizi umuyorum.
Rahibe Pascale hâlâ ekmeklerini yağlıyordu. Güçlükle saklanmış, yumuşak, rutubetli bir ekmekti elindeki. Burada, ormanın ortasında, umulmadık bir hazine gibi görünen beyazlığı gözlerimi kamaştırıyordu. Rahibe bakışlarımı yakaladı.
- Bağışlayın. Görevlerimi ihmal ediyorum. Lütfen oturun. Ve kahvaltımı paylaşın.
Bir iskemleye çöktüm. Rahibe aldırmazlıktan başka bir şey okunmayan gözlerle baktı.
- Sorularınız neydi?
- Küçük Gomoun'un nasıl öldüğünü öğrenmek istiyorum. Soru onu hiç şaşırtmadı. Eline kaynar çaydanlığı alarak cevap
verdi:
- Kahve mi? Yoksa çay mı?
- Çay lütfen.
Gölgede bekleyen çocuğa Songo dilinde bir şeyler söyledi. Birkaç saniye sonra, isimsiz bir Darjeeling'in geniz yakıcı kokusunu duydum. Rahibe söze devam etti:
- Demek, Akalarla ilgileniyorsunuz?
- Hayır, dedim, elimdeki çayı üfleyerek. Korkunç ölümlerle ilgileniyorum.
-Neden?
- Çünkü hem bu ormanda hem de başka yerlerde birçok kurban aynı şekilde öldü.
- Soruşturmanız vahşi hayvanları da kapsıyor mu?
- Vahşi hayvanları, evet. Bir bakıma.
Yağmur hâlâ başımızın üzerinde trampet çalıyordu. Rahibe Pascale elindeki yağlı ekmek dilimini kahvesine batırdı«Ekmeğin yumuşak dokusu, kahveyle temasta daha da yumuşadı. Rahibe sert bir çene hareketiyle düşmek üzere olan parçayı kopardı. Kadında söylediklerim karşısmda şaşkınlığım belli edecek hiçbir işaret yoktu. Yine de sözlerinden tuhaf bir alaycılık seziliyordu. Bu çifte anlam oyununu bozmaya çalıştım.
- Rahibe, açık konuşacağım. Bu goril hikâyesinde bana inandırıcı gelen tek bir kelime yok. Orman konusunda pek tecrübeli sayılmam, ama bu bölgede gorile pek rastlanmayacağım biliyorum. Gomoun'un ölümünün şu anda soruşturduğum bir dizi özel cinayetle ilgili olduğunu düşünüyorum.
- Delikanlı, söylediklerinizden hiçbir şey anlamadım. Bana önce kim olduğunuzu, burada ne aradığınızı anlatmanız gerekecek. Bangui'den yüz elli kilometre uzaktayız. Cangılın bu deliğine ulaşmak için, dört gün yürümüş olmanız gerek. Sizin ne Fransız subayı ne maden mühendisi ne de bağımsız bir girişimci olmadığınız belli. Eğer yardımıma güveniyorsanız, o zaman sorularıma cevap vermenizi öneririm.
Birkaç kelimeyle, soruşturmamı özetledim. Leylekleri, yol boyunca bana eşlik eden "kazaları" anlattım. Bir ayı tarafından parçalanan Rayko'nun ölümünden söz ettim. Philippe Böhm'ün hayatına mal olan goril saldırısına değindim. Gomoun'unkiyle karşılaştırarak bu ölümlerin ayrıntılarına girdim. Kalp hırsızlığına değinmedim. Elmaslardan, elmas kaçakçılığından da bahsetmedim. Tek istediğim, rahibenin dikkatini bu rastlantılara çekmekti.
Kadın artık bana inanmayan gözlerle bakıyordu. Yağmur da damın üzerindeki tenekeleri dövmeye devam ediyordu.
- Hikâyeniz mantıksız, ama sizi dinleyeceğim. Sorularınız neydi?
- Gomoun'un ölümü konusunda ne biliyorsunuz? Cesedini gördünüz mü?
- Görmedim. Birkaç kilometre öteye gömdüler. Gomoun daha güneyde dolaşan göçebe bir ailenin üyesiydi.
- Size vücudunun durumunu anlattılar mı?
- Bu konuyu gerçekten konuşmak zorunda mıyız?
- Çok önemli.
- Gomoun'un bir kolu ve bir bacağı kopmuş. Göğsü yaralarla, yırtıklarla kaplıymış. Göğüs kafesi acıkmış, parça parçaymış. Vahşi hayvanlar iç organlarını yemişler.
- Hangi hayvanlar?
- Herhalde yırtıcı hayvanlar. Akalar Gomoun'un boynunun, göğüslerinin ve kollarının pençe izleriyle dolu olduğunu söylediler. Ne bileyim? Pigmeler zavallı kızı kamplarının olduğu yere gömdüler, sonra da geleneklerine uyarak, orayı bir daha dönmemek üzere terk ettiler.
- Vücutta başka yara izi var mıymış?
Rahibe Pascale kahve fincanım elinde tutuyordu hâlâ. Tered-
düt etti, sonra fincanı masanın üzerine bıraktı. îki elinin de hafifçe titrediğini gördüm. Sesini alçalttı:
- Evet... (Tereddüt ediyordu.) Cinsel organı abartılı bir şekilde acıkmış.
- Irzına geçildiğini mi söylüyorsunuz?
- Hayır. Bir yaradan söz ediyorum. Vajinasının ucu pençe darbeleriyle açılmış gibi. Dudakları hafifçe yırtılmış.
- Vücudunun içi nasılmış? Yani, kayıp olan bazı organlar var mıymış?
- Size söyledim; bazı iç organları yarı yanya yenmiş. Bütün bildiğim bu. Zavallı daha on beşinde bile değildi. Tanrı ruhunu cennetine alsın.
Kadın sustu. Devam ettim:
- Gomoun'un çocukluğu nasıl geçti?
- Çok çalışkandı. Derslerimi büyük bir dikkatle izliyordu. Bu küçük kız Aka geleneklerine sırt çevirmişti. Okumak, kente gitmek, büyük siyahların yanında çalışmak istiyordu. Son zamanlarda, evlenmeyi bile reddetti. Pigmeler orman ruhlarının Gomoun'dan intikam aldığını düşünüyor. Dün gece dans etmelerinin nedeni de bu. Ben de artık buralarda duramam. SCAD'a dönmek zorundayım. Gomoun'un benim yüzümden öldüğü söyleniyor şimdi.
- Fazla üzgün görünmüyorsunuz rahibe.
- Ormanı bilmiyorsunuz. Burada ölümle yaşıyoruz. Ölüm düzenli olarak karşısına kim çıkarsa götürüyor. Bundan beş yıl önce, buradan az ötedeki Bagou kampında öğretmenlik yapıyordum, îki ayda, yüz kamp sakininden altmışı öldü. Verem salgını. Hastalık büyük siyahlar tarafından "ithal edilmişti". Eskiden Pigmeler sık ormanlann oluşturduğu bitki kafesinin korumasında, mikroplardan uzak yaşarlardı. Bugün ise, dışarıdan gelen hastalıklar halkı kırıp geçiriyor. Benim gibi insanlara, tedaviye, ilaçlara ihtiyaçları var. İşimi yapıyor, düşünmemeye çalışıyorum.
- Gomoun ormanda yalnız başına dolaşır mıydı? Kamptan uzaklaşır mıydı?
- Yalnız bir kızdı. Patikalar boyunca, elinde kitapları, uzaklaşmayı severdi. Gomoun ormana, ormanın kokularına hayrandı. O bakımdan, gerçek bir Aka'ydı. *
- Elmas madenlerinin etrafında dolaştığı oluyor muydu?
- Bilmem. Bu soru da nereden çıktı? Hâlâ cinayet olduğunu düşünüyorsunuz! Gülünç bu. Hayatında cangüdan çıkmamış küçük bir Aka kızından kim ne isteyecek?
- Rahibe, galiba size yeni bir gerçeği daha anlatmanın zamanı
geldi. Size Bulgaristan'dan Rayko'nun öldürülmesinden söz ettim. Bir de 1977'de burada işlenmiş Philippe Böhm cinayetini anlattım. Bu iki cinayetin ortak bir noktası var.
- Nedir?
- Her iki cinayette de katiller ameliyat yöntemleri kullanarak kurbanlarının yüreğini çalmışlar.
- îşte bu palavra. Bu söylediğiniz türden bir ameliyatı doğal ortamda düşünmek bile imkânsız.
Rahibe Pascale soğukkanlılığını yitirmemişti. Gözleri hâlâ parlak ve soğuktu, ama kirpiklerini şimdi daha hızlı kırpıştırıyordu.
- Size gerçeğin ta kendisini anlatıyorum. Bulgaristan'da, Çingene'nin otopsisini yapan doktoru gördüm. Ameliyat konusunda en ufak bir kuşku bile yok. Bu katillerin elinde, nerede olursa olsun, en uygun şartlarda müdahalede bulunmalarını sağlayacak korkunç imkânlar var.
- Bu söylediğinizi aklınız alıyor mu?
- Evet; bir helikopter, jeneratör grupları, basınçlı bir çadır, daha bir sürü özel malzeme... Yine de, bulunamayacak şeyler değil bu saydıklarım.
- Ee, öyleyse? diye sözümü kesti rahibe. Sizce küçük Gomoun...
- Bu neredeyse kesin.
Rahibe, çatıya çarpan damlalarla eşzamanlı olarak, başını "hayır" anlamında sallıyordu. Başımı çevirdim, kapının aralığından bitki örtüsünü seyrettim. Orman yağmurdan sarhoş olmuşa benziyordu.
- Daha sözlerimi bitilmedim rahibe. Size daha önce Orta Afrika ormanlarında 1977'deki "kazadan" söz etmiştim. O dönemde Orta Afrika Cumhuriyeti'ne gelmiştiniz, değil mi?
- Hayır, Kamerun'daydım.
- O yılın ağustos ayında, Philippe Böhm ormanda, Kongo'da bulundu. Aynı şiddet, aynı acımasızlık, aynı yürek hırsızlığı.
- Sözünü ettiğiniz kimdi? Fransız mı?
- Max Böhm'ün, buranın biraz ötesinde elmas madenlerinde çalışan bir İsviçrelinin oğluydu. Max Böhm'ün adını duymamış olamazsınız. Cesedi M'Bai'ki'ye taşıdılar. Hastanede bir otopsi yaptırıldı. Sonuç olarak "goril saldırısına" karar verildi. Oysa şimdi elimde otopsi raporunun baskı altında yazdırıldığına dair kanıt var. Saldırının insan elinden çıktığını gösteren bazı belirtiler es geçilmiş.
- Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?
- Otopsiyi gerçekleştiren doktoru buldum. M'Diaye adlı, Orta Afrikalı bir doktor.
Rahibe bir kahkaha attı:
- M'Diaye salağın biridir!
- O zamanlar içmiyordu.
- Nereye varmak istiyorsunuz? M'Diaye size cerrahî müdahale konusunda neler anlattı? Operasyonun insan elinden çıktığını gösteren belirtiler nelermiş?
Eğilip fısıldadım:
- Sternotomi. Neşter izleri. Damarların kusursuzca kesilmesi. Bir an susup, Rahibe Pascale'i izledim. Gri cildi ürperiyordu.
Bir elini şakağına götürdü:
- Tanrım, bu kadar şiddet, neden?
- Bir adamı kurtarmak için rahibe. Philippe Böhm'ün kalbi, öz babasına nakledildi. Max Böhm birkaç gün önce korkunç bir enfarktüs geçirmişti.
- Canavarca bir şey... imkânsız...
- Rahibe, bana inanın. Önceki gün, M'Diaye'den gerçeği öğrendim. Sofya'da, Rayko'yla ilgili duyduklanmla örtüşüyor. Belirtiler aynı ölümcül çılgınlığı, aynı sadistliği işaret ediyor. Tuhaf bir sadistlik aslında; çünkü bir yandan da başka bir hayatı kurtarmaya çabalıyor. Gomoun böylesi bir katilin kurbanı oldu.
Rahibe Pascale elini alnına koymuş, başım sallıyordu:
- Delisiniz siz, delisiniz siz... Küçük Gomoun konusunda elinizde en ufak bir kanıt yok.
- iyi ya rahibe, size ihtiyacım var demiştim.
Kadıncağız birden gözlerini bana dikti. Zaman kaybetmeden sordum:
- Cerrahî bilginiz var mı?
Rahibe hâlâ, bir şey anlamadan yüzüme bakıyordu. Sonunda cevap verdi:
- Vietnam'da ve Kamboçya'da sahra hastanelerinde çalıştım. Aklınızdan geçen ne?
- Cesedi çıkarıp, bir otopsi yapmak istiyorum.
- Çıldırmışsınız.
- Rahibe varsayımlarımı doğrulamam gerekiyor. Bana sadece siz yardım edebilirsiniz; Gomoun'un cesedindeki organların cerrahî bir müdahaleye im, yoksa bir hayvanın saldırısına mı uğradığını sadece siz söyleyebilirsiniz.
Rahibe yine yumruklarım sıktı. Gözleri, gözkapaklan altındaki çelik küreler, madenî bir parıltıyla parlıyordu.
- Gomoun'un kampı çok uzakta, ulaşılamaz bir yerde.
- Rehber tutarız.
- Kimse oraya gitmez. Hem kimse bir mezara saygısızlık etmenize göz yummaz.
- Öyleyse birlikte gideriz rahibe. Sadece siz ve ben.
- Bir işe yaramaz. Ormanda ceset çabuk çürür. Gomoun yaklaşık yetmiş iki saat önce gömüldü. Şu konuştuğumuz anda bile, vücudu iğrenç bir solucan yuvasına dönmüştür.
- Vücudun bu halinde bile, bir cerrah bıçağının kusursuz izlerini görmek mümkün olmalı. Birkaç saniyelik bir inceleme yeter. Siz ve ben, bu yarışı hâlâ kazanabiliriz. Boş hurafelere karşı, korkunç gerçeği.
- Oğlum, kiminle konuştuğunuzu hatırlayın.
- iyi ya işte. Gerçeğin büyüklüğü karşısında, ölü bir bedenin saygısızlığa uğramasının ne değeri olabilir? Tanrı'nın çocuklan ışığa tutkun değiller mi?
- Susun, günahkâr adam.
Rahibe Pascale ayağa kalktı, iskemlesi tiz bir ses çıkararak gıcırdadı. Gözbebekleri, arduvaz rengi teninde bir yanktan farksızdı şimdi. Derinlerden gelen bir sesle konuştu:
- Gidelim. Şimdi.
Aniden döndü, Sango dilinde bir şeyler haykırdı. Siyah bir adam göründü, sonra koşuşturmaya başladı. Rahibe siyah kazağının altından bir zincire takılmış gümüş bir Isa'lı haç çıkardı. Haçı öptü, birkaç kelime mınldandı. Isa göğüslerinin arasına dönünce, haçın sanki isa'nın çektiği acılann ağırlığı altında daha fazla dayanamamış gibi, aşağıya doğru kaydığını gördüm. Ben de kalktım, kalkınca sendeledim. Dünden beri hiçbir şey yememiş, gözümü bile kırpmamıştım. Masanın üzerinde, dokunmadığım çay fincanı duruyordu. Bir dikişte bitirdim. Darjeeling ılık, yapış yapıştı. Kan tadında.
Otuz dokuzuncu bölüm
Saatlerce yürüdük. Önde, Rahibe Pascale'in uşağı Victor, elindeki palayla çalıların içinde bize yol açmaya çalışıyordu. Onun arkasında rahibe, hakî renkli pançosunun içinde dimdik yürüyordu. En arkada da ben, kararlı ve üzgün. Dümdüz, güneye iniyorduk. Hızlı adımlarla, sessizce. Yürüyor, kayıyor, tırmanıyorduk. Yaşlı kütükler ve yamru yumru kökler, yosun kaplı kayalar ve yapış yapış dallar, suya batmış çalılıklar ve keskin yapraklar. Yağmur dinmek bilmiyordu. Cepheye yürüyen askerlerin korku kazıklarından geçmeleri gibi, yağmurun ışıltılı mızraklarından geçiyorduk. Su birikintileri çoğalıyordu. Göğsümüze kadar kapkaranlık sulara batıyor, işte o zaman geri dönüşü olmayan bir dalışa geçtiğimiz duygusuna kapılıyorduk.
Yarım gün süren yürüyüşü bölecek ne bir çığlık ne bir canlı vardı. Ormanın hayvanları çalılıkların ardına ya da inlerinin içine saklanmış, göze görünmemişlerdi. Yolumuza sadece üç Pigme çıktı. İçlerinden biri, nereden bulduğu bilinmez toprak rengi ve siyah çizgili bir kamuflaj gömleği giymişti. Kafasının tepesinde dar bir şerit vardı. Mohikanlarınki gibi, gerçek bir fırça. Önde yürüyenin göbeğinin altında dumanı üzerinde bir kor parçası, omzunda da yapraklardan örülmüş, silindir biçimi ve kapalı bir sepet vardı.
Rahibe Pascale öndekiyle konuştu. îlk kez Aka dili duyuyordum. Kalın sesi, tip^k "hımm-hımm"larla ve havada asılı kalan uzun seslilerle yankılanıyordu. Aka sepetini açıp, rahibeye uzattı. Yeniden konuştular. Hedefe düşer gibi üzerimize yağan yağmurun altında, hareketsiz duruyorduk. Ağaçların yaprakları damlaların şiddeti altında eğiliyor, ağaç gövdelerinden aşağı gerçek seller akıyordu.
Rahibe bana bakmadan mırıldandı: "Bal, Louis." Sepete bakmak için eğildim. Parıltılı petekleri, yağmalanmış hazinelerine sarılmış arılan gördüm. Aka'ya bir göz attım. Keskin dişli bir tebessümle bakıyordu. Omuzlan iğne izlerinden delik deşikti. Bu adamı vızır vızır bir ağaca tırmanırken, sonra da yapraklı kubbenin altına sızıp kovanın öfkesine meydan okurken düşündüm. Kabuktaki bir yanktan ellerini sokusunu, birkaç şekerli somun için, kovanın içini araştınşım gözlerimin önüne getirdim.
Sanki düşüncelerimi desteklemek istiyormuş gibi, üzerinden bal damlayan bir somun uzattı. Bir parçasını kopardım, ağzıma götürdüm. Boğazıma hemen nefis, ağır ve derin bir koku doldu. Dilimin baskısı, mukavvamsı altıgenlerden şimdiye kadar tatmadığım bir nektar çıkardı. Öylesine hoş, öylesine tatlıydı ki, karnımda bir çeşit ani esriklik duydum; sanki bağırsaklarım sarhoş olmuş gibiydi.
Yanm saat kadar sonra, Gomoun'un kampına varmıştık. Burada bitki örtüsü farklıydı. Bizi o ana kadar çevreleyen balta girmemiş yoğunluk artık yoktu. Tam tersine, orman aralanmış, düzene girmişti, ince uzun, kapkara ağaçlar göz alabildiğine yayılıyor, bu yayılışlarıyla neredeyse kusursuz bir simetri oluşturuyorlardı. Hayalet kampta birkaç adım attık; ağaçların altına belirli bir düzene uymaksızın yapılmış birkaç kulübeden başka bir şey yoktu. Yoğun bir yalnızlık hüküm sürüyordu. Tuhaf, kesinlikle boş, kesinlikle hareketsiz bu yapraklı kubbe bana ölümün eğleştiği bir başka yeri, Max Böhm'ün hareketimden önceki şafak vakti aradığım evini hatırlatıyordu.
Rahibe Pascale küçük bir kulübenin önünde durdu. Victor'a bir şeyler söyledi, beriki de eski paçavralara sanlmış iki kürek çıkardı. Rahibe kubbenin hemen arkasında, yeni kazılmış toprağı gösterdi. "Burası" dedi. Sesi, yağmur damlalannın gürültüsünde, zorlukla duyuluyordu. Sırt çantamı yere bıraktım, küreklerden birinin sapma yapıştım. Victor suskun ve titrek, bana bakıyordu. Omuz silktim, elimdeki küreği kırmızı toprağa daldırdım. Bir insanın böğrüne bir bıçak saplıyormuşum gibi geldi.
Kazıyordum. Rahibe Pascale Victor'a bir şeyler daha söyledi. Anlaşılan, yolculuğumuzun amacı hakkında hiçbir şey anlatmamıştı. Hâlâ kazıyordum. Yumuşacık toprak, küreğe hiç direnmiyordu. Birkaç dakikada, elli santimlik derinliğe ulaştım. Ayakla-nm böcek ve köklerin kaynaştığı yosunlara batıyordu. Rahibe, "Victor!" diye haykırdı. Bakışlanmı kaldırdım. M'Baka gözlerini ondan ayırmadan, öylece duruyordu. Bakışlan rahibeden bana
yöneldi, benden de rahibeye. Sonra topuklarının üzerinde döndü, bacaklannın olanca gücüyle kaçtı.
Sessizlik çevremizi sardı, işime devam ettim, ikinci küreğin yerden kaldınldığını duydum. Gözlerimi kaldırmadan, mınldan-dım: "Bırakın rahibe. Lütfen." Göğsüme kadar çukurun içindeydim şimdi. Çevrem solucan, kurt, böcek ve örümcek kaynıyordu. Bazılan darbelerimin şiddeti karşısında kaçıyor, bazılan da sarsıntıyı sürdürmemi engellemek istermiş gibi, pantolonumun kumaşına yapışıyordu. Toprağın kokusu duyulanını altüst ediyordu. Elimdeki kürek çamurun ıslak birikintilerine çarpıyordu. Ne aradığımı unutmuş, kazıyor, kazıyordum. Oysa birden daha sert bir yüzeye dokunmak, beni gerçeğe geri döndürdü. Yol arkadaşımın kişiliksiz sesini duydum: "Ağaç kabuğu Louis. Az kaldı."
Bir saniye tereddüt ettim, sonra küreğin ucuyla toprağı kazıdım. Bir tahta parçası gözüktü. Yüzeyi hafif kabank, kırmızı ve çatlaktı. Küreği çukurun dışma attım, ellerimle ağaç kabuğu çıkarmaya uğraştım, ilkinde ellerim kaydı, çamura kapaklandım. Rahibe Pascale mezarın başında dimdik, elini uzattı. "Beni rahat bırakın!" diye haykınp, yemden işe koyuldum. Bu kez kabuk gözle görülür biçimde yerinden oynadı. Sağanak açık çukuru dolduruyor-du. Birden tahta kınldı. O hızla sırtüstü düştüm, kopan parçayı kafamda hissettim, içimde tuhaf bir yumuşaklık duydum. Bir saniye kadar bu beklenmedik duyguyu tattım, sonra tüm gücümle haykırdım; duyduğum yumuşaklık Gomoun'du, onun çocuk vücuduydu. Doğruldum, sakinleşmeye çalıştım. Genç kızın cesedi önümde uzanıyordu tüm yoksulluğuyla. Çiçekli solmuş bir elbise, üzerine de yıpranmış bir ceket giydirmişlerdi. Bu denli yoksulluk yüreğimi burktu. Yine de çocuğun duru güzelliği karşısında şaşkındım. Aile kızlarını gömmeden önce yaralarmı temizlemişti. Saldından geriye sadece ellerinde ve çıplak ayak bileklerinde görünen hafif izler kalmıştı. Yüzü dokunulmamış gibiydi. Kapalı gözlerinin çevresi kahverengi ve geniş halkalarla kaplıydı. Bu ortak özelliğe de şaşırmıştım; ölüm, iki kahverengi mürekkep lekesi gibi, uykuya tıpatıp benziyordu. Bağırdım: "Sıra sizde rahibe. Çabuk inin, yağmur çukuru taşıracak!" Rahibe Pascale pançosunu çıkarmış, me-zann başında dimdik duruyor, Isa'lı haçıyla oynuyordu. Madenî saçlan, grimsi yüzü, hepsi yağmurun altında parlıyor, kadına çelikten heykel havası veriyordu. Yeniden haykırdım: - Rahibe çabuk! Fazla zamanımız yok.
Rahibe donmuş gibiydi. Elektrik sağanaklan gibi, aralıklı titremeler vücudunu sarsıyordu.
-Rahibe!
Rahibe bir parmağını mezara doğru uzattı, sonra mekanik bir sesle kekeledi:
- Tanrım, kız... Kız gidiyor...
Bakışlarımı ayaklarıma çevirdim ve mezarın çamur duvarına dayanmak zorunda kaldım. Yağmur derecikleri Gomoun'un elbisesinin altına sızmıştı. Bacaklarından biri şimdi birikintinin yüzeyinde, cesedin bir metre ötesinde yüzüyordu. Sağ kol omuzdan ayrılıyor, ceketin yakasım açarak, kemiğin beyazımsı çıkıntısını ortaya çıkarıyordu. "Allah kahretsin!" diye mırıldandım. Kırmızı sularda batıp çıkıyordum, güçlükle de olsa mezardan çıktım. Çıkar çıkmaz, yüzüstü uzandım, ellerimi küçük kızın koltukaltlarından geçirdim. Yitirdiği kolu, ağaç kabuğunun yanında suları şapırdatıyordu. Elbisenin kumaşı elimden kaydı. Hırsla haykırdım: "Rahibe, yardım edin. Tanrı adına, yardım edin!" Kadın kıpırdamıyordu. Gözlerimi kaldırdım. Kol ve bacakları gerçek elektroşoka tutulmuş gibi kasılıyordu. Dudakları titreşiyordu. Birden sesini duydum:
... Aziz Isa Efendimiz,
sen ki mezarın başında dostun Azir'in ölümüne ağladın,
gözyaşlarımızı sil, sana yalvarıyoruz...
Ellerimi yine çamura daldırdım ve çocuğun cesedine daha güçlü asıldım. Baskı altında, kızcağızın ağzı açıldı, içinden solucanlar saçıldı. Aka kızı içinde milyonlarca böceği barındıran deri bir kılıftı artık. Elimdekini bırakmadan kustum, içimdeki safrayı boşalttım.
... Sen ki ölüleri yeniden canlandırdın, kardeşimize ebedî hayatı bağışla, sana yalvarıyoruz...
Daha güçlü asıldım, sonunda küçük kızı çamurun yüzeyine çıkardım. Gomoun bir bacağını ve sağ kolunu yitirmişti. Elbisesi la-terite bulanmış öksüz kalçasının üzerinde yüzüyordu. En yakındaki kulübeye yöneldim. Cesedi kaptım, yaprakların korumasına sığındım.
... Kardeşimizi vaftiz suyuyla kutsadın,
onu Tanrı'nın çocuklarının hayatının bütün nimetlerinden
yararlandır, sana yalvarıyoruz...
Karanlıkta küçük cesedi kuru toprağın üzerine yatırdım. Tavan öylesine alçaktı ki, emekleyerek hareket edebiliyordum. Rahibe Pascale'in çantasını almak için dışarı fırladım, sonra yeniden kulübeye döndüm. Orada malzemeyi çıkardım; ameliyat aletleri, lastik eldivenler, gemici feneri, bir de ne işe yarayacağını bilmediğim, bir otomobil krikosu. Çantada bunlar dışında yeşil kâğıttan maskeler ve su şişeleri de vardı. Hepsi tertemiz ve el değmemişti. Aletleri plastik bir örtünün üzerine yerleştirirken ağzından, burnundan, gözlerinden böcek kusan Gomoun'a bakmamaya çalışıyordum. Sırılsıklam elbisesi karnının hizasında hafifçe kabarmıştı. Altında milyonlarca yaratık kaynıyordu. Koku dayanılmazdı. Birkaç dakika sonra, her şey bitmiş olacaktı.
... Onu kendi vücudunla besledin, onu krallığındaki masana kabul et, sana yalvarıyoruz...
Yeniden dışarı çıktım. Rahibe Pascale hâlâ aynı yerde, duasını okuyordu. Hızla iki koluna yapıştım, bu mistik felcin etkisinden kurtarabilmek için bütün gücümle sarstım. "Rahibe" diye haykırdım. "Allah kahretsin, kendinize gelin!"
Öylesine şiddetle sarsıldı ki, elimden kurtuldu, bir dakika kadar sonra da, gözkapaklanyla "evet" dedi. Kulübeye kadar koluna girmem gerekiyordu.
Gemici fenerini yakıp, tavandaki dallardan birine astım. Sütümsü bir beyazlık bizi aydınlattı. Rahibenin yüzüne bir maske taktım, üzerine önlük giydirdim, sonra da ellerine lastik eldiven geçirdim. Elleri artık titremiyordu. Donuk bakışları küçük kıza yöneldi. Soluğu kâğıt maskeyi kaldırıp kaldırıp indiriyordu. Keskin bir bakışla, ameliyat aletlerini getirmemi işaret etti. Getirdim. Ben de önlük giymiş, maske takıp eldiven geçirmiştim. Rahibe Pascale makası aldı, göğsünü açmak için elbiseyi kesmeye koyuldu.
içimi yeniden iğrenç bir bulantı kapladı.
Küçük Aka'nın göğsü, küçücük, farklı, korkunç bir yaraydı. Küçük memelerinden biri neredeyse kökünden kesilmişti. Sağ yanının hemen tümü, koltukaltından kasığa kadar olan bölümü, tıpkı simsiyah ve çatlak dudakları gibi derin yırtıklarla kaplıydı. Daha da yukarıda, kolsuz omzundan kemiğin ucu görünüyordu. Ama en önemlisi, asıl yara, uzun ve belirgin olan asıl yara, göğsün üst kısmındaydı. Korkunç bir görüntü; sanki yürek yeni, hareket-
li ve ürkütücü bir hayata başlamış gibi, yaranın iki yanındaki deri hafifçe ürperiyordu.
Yine de bütün bunlar genç kızın cinsel organının yanında, hiçbir şeydi; tümüyle tüysüz vajina göbek deliğine kadar açılmış, derinliklerinde kurtların, parlak kabuklu böceklerin kaynaştığı kahverengi kıvrımları ortaya çıkarmıştı. Bayılacak gibi olacakken, dehşetle, başka bir gerçeği gördüm. Önümde Böhm'ün fotoğraflarından birinin bire bir kopyası duruyordu. Bağlantı. Bağlantı buradaydı, ölülerin ve karanlıkların dokusuna kazınmıştı. "Louis ne yapıyorsunuz? Bana krikoyu verin!" Maske sesi boğuyordu. Kekeledim: "Kri... krikoyu mu?" Rahibe başını salladı. Krikoyu uzattım. Yanına bıraktı, sonra buyurdu: "Yardım edin." iki eliyle asıl yaranın sol kanadına yapışmış, göğüs kemiğine sağlamca dayanmıştı. Gücüm tükenmişken, ben de aynı şeyi yaranın sağ kanadına yaptım, sonra birlikte çekmeye başladık. Yarık açıldığında, rahibe krikoyu aldı, iki ucunu göğüs kemiklerinin arasına yerleştirdi. Hemen ardından krikonun dişlisini çevirmeye koyuldu, küçük göğüs kafesinin boşluk üzerine açılmasını izledim.
"Su!" diye haykırdı. Rahibeye şişelerden birini uzattım. Koca şişeyi boşalttı. Yaradan böcek dolu bir taşkın boşaldı. Rahibe Pascale hiç tereddüt etmeden ellerini yarığa daldırdı, genç kızın organlarından geriye ne kaldığını araştırdı. Başımı çevirdim. Rahibe Pascale biraz daha su döktü, sonra da feneri daha yalandan tutmamı istedi. Elini bileğine kadar cesedin göğüs boşluğuna soktu. Yüzü yaraya değecek kadar yaklaştı. Birkaç saniye boyunca iç organlarını karıştırdı, sonra çekildi, dirseğiyle krikoyu yerinden fırlattı. Göğüs kafesinin iki kanadı, bir böceğinkiler gibi, hemen kapandı.
Rahibe ürpertilerle sarsılarak geriledi. Yüzündeki maskeyi kopardı. Cildi yılan derisi gibi kuruydu. Gri gözbebeklerini benimkilere dikip mırıldandı:
- Haklıymışsınız Louis. Küçüğü ameliyat etmişler. Kalbini çalmışlar.
Kırkıncı bölüm
Saat beş olduğunda, Zoko kampına varmıştık. Güneş alçalıyor-du. Yağmurluklarımızı ve sırılsıklam ayakkabılarımızı çıkardıktan sonra, Rahibe Pascale tek bir kelime etmeden çay ve kahve hazırladı, isteğim üzerine yazdığı ölüm ilmühaberini hemen cebime tıkıştırdım. Fazla bir değeri olamazdı; Rahibe Pascale hekim değildi. Ama yine de onurlu birinin tanıklığı yerine geçerdi.
- Rahibe, birkaç soruya daha cevap vermek ister misiniz?
- Sorun.
Rahibe Pascale sükûnetine kavuşmuştu. Başladım:
- Orta Afrika'da buraya, cangılın ortasına inebilecek kaç helikopter var?
- Sadece bir tane. O da Otto Kiefer'in, Sicamine'i yöneten adamın emrinde.
- Madendekilerin böyle bir cinayet işleyebileceklerine inanıyor musunuz?
- Hayır. Gomoun profesyonel uzmanlar tarafından ameliyat edilmiş. Sicamine'dekiler kaba barbarlardır.
- Para karşılığında, böylesi bir operasyona yardım etmiş olamazlar mı?
- Belki. Ahlakî değerleri yoktur. Kiefer uzun zaman önce tutuklanmış olmalıydı. İyi ama, neden? insan niye küçük bir Pigme kızına saldırmak için cangılın ortasına girer ki? Üstelik, neden böylesi şartlarda? Vücudunu neden böylesine kesip doğrar?
- Bu da bir sonraki sorumdu rahibe. Zoko sakinlerinin HLA grubunu öğrenmenin bir yolu var mıdır?
Rahibe Pascale fal taşı gibi açılmış gözlerini bana dikti:
- Doku grubunu mu demek istiyorsunuz?
- Evet.
Kadın durakladı, elini alnında gezdirdi, sonra mırıldandı:
- Aman, aman Tanrım.
- Cevap verin rahibe. Var mıdır?
- Aslında, vardır... Ayağa kalktı.
- Gelin.
Rahibe bir el feneri aldı, sonra kapıya yöneldi. Peşinden gittim. Dışarıda hava kararmış, ama yağmurun hızı kesilmemişti. Uzaklarda bir yerde, bir jeneratör grubunun homurtusu duyuluyordu. Rahibe Pascale anahtarlarını çıkardı ve bir odanın, dispanserle ortak olan kapısını açtı. îçeri girdik.
Boyutları olsa olsa altı metreye dört metre olan odaya güçlü bir dezenfektan kokusu hâkimdi. Solda, karanlıkların içinde, iki yatak görünüyordu. Ortada, tahlil aletleri: radyografi, fızyogard, mikroskop. Sağda, kırık dökük bir masanın üzerinde, bir kablo karmaşası ve açık gri bloklar ortasında bir bilgisayar. Fenerin ışığı, birçok CD-Rom'un da bulunduğu bilgisayar grubunun üzerinde dolaştı. Gözlerime inanamıyordum; burada inanılmaz sayıda veri depolayacak bir imkân vardı. Resimleri hafızasına alacak, sonra da bilgisayarın belleğine aktaracak bir tarayıcı gördüm. Ama en şaşırtıcı olanı, bilgisayara bağlı olan cep telefonuydu. Rahibe Pascale fakirhanesinden dünyanın dört bir tarafıyla temas kurabiliyordu. Cangılın ortasına dikilmiş bu beton bina ile aletlerin gelişmişliği arasındaki çelişkiye şaşırmıştım.
- Bilmediğiniz bir sürü şey var Louis. Her şeyden önce, burası Afrika'nın bir köşesinde unutulmuş bir misyon değil. Tam tersine. Zoko dispanseri bir yardım kuruluşunun da desteğiyle becerilerini sınadığımız bir pilot projedir.
- Hangi yardım kumlusu? diye kekeledim.
- Tek Dünya.
Soluğum kesildi. Kalbim tekledi.
- Bundan üç yıl önce, kilisemiz Tek Dünya'yla bir anlaşma imzaladı. Örgüt Afrika'da kalıcı olmak istiyor, bunun için de tecrübelerimizden faydalanmayı düşünüyordu. Bize modern malzeme, rahibeler için teknik bir eğitim ve ihtiyaçlarımıza göre ilaç önerdiler. Tek yapmamız gereken Cenevre'deki merkezleriyle teması sürdürmek, araştırmalarımızın neticelerini bildirmek, sırası geldiğinde de hekimlerini karşılayıp ağırlamaktı. Başrahibe bu tek taraflı anlaşma» Jçabul etti. 1988 yılında. Ondan sonra, her şey
B!İden fonlar ayrıldı. Zoko misyonu alet yar- )ünya'mn uzmanları buraya gelip bana aletleri-
nin nasıl kullanılacağını gösterdiler.
- Nasıl adamlardı?
- Tanrı'ya inanmıyorlar ama, insanlığa iman ediyorlar; en az bizler kadar.
- Malzeme dediğiniz, nelerden oluşuyor?
- Özellikle tahlil malzemesi; yani radyografi, sağlık taraması için gerekenler.
- Ne taramaları?
Rahibe Pascale yüzünü buruşturdu. Sanki yüzünün metalini çizmiş sivri bir uç gibi. Mırıldandı:
- Ben de pek bilmiyorum Louis. Hastaların kanını almakla, biyopsi yapmakla yetiniyorum.
- tyi de, tahlilleri, analizleri kim yapıyor?
Rahibe tereddüt etti, sonra gözlerini indirip fısıldadı:
-O.
Bilgisayarı gösteriyordu.
- Parçalan programlanmış tarayıcıya yerleştiriyorum, testleri o yapıyor. Sonuçlar hemen bilgisayara aktarılıyor, bilgisayar da dosyaları tutuyor.
- Burada bu dediğiniz tahliller kimlere yapılıyor?
- Herkese. Bu onlann iyiliği için, anlamıyor musunuz? Yorgunca başımı sallayarak onayladım, sonra sormayı sürdürdüm:
- Sonuçlar kime bildiriliyor?
- Cenevre'deki merkeze. Modem ve cep telefonu sayesinde, düzenli olarak bilgisayarla temas kuruyorlar ve Zoko Pigmeleri-nin sağlık durumuyla ilgili veri tabanlarına girip, istatistikler hazırlıyorlar. Salgın tehlikesi, parazit gibi oluşumları izliyorlar. Her şeyden önce, bir korunma yöntemi. Böylece, acil bir durumda, ihtiyacını duyduğumuz ilaçları bekletmeden gönderebiliyorlar.
Yöntemin sinsiliği kanımı donduruyordu. Rahibe Pascale tüm masumiyetiyle organik örnekler alıyordu. Sonra bilgisayar yazılımın öngördüğü testleri gerçekleştiriyordu. Böylece program, başka verilerle de birlikte, her Pigme'nin HLA grubunu da inceliyordu. Sonra bu sonuçlar Cenevre'deki genel merkezin başvuru kaynağı olarak kullanılıyordu. Zoko sakinleri her türlü doku özellikleri bilinen, kusursuz bir insan deposuydu. Kuşkusuz Sliven'de, Balatakamp'ta da hastalar aynı yöntemle gözleniyordu. Bu sistem Tek Dünya'nın bütün kamplarında kullanılıyor, böylece örgüt korkunç bir organ livarı gibi çalışıyordu.
- Tek Dünya'yla kişisel temasınız var mı?
- Hiç yok. ilaç siparişlerimi bilgisayar üzerinden veriyorum. Aynı zamanda da burada uygulanan aşılan, yapılan tedavileri de ekliyorum. Bazen de modem aracılığıyla aletlerin işleyişini denetleyen bir teknisyenle temasa geçiyorum.
- Tek Dünya yetkilileriyle hiç konuşmuyor musunuz?
- Hayır.
Rahibe birkaç saniye sustu, sonra devam etti:
- Bu araştırmalar ile Gomoun'un ölümü arasında bir ilişki olduğunu mu düşünüyorsunuz ?
Açıklama yapmaktan çekmiyordum.
- Hiçbir şeyden emin değilim rahibe. Aklımdan geçenler öylesine inanılmaz ki... Elinizde Gomoun'un dosyası var mı?
Rahibe Pascale masanın üzerindeki metal bir kutunun içini aradı. Birkaç saniye sonra, bir karton uzattı. Fenerin ışığında, kartonun üzerini okudum. Fişe küçük Gomoun'un adı, yaşı, doğduğu köy, boyu ve kilosu yazılmıştı. Sonra sütunlar görünüyordu. Solda, tarihler. Sağda, çocukcağıza uygulanan tedaviler. Bir orman çocuğunun günlük yaşamım süsleyen olayları gördüğümde, yüreğim sıkıştı. Sonunda kartonun altında, aradığımı küçük harflerle yazılmış olarak buldum. Gomoun'un HLA tiplemesini. HLA: Aw193-B375. Tüylerim ürperdi. Bu harfler hiç kuşkusuz küçük Aka'nın hayatına mal olmuştu.
- Louis bana cevap verin; bu analizler, kızcağızın ölümünde bir rol oynadı mı?
- Henüz çok erken rahibe, çok erken...
Rahibe Pascale topluiğne başı gibi parlayan gözlerini bana dikmişti. Yüzündeki ifadeden, yöntemin acımasızlığım nihayet anladığını gördüm. Asabi bir tik yine dudaklarını titretiyordu.
- Bu imkânsız... imkânsız...
- Sakin olun rahibe. Daha hiçbir şey bilmiyoruz. Ben...
- Hayır, susun... imkânsız.
Geri geri çıktım, sonra yağmurun altında, kampa doğru koştum. Yol arkadaşlarım ateşin çevresinde toplanmış, akşam yemeği yiyorlardı. Manyok kokusu sundurmanın altını doldurmuştu. Oturmamı söylediler. Yola çıkma emri verdim. Hemen. Böylesi bir emir sapıklıktı. Büyük siyahlar koyu karanlıklardan çok korkarlardı. Ne var ki sesimden ve yüzümden, hiçbir tartışmayı kabul etmeyeceğim anlaşılıyordu. Beckes ve diğerleri istemeye istemeye toparlandılar. Rehber kekeledi:
- Ne... nereye gidiyoruz patron?
- Kiefer'e. Sicamine'e. Çek'i şafaktan önce yakalamak istiyorum.
Kırk birinci bölüm
Bütün gece yürüdük. Sabahın dördünde, Kiefer'in madenlerine yaklaşmıştık. Günün ışımasını beklemeye karar verdim. Hepimiz iliklerimize kadar ıslanmıştık ve bitkindik. Sığınacak bir yer arama zahmetine bile katlanmadan, patikanın kenarına yerleştik. Başlan-mız omuzlarımıza gömülü, çömeldiğimiz yerde uyukladık. Üzerime şimdiye kadar hiç karşılaşmadığım bir uykunun bastırdığım hissediyordum. Gözlerimi kamaştıran kapkara bir şimşek beynimdekile-ri parçaladı, sonra beni sanki kül yatakların en derinine yatırdı.
Saat beşte uyandım. Ötekiler hâlâ uyuyorlardı. Zaman kaybetmeden, tek başıma, maden işletmelerine doğru yürüdüm. Bunun için, madenciler tarafından açılmış eski patikayı izlemek yeterliydi. Ağaçlar, sarmaşıklar, bataklıklar patikaya karşı saldınya geçmiş, yolun üzerinde zarif tezhipler, yaprak açmış ejderler, kök freskler çiziyordu. Sonunda patika genişledi. Glock'u kılıfından çıkardım, şarjörün dolu olup olmadığım kontrol ettim, sonra kemerime taktım.
Bir su birikintisine batmış bir avuç insan, elleriyle toprağı kazıyor, sonra da topladıklan çamuru elekten geçiriyordu. Yaptıkla-n kokulu ve ıslak bir sabır işiydi. Madenciler şafakla birlikte işe koyuluyor, yavaş hareketlerle çalışıyorlardı. Koru renk gözlerinde bitkinlikten ve sersemlikten başka bir şey okunmuyordu. İçlerinden bazılan öksürüyor, sonra karanlık sulara tükürüyordu. Diğerleri titreşiyor, bitmek bilmeyen şıpırtılar çıkanyorlardı. Çevrede, kuş çığlıklanyla ve kanat sesleriyle dolu bitkisel bir gemi gibi, yüksek yaprak kubbesi yükselip açılıyordu. Işığın altınımsı şansı yükseliyor, göz alabildiğine yayılıyor, artık her yaprağın ucunu yakıyor, dallann ve sarmaşıkların doldurduğu küçük boşlukları ateşe veriyordu.
Derenin yukarısında, barakalardan yapılmış bir kamp görülüyordu. Teneke bacalardan yoğun dumanlar yükseliyordu. Otto Kiefer'in inine doğru yürüdüm.
Burası barakalarla ve bez çadırlarla çevrili, kırmızı ve çamurlu, yeni bir açıklıktı. Ortaya uzunca bir masa kurulmuştu; masanın çevresinde de kahve içip manyok yiyen otuz kadar işçi vardı. Bazıları radyonun üzerine eğilmiş, jeneratörlerin gümbürtüsüne rağmen Radyo Bangui'yi ya da RFİ'yi dinlemeye çalışıyordu. Yüzlerinde binlerce sinek vardı.
Çadırların girişine ateşler yakılmıştı. Alevler içinde maymunlar kızanyor, tütsülenmiş tüyleri iğrenç bir koku yayıyordu. Her yanda, ateşten titreşen insanlar vardı. Bazıları yırtık pırtık elbiselerini -ceketler, kazaklar, muşambalar- üst üste giymişti. Her çeşit pabuç -sandaletler, çizmeler, burnu timsah ağzı gibi açılmış mokasenler- görülüyordu. Diğerleriyse yan çıplaktı. Turkuvaz renkli bir bubuya sarınmış, başına örgüden bir çeşit Çinli şapkası geçirmiş, uzun boylu bir adamı gözüme kestirdim. Bir karınca-yiyenin boynunu vurmuş, dikkatle hayvanın kanını içiyordu.
Burada çelişkili bir hava esiyordu; bir umut ve umutsuzluk, sabırsızlık ve aldırmazlık, bitkinlik ve heyecan karışımı. Tüm bu insanlar aynı kayıp düşe aitti. İsteklerine tutunmuş, hayatlarını ellerinin kızıl çamurdaki günlük aramalanna adamışlardı. Son bir kez, kampı gözlerimle taradım. Çevrede motorlu bir aracın gölgesi bile yoktu. Bu adamlar ormanın tutsağıydı.
Masaya yaklaştım. İçlerinden birkaçı usulca ayaklandı. Adamın biri sordu:
- Ne arıyorsun patron?
- Otto Kiefer'i.
Adam üzerindeki tabelada "Yönetim" yazılı oluklu sacdan kulübeye bir baktı. Kulübenin kapısı aralıktı. Vurup girdim. Elim Glock'un kabzasında, son derece sakindim.
Gözlerimin önündeki manzaranın ürkütücü hiçbir yanı yoktu. Solgunluğuyla bir iskeletin kansız parıltısını anımsatan uzun biri, ahşap ve metalden yapılmış eski bir televizyonun üzerindeki videoyu onarmaya çalışıyordu. Altmışlarmda olmalıydı. Başındaki şapka, benimkine benziyordu. Metal çerçeveli, hava delikli, hakî renkli bir kasket. Gri renkli bir fanila giymişti. Belinde boş bir tabanca kılıfı vardı. Çiçekbozuğu izleriyle kaplı yüzü uzun ve kemikliydi. Burnu sivri ve uzun, dudaklan inceydi. Gözlerini bana doğru kaldırdı. Mavi, ıslak, donuk ve boş bakışlar.
- Selam. Ne istiyorsunuz?
- Otto Kiefer misiniz?
- Hayır, ben Clement'ım. Videodan anlar mısınız?
- Pek sayılmaz. Otto Kiefer nerede?
Adam cevap vermedi, yeniden cihazın üzerine eğilip, homurdandı: "Bana bir tornavida lazım." Sorumu tekrarladım:
- Kiefer'in nerede olduğunu biliyor musunuz?
Clement tuşlara basıyor, göstergeleri kontrol ediyordu. Bir süre sonra, yüzünü buruşturdu. Korku bağırsaklarımı burdu; ih-tiyann dişleri sivriltilmişti.
- Kiefer'den ne istiyorsunuz? dedi gözlerini kaldırmadan.
- Sadece birkaç soru sormak.
Altmışlık ihtiyar yine homurdandı: "Bana bir tornavida lazım. Galiba nerede olduğunu biliyorum." Yanımdan geçti, üzeri ıslak kâğıtlarla ve boş şişelerle dolu metal bir masanın arkasına dolandı. En üstteki çekmeceyi açtı. Aynı anda üzerine atıldım ve çekmeceyi elinin üstüne kapadım. Gergin koluna tüm gücümle abandım. Bileği tok bir ses çıkararak kınldı. Clement'ın gıkı bile çıkmadı. Çılgın herifi ittim, gitti ıslak tahtaya yapıştı. Kınk eli bir 38'lik Smith Wesson'a kenetlenmişti. Elindeki tabancayı kaptım. İhtiyar hareketimden yararlanarak, sivri dişlerini elime geçirdi. Korkunun gölgesini bile duymadım. Tabancanın kabzasıyla suratına vurdum, fanilasının yakasından yakaladım, ayaklarını yerden kestim ve üzerinde çıplak memeli bir kadın resmi olan takvime kadar kaldırdım. Clement yine yüzünü buruşturdu. Ağzında derimden kopardığı lifler vardı. 38'liği burun deliğine soktum. (Artık âdet haline geldi.)
- Kiefer nerede alçak?
Herif kanlı dudaklarının arasından mınldandı.
- İbne. Hiçbir şey söylemeyeceğim.
Namluyla ağzına vurdum. Dudaklannın arasından birkaç diş fırladı. Gırtlağını sıktım. Patlak dudaklanndan boşanan kan, sıkılmış elimden akıyordu.
- Öt Clement. Konuşursan iki dakikada buradan çıkmış olurum. Seni madeninle, beyaz Pigme çılgınlıklannla baş başa bıra-kınm. Konuş. Kiefer nerede?
Clement sağlam eliyle ağzını silip homurdandı:
- Burada değil. Parmaklarını sıktım: -Nerede?
- Bilmiyorum.
- Kafasını tahta duvara çarptım. Takvimdeki kızın memeleri titreşti.
L
- Konuş Clement.
- Ba... Bayanga'da. Buranın batısında. Yirmi kilometre...
Bayanga. Beynimde bir şimşek çaktı. M'Konta'nın sözünü ettiği ovaların adı. Her sonbaharda kuşlar oraya geliyordu. Demek leylekler dönmüştü. Haykırdım:
- Kuşların yanına mı gitti?
- Kuşlar mı? Ne kuşu?
Kan içici herif numara yapmıyordu. Neler döndüğünden haberi yoktu. Devam ettim:
- Ne zaman gitti?
- iki ay önce?
- iki ay, emin misin?
- Evet. -Helikopterle?
- Tabiî.
Hâlâ yaşlı sürüngenin boynunu sıkıyordum. Kırış kırış derisi şişiyor, oksijen bulmaya çalışıyordu. Şaşırmıştım. Bu anlattıkları varsayımlarımla uyuşmuyordu.
- Gittiğinden beri, hiç haber almadın mı?
- Hayır... almadım...
- Hâlâ Bayanga'da mı?
- Bilmiyorum...
- Ya helikopter? Helikopter yaklaşık bir hafta önce geldi, değil mi?
- Evet.
- içinde kim vardı?
- Bilmiyorum. Görmedim.
Kafasım yine tahta duvara çarptım. Çıplak memeli kız çivisinden kurtuldu. Clement öksürdü, sonra kan tükürdü. Tekrarladı:
- Yemin ederim. Hiçbir şey görmedim. Biz... biz sadece helikopter sesi duyduk. Hepsi bu. Madene inmediler. Yemin ederim!
Clement bir şey bilmiyordu. Elmaslann ya da çalıntı kalplerin örgütüne dahil değildi. Kiefer'in gözünde, kıçmdaki çamur kadar bile değeri yoktu anlaşılan. Yine de ısrar ettim:
- Ya Kiefer? O helikopterde miydi?
Yaşlı madenci tüm sivriltilmiş dişlerini göstererek sırıttı:
- Kief er mi? Artık kimseyle gidemiyor.
- Neden?
- Hasta.
- Hasta mı? Neler anlatıyorsun Tanrı'nın cezası? Yaşlı bekçi yıpranmış vücudunu sarsarak tekrarlıyordu:
1
- Hasta. Kief er hasta. Has... hasta...
Clement kanlı kahkahalarında boğuluyordu. Parmaklarımı açtım, yere yığılmasına engel olmadım.
- Ne hastalığı, çılgın ihtiyar? Konuş.
Bana çılgınlıkların habercisi, yan bir bakış attı, sonra gıcırtılı bir sesle cevap verdi:
- AİDS. Kiefer AiDS'e yakalandı.
Kırk ikinci bölüm
Bacaklarımın olanca gücüyle koştum, ormanda Beckes'nin, Tina'nın ve ötekilerin yanına vardım. Elimi sardım, sonra yeniden hareket emri verdim; bu kez Bayanga'ya doğru. Daha geniş bir patikayı izleyerek, doğruca batıya doğru yürüdük. Yol on saat sürdü. Soğuk manyok artıklarını yemek için verdiğimiz mola dışında durmadan, soluk soluğa, bitkin, sessiz, on saatlik bir yürüyüş. Yağmur yeniden başlamıştı. Hiç dikkatimizi bile çekmeyen, bitmek tükenmek bilmeyen sicimler. Ağırlaşmış elbiselerimiz vücudumuza yapışıyor, ilerlememizi güçleştiriyordu. Yine de tempomuzu yavaşlatmadık, akşam sekize doğru Bayanga göründü.
Uzakta sadece birbirlerinden ayrı, titrek ışıklar görülüyordu. Havayı bir manyok ve mazot kokusu sarmıştı. Bacaklarımda vücudumu taşıyacak derman kalmamıştı. Yüreğime, bir kâbusun kınlan dalgası gibi, yakıcı bir sancı çörekleniyordu.
"Kosica'nın, terk edilmiş tomruk şirketinin villalarında kalacağız" dedi Beckes. Karanlık kentten geçtik, patikanın sonsuz dönemeçler çizdiği sazlı bir ovayı geride bıraktık. Yol birden genişledi, gecenin karanlığında büyüklüğünden başka bir şeyi görülmeyen geniş bir savana açıldı. Ormanın batı sınmna varmıştık.
Villalar göründü. Birbirlerinden öylesine uzaktaydılar ki, yabancı gibi duruyorlardı. Birden, elinde bir el feneri olan bir siyah yolumuzu kesti. Önce Beckes'yle Songo dilinde bir şeyler konuştu, sonra da bizi küçük bir verandaya açılan geniş bir eve götürdü. Üç yüz metre kadar ötemizde, yan aydınlık başka bir villa görülüyordu. Fenerli adam, sesini alçaltarak açıkladı:
- Dikkatli olun, o villada bir canavar var.
- Nasıl bir canavar?
- Otto Kiefer diye bir Çek. Korkunç bir adam. -Hasta, değil mi?
Zenci fenerinin ışığını yüzümde gezdirdi:
- Evet. Çok hasta. AİDS. Kiefer'i tanıyor musunuz?
- Adını işittim.
- O beyaz hayatımızı mahvediyor, patron. Geberemedi bir türlü.
- Durumu umutsuz mu?
- Tabiî ki, dedi adam. Ama hastalığı dediğim dedikçiliğini engellemiyor. 0 hayvan tehlikeli. Hem de çok tehlikeli. Onu burada herkes tanır. Kim bilir kaç siyahı öldürdü. Bugün de yanında el bombalan ve otomatik silahlar var. Hepimizi öbür tarafa gönderecek. Ama istediği olmayacak! Benim de bir tüfeğim var ve...
Zenci tereddüt etti. Öfkesi burnunda birine benziyordu.
- O herif villada tek başına mı kalıyor?
- Yanında hizmetini gören bir kadın var. Bir M'Bati. O da hasta. (Zenci durakladı, sonra yine fenerini yüzüme tutarak devam etti.) Yoksa onu mu görmeye geldin patron?
Gece ılık bir şurup gibi ağırdı.
- Hem evet hem de hayır. Bir ziyaret etmek isterdim doğrusu. Hepsi bu. Bir dost ziyareti.
Zenci fenerini indirdi:
- Tuhaf dostların var patron. (îçini çekti.) Burada, kimse bize et vermek istemiyor artık. Kiefer öldüğünde, her şeyi yakmaktan söz ediyorlar.
Beckes yükleri villaya taşıyordu. Tina gecenin karanlığında kaybolmuştu. Zenci'nin parasını verip, son sorumu sordum:
- Ya leylekler, hani o siyah beyaz kuşlar? Buradan uzağa mı konarlar?
Zenci kollarını açtı, tüm ovayı gösterdi:
- Leylekler mi? Buraya bile konarlar. Topraklarının tam orta-sındayız. Birkaç gün sonra, sayıları binleri bulur. Ovada, nehir kıyısında, evlerin çevresinde. Her yerde. Bir adım atamayacak hale gelirsin.
Yolculuğum bitmiş, son noktaya varmıştım; leyleklerin, Louis Antioche'un, Otto Kiefer'in yolunun sonuna, elmas kaçakçılığı zincirinin son halkasına. Adamla vedalaştım, sırt çantamı alıp eve girdim. Oldukça büyük, alçak masalarla, ahşap koltuklarla düşenmiş bir yerdi. Beckes koridorun sonunda, sağdaki odamı gösterdi. Odama girdim. Ortada, yatağın tepesinden inen, yüksek ve geniş bir cibinlik vardı. Tüllerin arasından bir ses yükseldi:
- Geliyor musun Louis?
Her yer karanlığa gömülmüş olsa da, Tina'nın sesini tanımıştım.
- Orada ne arıyorsun? dedim, soluk soluğa.
- Seni bekliyorum.
Bir kahkaha attı, parlak dişleri alacakaranlığın dokusunu parçaladı. Tebessümünü cevapladım, kaderin bir kerecik de olsa nefes alma zamanı tanıdığını düşünerek, cibinliğin altma süzüldüm.
Kırk üçüncü bölüm
Hiç zaman kaybetmeden, hızlı hareketlerle bubusunu çözdüm. iki göğsü ahşap torpiller gibi fırladı. Ağzımı kıvırcık ve yakıcı organına kapadım. Orada neyi aradığımı bilmiyordum; belki unutulmayı, belki sevgiyi, belki de tuzlu pişmanlıkları. Cildi ürperdi. Düzgün bacakları kirlettiğim imparatorluğun üzerine açıldı. Üzerimde bir ses Songo dilinde konuştu, sonra da uzun parmaklı eller beni kaldırdı, kalçalarımın üzerine oturdu, beni karanlığın kıvrımına yerleştirdi. O zaman usulca, çok usulca, Tina'nm bacaklarının arasına girdim.
Vücudu gergin ve keskindi, sanki kas ve zarafetten yoğrulmuştu. Hiç dokunmuyormuş gibi yaparak, yumuşaklıklanyla, gücüyle istediği gibi oynuyordu. Tina bana sahip olmayı bildi. Bilinmez, derin ve zonklayıcı hareketleri boyunca, beni de sürükledi. Elleri sırlarımı yerle bir etti, tenimin en duyarlı noktalarını buldu. Üzerine tünemiş, tere ve ateşe boğulmuş, dudaklarımı siyah kol-tukaltlarında, ürkütücü dişli ağzında, sert ve ürpertili göğüslerinde gezdiriyordum. Birden, gereğinden de çabuk, içimde bir dalga yükseldi, bir zevk patlaması yerini ıstıraba bıraktı. O anda, sanki ruhumu çözmek istermiş gibi, görüntüler beynimi kuşattı. Gomo-un'un böceklerle kaplı cesedini, Sikkov'un yakıcı boynunu, Mar-cel'in kanlı yüzünü gördüm, çocukluğumun cibinliği alevler ve çıtırtılar içinde kayboldu. Birkaç saniye sonra, her şey bitmişti. Zevk damarlarımı dolduruyor, daha şimdiden damağımda bir kabir tadı bırakıyordu.
Oysa Tina'nm işi daha bitmemişti. Kıllarımın ortasına atıldı, ışıltılı yumuşak dili ve gergin vücudu hayvansal bir öfkeyle doğ-rulana dek, koltukaltlarımı, bacak aramı yaladı, emdi. Artık terli bir savunma yapamıyordum. Tina inleyerek elimdeki sargılan
çözdü, parmaklanmı karanlıkta parlayan ateşli, pembe organına soktu. Kıvranarak, dönenerek zevkin doruğuna erişti; o sırada yeniden açılan yaramdan akan kan bacaklarına sızıyordu. îşte o zaman bir koku patlaması oldu, genç kadının keskin zevkinin kokusu gibi, yakıcı ve nefis rayihalar yayıldı. Tina gerildi, kendi nektarında yok olan bir zevk çiçeği gibi, çarşafların üzerine devrildi.
O gece hiç uyumadım. Tina'nın molaları boyunca, durmadan düşündüm. Kaderimin gizli mantığını, hayatım tehlikeye girdikçe önüme konulan ve gittikçe artan heyecanları, duyguları, ihtişamı düşündüm. Bütün olanlarda çarpıcı bir simetri vardı; yağmurlu gökler, Marcel'in dostluğu, Sarah'ın ya da Tina'nın okşayışları gardaki acımasızlıkta, işgal altındaki topraklardaki şiddette ve Gomoun'un kirletilmiş cesedinde yankılanıyordu. Her şey, üzerinde yürüdüğüm ve bana rağmen beni hayatın sonuna götüren aynı yolun iki yakasını oluşturuyordu. İnsanın daha fazlasını kaldıramayacağı, bilincinin ötesinde bir yerde, gereğinden fazlasını bildiği için ölümü kabul ettiği noktaya. Evet o gece, cibinliğin altında, ölümümün mümkün olduğunu kabul ettim.
Birden bir gürültü duyuldu. Birkaç saniye boyunca aynı hafif ve inatçı yankı, sabah havasında bir parıltı tokuşması gibi tekrarlandı. Çok iyi tanıdığım bir çırpıntı, bir patırtıydı bu. Saatime baktım. Sabahın altısı olmuştu. Güneş storlu camların ardında güçsüzce parlıyordu. Tina uykuya dalmıştı. Pencereye yaklaştım, storlu camlan açtım, dışarı baktım.
Oradaydılar. Sıska bacaklarının üzerinde dikilmiş, yumuşak, gri. Bir soluk gibi yere konmuş, şimdi de ovaya yayılıyorlar, vil-lalann çevresinde dolanıyorlar, nehrin kıyısında kalabalıklaşıp, ince uzun sazların arasında dolaşıyorlardı. Zamanın geldiğini anladım.
- Gidiyor musun? diye fısıldadı Tina.
Cevap yerine, cibinliğin altına döndüm ve onu öptüm. Yastığın üzerinde dik örgüleri görünüyor, gözleri de alacakaranlıkta ateş-böcekleri gibi parlıyordu. Vücudu karanlıklara kanşmıştı. Sanki arzu gölgelerin içinde, yerini bulmuş gibiydi. İsimsiz ve gizli, ama gelip bulacaklar için baş döndürücü. Elimi bu zevk sapı üzerinde gezdirip biteviye yumuşaklık tuzakları kuran teni, çıkıntıları, büyülü yuvarlaklıklan okşayamadığım için, hiç bu kadar acı çekmemiştim.
Kalkıp giyindim, sonra küçük ses kayıt cihazının gerektiği gibi çalışıp çalışmadığını kontrol edip cebime attım. Tabanca kılıfını taktığımda Tina yaklaştı, uzun kollanyla sarıldı. Burada ebedî bir

II
sahne oynayacağımızı anladım; savaşçının her ülkede, her dilde, binlerce yıldır tekrarlanan veda sahnesi.
- Cibinliğin altına gir, diye mınldandım. Orada hâlâ kokularımız var. Onlan bul ve sakla küçük ceylan. Sonsuza dek kalbinde yaşasınlar.
Tina sözlerimi hemen anlamadı. Sonra yüzü aydınlandı, Sango dilinde veda etti.
Dışanda, ıslak şafağın üzerinde, gök menevişleniyordu. Yüksek otlar kıvılcımlar saçıyordu; daha önce hiç böylesine temiz bir hava solumamıştım. Binlerce leylek, göz alabildiğine yayılıyordu. Siyah ve beyaz, beyaz ve siyah. Zayıf, tüysüz, bitkin görünüyorlardı, ama mutlu olduklan belliydi. On bin kilometre sonra, hedeflerine varmış olacaklardı. Bu son etabın karşısında yalnızdım, Kiefer'in, kâbusun son parçalarını bilen canlı cenazenin karşısında da yalnızdım. Son bir kez Glock'umun şarjörünü kontrol ettim, sonra yola koyuldum. Herifin kaldığı ev, nehir sularının üzerinde apaçık görünüyordu.
Kırk dördüncü bölüm
II
Gürültü çıkarmadan verandanın basamaklarım tırmandım. Salona girdiğimde, ahşap bir kanapeye kıvrılmış, horul horul uyuyan M'Bati kadınını gördüm. Kaba yüzü rahatsız bir uykuda, alabildiğince çirkin görünüyordu. Yanakları sabahın ilk ışıklarında parıldayan yara izleriyle kaplıydı. Kadının çevresinde, çocuklar zeminin üzerine kıvrılmış, yırtık pırtık battaniyelerin altında uyuyorlardı.
Sola bir koridor açılıyordu. Villanın biraz önce ayrıldığım eve ne denli benzediğini görünce şaşırdım. Kiefer de benim kaldığım villanın bir eşine yerleşmişti. Dikkatle ilerledim. Duvarlar boyunca yüzlerce kertenkele koşuşturuyor, kuru gözleriyle beni izliyordu. Villaya tarif edilemez bir koku hâkimdi. Nehirden gelen kokular da atmosferi doyurmuştu. Biraz daha ilerledim, içimden bir ses Kiefer'in benimkinin eşi olan odada kaldığım fısıldıyordu: koridorun sonunda, sağdaki odada. Odanın kapısı açıktı. Alacakaranlığa gömülmüş bir odayla karşılaştım. Yüksek cibinliğin altında, boş gibi görünen bir yatak uzanıyordu. Yatağın yanındaki alçak masanın üstünde yarısaydam şişeler ve iki şırınga vardı. Mezara benzeyen odanın içine bir iki adım attım.
- Burada ne arıyorsun adamım?
Buz gibi bir ürpertiyle dondum. Ses cibinliğin ardından gelmişti. Ama buna ses demeye bin şahit isterdi. Olsa olsa bir fısıltı, anlaşılır sözcükler oluştururken zorlanan, tükürük ve hışırtılarla dolu bir ıslık. Bu sesin mezara kadar benden ayrılmayacağını hemen anladım. Ses devam etti:
- Çoktan ölmüş birine bir şey yapılmaz.
Yaklaştım. Elim Glock'un kabzasmda, ürkmüş bir çocuğun eli gibi titriyordu. Sonunda, tül perdenin arkasındakini gördüm. Tüm
ruhumdan yükselen iğrenme duygusunu bastıramadım. Hastalık Otto Kiefer'i kurallara uygun biçimde kemirmisti. Teni iskeletine bol gelen, bumburuşuk bir deriden farksızdı. Ne başında saç ne de yüzünde kaş ya da kirpik vardı. Başka bir yerinde de kıl tüy olmadığı belliydi. Alnında, boynunda, kollarında, şurada burada siyahımsı lekeler, kurumuş kabuklar görülüyordu. Koyu çizgili beyaz bir pyama giymiş, ölümün ötesine geçmiş bir adam gibi yatağında oturuyordu.
Yüz hatlarını göremiyordum. Sadece göz yuvalarını, iki gözün kükürt gibi parıldadığı karanlık boşlukları seçebiliyordum. Belirgin olan tek bir şey vardı: kılsız cilt üzerinde kapkara, kupkuru dudaklar. Dudaklar daha da kara, şişmiş dişetlerini örtüyordu. Ağzın içinde de düzensiz ve sarımtırak dişler parlıyordu. Konuşan işte bu korkunçluktu.
- Cigaran var mı? -Yok.
- Pislik. Öyleyse koca kıçını burada neden gezdiriyorsun?
- Size... size sorulacak birkaç sorum var.
Kiefer tükürükler saçarak güldü. Pijamasının üzerine kahve-rengimsi salyalar aktı. Adam hiç aldırmadı. Güçlükle konuştu:
- Öyleyse kim olduğunu biliyorum. Sen iki aydan beri işlerimizin içine eden pezevenksin. Biz seni öbür tarafta, doğuda, Sudan'da sanıyorduk.
- Planlarımı değiştirmem gerekti. Yoksa ne yapacağım kolaylıkla tahmin edilir olmaya başlamıştı.
- Sen de buraya, ihtiyar Kiefer'i bulmaya geldin. Öyle mi? Cevap vermedim. Belli etmeden, ses kayıt cihazını çalıştırdım.
Kiefer'in soluklan pes seslerde ıslıklanıyor, tükürük dalgalarının tepesinde koşuyordu. Bataklıkta boğulmakta olan bir böceğin çığlığı gibi. Saniyeler geçti. Kiefer yeniden konuştu:
- Ne soracaksın çocuk?
- Her şeyi, dedim.
- Neden anlatayım ki?
Buz gibi bir sesle yanıtladım:
- Çünkü acımasız birisin Kiefer. Bütün acımasızlar gibi, saygı duyduğun kurallar var. Savaşın, kazananın kuralları. Sofya'da birini, bir Bulgar'ı öldürdüm. Böhm adına çalışıyordu, israil'de de bir başkasını öldürdüm, Miklos Sikkov adında biri, o da Böhm'ün maşasıydı. M'Baîki'de M'Diaye'yi biraz silkeledim, on beş yıl önce senin neler yazdırmak istediğini anlattı. Clement'ın dişlerini kırdım, buraya kadar gelip seni buldum Kiefer. Neresinden ba-
karsan bak, kazanan benim. Elmasların ve leyleklerin öyküsünü de biliyorum. Geçen nisandan beri, kayıp taşlan aradığınızı da. Şebekenin nasıl çalıştığını anladım. Planlannızı öğrendiği için, İsrail'de îdo Gabor'u öldürdüğünüzü öğrendim. Bir sürü şey biliyorum Kiefer. Bu sabah da, namlumun uçundasın. Elmas kaçakçılığı bitti. Max Böhm öldü, senin de fazla zamanın yok. Kazandım Kiefer, işte bunun için konuşacaksın.
Islık hâlâ yankılanıyordu. Karanlıkta, Kiefer'in horladığı düşünülebilirdi. Ya da tam tersine, ıslık çalan, tehdit eden bir yılan gibi, pusuya yattığını. Sonunda, fısıldadı:
- Peki, çocuk. Bir anlaşma yapalım, sen ve ben.
Hastalıklann pençesinde kıvransa da, silahım kafasına çevrilmiş olsa da, Kiefer hâlâ işe hâkim adam rolünü oynamaya devam ediyordu. Çek elindeki kozlan saydı. Öfkeli sesinde belli belirsiz bir Slav aksanı seçiliyordu:
- Bu kadar şey bildiğine göre, burada bana ne ad verdiklerini de öğrenmiş olman gerekir: "Tonton El Bombası". Çarşafın altında, hemen yakınımda, patlamaya hazır, sıcacık bir el bombası var. îki seçenekten biri. Ya bu sabah öterim, sen de şükran belirtisi olarak beni nallarsın. Ya da beni vuracak kadar taşaklı çıkmazsın, o zaman ben ikimizi de havaya uçururum. Şimdi. Bana bu işi bitirmek için güzel bir fırsat verdin çocuk. Tek başıma, çok güç olurdu.
Yutkundum. Kiefer'in şeytansı mantığı sinirlerimi germişti. Ölümüne birkaç gün kalmışken, neden Glock'la intihar etmek istiyordu ki? Cevap verdim:
- Seni dinliyorum Kiefer. Zamanı gelince, elim titremeyecek. Canlı cenaze sınttı. Dudaklanndan kara salyalar sızdı.
- Çok iyi. Öyleyse iyi dinle. Böylesi öykülere her gün rastlayamazsın çünkü. Her şey yetmişlerde başladı. Bokassa'nın sağ kolu gibiydim. O dönemde, yapılacak epey iş vardı. Hırsızlardan bakanlara kadar her şeyin, herkesin çivisi çıkmıştı. Karanlık işler yapıyor, payımı da alıyordum. Gel keyfim gel. Ne var ki Bo-kassa gittikçe çıldınyordu. Önce iki Martine hikâyesi çıktı, sonra kesik kulaklar. İktidar hırsı da kanşınca, işler sarpa sarmaya başladı... Bokassa 1977 bahannda bana bir görev önerdi. Max Böhm'e eşlik edecektim. İsviçreli'yi şöyle böyle tanıyordum. Yanlışları düzeltmek tutkusu dışında, oldukça yararlı bir herifti. Kahve ve elmas kaçakçılığına girişmişken bile, ellerini temiz tutmaya çalışıyordu. Böhm o yıl M'Baiki'ye gelmeden bir elmas damarı bulmuştu.
Şaşkınlıkla araya girdim:
- Damar mı?
- Evet. Böhm ormanda su birikintilerinin kenarında kusursuz elmaslar bulan köylüler yakalamıştı. Bulduğu damarın değerini belirlemek ve elmas çıkarma işlemlerini başlatmak için tanıdığı Güney Afrikalı bir jeologu buraya getirtti. Böhm elini pisliğe sürmüyordu ama, Bokassa kuşkuluydu. Kafasında, îsviçreli'nin ona kazık atacağına dair bir kanı vardı. Bu yüzden işi bana verdi, yanımızda da Böhm, jeolog ve Van Dötten adlı bir herif daha vardı.
- PR 154 araştırması.
- Ta kendisi.
- Sonra?
- Her şey planlandığı gibiydi. Güneye, SCAD işletmesinin ötesine geçtik. Yanımızda on kadar hamalla, yağmurun altında, çamurların içinde, yayan. Damara ulaştık. Böhm ile tekerlek arkadaşı analizleri yaptılar.
-Tekerlek mi?
- Van Dötten homoseksüeldi. Afrikalı o koca kulampara, siyah kalçalara ve küçük işçilere bayılıyordu... Yoksa bir resim çizmem mi gerekecek ufaklık?
- Devam et Kiefer.
- İkisi günlerce çalıştı. Yer belirleme, çıkarma, analiz. Her şey Böhm'ün varsayımlarını doğruluyordu. Damar elmas kaynıyordu. Şimdiye kadar görülmemiş kalitede elmas. Küçük, ama kesinlikle tertemiz. Van Dötten inanılmaz bir verim alınacağım söylüyordu. O akşam, madene ve alacağımız ödüle kadeh kaldırdık. îşte o sırada nereden geldiği belirsiz bir Pigme çıkageldi. Max Böhm'e mesaj getirmiş. Ormanda böyledir. Akalar ulaklık yaparlar. İsviçreli mektubu okuduktan sonra çamurun içine yığıldı. Derisi bir otomobilin iç lastiği gibi şişmişti. Van Dötten atıldı. Gömleğini yırtıp, göğsüne masaj yaptı. Ben yerdeki kâğıdı aldım. Bayan Böhm'ün ölüm haberi. Max Böhm'ün evli olduğunu bile bilmiyordum. Oğlu durumu hemen kavradı. Her zamanki çocuk haliyle salya sümük ağlamaya, hıçkırmaya başladı. Oysa çocuğun orada, sivrisinek istilalanmn, sülük dolu su birikintilerinin içinde hiç işi yoktu. Hepimizi bir panik havası sardı. Nerede olduğumuzu bir düşünmen gerek adamım. Yürüyerek SCAD'dan üç, M'Baîki'den dört gün uzaklıkta. îsviçreli'yi kimse, hiçbir şey kurtaramazdı. Ölüme mahkûmdu. Kafamda tek bir şey vardı; o lanet yerden uzaklaşmak, gökyüzünü görebileceğimiz bir yere gitmek. Hamallar bir sedye hazırladılar. Cızlamı çektik. Ama Böhm kendine gel-
di. Bizim gibi düşünmüyordu. Kongo sınırının ötesinde, bildiği bir dispanserden söz ediyordu. Orada bir doktor varmış. Onu dünyada kurtarabilecek tek doktor, o herifmiş. Ağlayıp haykırıyor, ölmek istemediğim söylüyordu. Oğlu da aynı fikirdeydi, Van Dötten ise mızıldanmaya başlamıştı. Allah kahretsin! Orada hepsini bırakıp giderdim ya, hamallar hepimizden atik davrandı. Selamsız sabahsız tüydüler. Kısacası, pek alternatifimiz kalmamıştı. Sedyeyi taşımak, anasını düşünüp viyaklayan çocuğa destek olmak gerekiyordu. Böhm'e ilaç verdik, sonra da dördümüz; ben, Van Dötten ve iki Böhm, yola koyulduk. Son fırsat kervanı. En inanılmaz olanı neydi biliyor musun çocuk? Altı yedi saatlik bir yürüyüşten sonra gerçekten de dispanseri bulduk, inanılmaz! Ormanın tam ortasında, kocaman bir bina. Koca laboratuvanyla, beyaz önlükler giymiş, koşuşturan siyahlanyla! Hemen işin içinde başka bir şey olduğunu düşündüm. Karışık bir iş. İşte o zaman adamı gördüm. Kırkında, uzun boylu bir herif, oldukça da yakışıklı. Allah kahretsin! Cangılın göbeğindesin adamım, karşında da sakin sesiyle sana, "Ne oldu?" diyen Hint racası kılıklı bir herif.
Şakaklarımda bir uğultu hissettim. Sinirlerim gerildikçe, hızını artıran bir matkap gibiydi. Bu doktoru ilk kez duyuyordum. Sordum:
-Kimmiş?
- Bilmiyorum. Hiç öğrenemedim. Ama daha o anda Böhm'le birbirlerini uzun zamandır tanıdıklarım, Böhm'ün doktora daha önce, muhtemelen başka araştırmaları sırasında rastladığım anladım. Yapraktan sedyesinin üzerinden böğürüyordu. Doktora bir şeyler yapmasını, ne olursa olsun yapmasını söylüyor, ölmek istemediğini haykırıyordu. Çevreye bir bok kokusu yayılmıştı. Böhm ne varsa, donuna doldurmuştu. Böhm'ü başından beri gözüm hiç tutmamıştı çocuk, inan bana. Onu öyle görmek, kanımı beynime sıçrattı. Pislik! Hepimiz sert, acımasız insanlardık evlat. Siktirici Afrikalı beyazlar. Oysa orman bizi yemeye başlamıştı. O zaman doktor eğilip sordu: "Her şeye hazır mısın Max? Gerçekten her şeye?" Sesi tatlıydı. Bir sosyete dergisinin sayfalarından fırlamışa benziyordu. Böhm adamın yakasına yapıştı, kısık sesle: "Beni kurtar doktor" dedi. "Neremin arızalı olduğunu biliyorsun. Onun için, kurtar beni. Neler yapabileceğini göstermenin zamanıdır. Elmasımız var. Gerçek bir servet. Yukarılarda, toprağın içinde." Çılgınlığa bak! O iki herif sanki bir gün önce ayrılmış gibiydiler. Asıl önemlisi, Max Böhm sanki karşısındaki bir kalp uzmanıymış gibi konuşuyordu. Akim alabiliyor mu adamım, cangılın göbeğinde?
Kiefer durakladı. Işık yavaş yavaş odayı aydınlatıyordu. Adamın yüzü korkunçluğunu yayıyordu. Elmacıkkemikleri öylesine çıkıktı ki, onları kaplayan deriyi yırtacak gibi duruyordu. Birden bu el bombalı katile karşı büyük bir acıma duydum. Dünya üzerinde hiçbir insan böylesi bir çürümeyi hak edemezdi. Kiefer sözlerini sürdürdü:
- O zaman doktor bana döndü. "Onu ameliyata almak zorundayım" dedi. "Burada mı?" diye sordum. "Yoksa çıldırdınız mı?" "Pek fazla seçeneğimiz yok, Mösyö Kiefer" dedi herif. "Yardım edin de götürelim." Birden, adımı bildiğini fark ettim. Üçümüzü de tanıyordu. Van Dötten'i bile. ihtiyar Max'ı içeriye, fayans kaplı büyükçe bir odaya taşıdık. Vızır vızır öten, havalandırmaya benzer bir şey duyuluyordu. Ameliyathaneye benziyordu. Steril, falan. Ama midemi bulandıran, uzaktan gelen kan kokusu gibi bir şey vardı.
Kiefer Böhm'ün resimlerindeki mezbahayı anlatıyordu. Bulmacanın parçalan birer birer yerine oturuyordu. Darbenin etkisiyle, sarsıldım. El yordamıyla ahşap koltuğu yakaladım, usulca oturdum. Kiefer sırıttı:
- Başın mı döndü evlat? Sıkı tutun. Çünkü bu anlattıklarım daha girizgâh bile değil. Birinci steril odada duş alıp değişmemiz gerekti. Sonra ikinci bir odaya girdik, cam bir bölmenin arkasında ameliyat masasım gördük. Aslında iki masa vardı, nikelden. Böhm'ü yatırdık. Doktor sakince, yumuşakça davranıyordu. Bir süre sonra, ilk odaya döndük. Oğlan bizi bekliyordu. Doktor onunla tatlı tatlı konuştu: "Sana ihtiyacım olacak, koca adam" dedi. "Babanı iyileştirmem için, senin kanından bir miktar almam gerekecek. Tehlikesi yok. Hiçbir şey duymayacaksın." Bana dönüp buyurdu: "Bizi yalnız bırakın Kiefer. Bu çok hassas bir ameliyat. Hastalarımı hazırlamam gerek." Odadan çıktım evlat. Kafam davul gibiydi. Nerede olduğumu bile bilmiyordum. Dışarıda, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Van Dötten'i buldum. Tir tir titriyordu. Hoş, benim de durumum ondan farklı değildi ya. Böylece, saatler geçti. Neyse, sabah ikiye doğru, doktor göründü. Üstü başı kan içindeydi. Allak bullak yüzü kireç gibi olmuştu. Derisinin altından damarları görünüyordu. Onu gördüğümde, içimden, "Böhm öldü" dedim. Oysa herif pis pis sırıtıyordu. Gaz lambasının ışığında, gözleri parlıyordu. "Max Böhm kurtuldu" dedi. Sonra da ekledi: "Ancak oğlunu kurtaramadım." Ben doğruldum. Van Dötten başım ellerinin arasına alıp mırıldandı: "Aman Tanrım..." Haykırdım: "Oğlunu mu? Allah'ın belası ibne,
ne yaptın? Çocuğa ne yaptın pis kasap?" Adama cevap fırsatı bile tanımadan, dispansere daldım. Beyaz fayanslarla kaplı, gerçek bir labirentti. Nihayet ameliyathaneyi bulabildim. Elinde AK-47 otomatik tabanca olan bir gündüz feneri nöbet tutuyordu. Yine de camdan bakınca, katliamın izlerini görebiliyordum. Yerler kıpkırmızıydı. Duvarlar da öyle. Masalar kırmızıya boyanmıştı sanki, insan vücudundan bu kadar kan akabileceğim hiç bilmezdim. Havada bir çürümüşlük kokusu vardı. Donup kalmıştım. Odanın bir köşesinde, karanlıkta, beyaz bir çarşafın altında sakince uyuyan Max'ı gördüm. Ama daha yakınımda, sağda, küçük Böhm vardı. Bir et ve bağırsak yığını gibi. Ünümü duymuşsundur evlat. Ölümden hiç korkmadım, insanlara, özellikle de siyahlara acı çektirmekten hep çok hoşlandım. Ama gözlerimin önündeki, her şeyin de ötesindeydi. Vücudun her tarafı kesiklerle kaplıydı. Sana anlatamayacağım kadar çok yara vardı. Oğlanın göğsü, gırtlağından göbek deliğine kadar yarılmıştı. Karnının üzerinde yapış yapış bağırsaklar kımıldıyordu. Cerrahın yaptığım anlamak için âlim olmaya gerek yoktu. Çocuğun kalbini çıkarıp, babaya nakletmişti. Cangılın ortasında böyle bir ameliyatı gerçekleştirebilmek için, deha olmak gerekirdi. Oysa gözlerimin önündekiler, bir dâhinin eseri değildi. Bir çılgının, bir Nazi pezevenginin, ne bileyim, onun gibi birinin işiydi. Dayanılır gibi değildi adamım, yemin ederim. On beş yıldan beri, o paramparça cesedi düşünmediğim tek bir gece olmadı. Yaklaştım, yüzümü cama yapıştırdım. Küçük Böhm'ün yüzünü görmek istiyordum. Başı olmayacak bir açıyla, 180 derece dönmüştü. Dehşetle yuvalarından fırlamış gözlerini gördüm. Çocukcağızın ağzına tıkaç bağlanmıştı, işte o zaman o alçağın ameliyatı anestezisiz, canlı canlı yaptığını anladım. Tabancamı çekip, dışarıya çıktım. Doktor yanında tepeden tırnağa silahlı dört gündüz feneriyle beni bekliyordu. Ellerindeki gemici fenerlerini üzerime tuttular. Gözlerim kamaştı, hiçbir şey göremez oldum. Doktorun yumuşak sesini beynimin içinde duydum: "Mantıklı olun Kiefer. En ufak bir harekette, sizi bir köpek gibi geberttiririm. Artık siz de bir çocuğun cinayetinde suç ortaklığı etmiş durumdasınız. Kongo'da da, Orta Afrika'da da, bunun cezası idamdır. Oysa benim diyeceklerimi yaparsanız, hiçbir sorun çıkmaz, üstelik çok para da kazanırsınız..." Doktor bana ne yapmam gerektiğini anlattı. Küçük Böhm'ün cesedini M'Baîki'ye götürüp, siyah bir doktordan bir ölüm ilmühaberi almam gerekiyordu. Bu işten epey kazançlı çıkacaktım. En azından, şimdilik. Daha sonra, çok daha kârlı işler gelecekti. Seçme şansım yoktu. Phi-
lippe Böhm'ün cesedini bir sedyeye bağladım, iki hamalla birlikte SCAD'a doğru gittik. Baba Böhm'ü o çılgın herifin ellerine bıraktım. Van Dötten çoktan kaçmıştı. Kamyonetimi buldum, çocuğun cesedini alıp, M'Baîki'ye kadar gittim. Başımdan geçenler iğrençti, ama ormanın doktorun üzerine kapanacağım, bu kâbusu sileceğini umuyordum.
O korkunç smav gecesinde, Böhm, Kiefer ve Van Dötten istemeden de olsa, ruhlarım şeytana satmışlardı. Bu üçlüyü başka birinin yönettiğini hiç düşünememiştim. 1977 yılının o ağustos gecesinden beri, üç beyaz kontrol altına alınmıştı. Max Böhm'ün yeni kalbi üzerindeki titanyum kapsülün anlamı şimdi anlaşılıyordu; o kapsül cinayet deliliydi, doktorun "imzası", cinayeti somutlaştıran, doktorun Böhm ve diğer ikisi üzerindeki denetimini güçlendiren bir kanıttı.
- Sonrasmı biliyorum Kiefer, dedim. M'Diaye'yi sorguladım. Yazacağı raporu dikte ettin, sonra da cesetle Bangui'ye döndün. Peki, sonra ne oldu?
- Bokassa'ya bir palavra attım; bir gorilin saldırdığım, küçük Böhm'ün öldüğünü, baba Böhm'ün de Brazzaville üzerinden ülkesine döndüğünü söyledim. Anlattıklarım oldukça kuşku çekiciydi, ama Bokassa böyle şeylere aldırmıyordu. Onun gözünde tek bir şey vardı; yeni elmas damarları. Taç giyme törenine üç ay kalmıştı. Bulabildiği her yerde elmas arıyordu. "Taç" için. Mutlak bir gizlilik içinde, ormana bir elmas çıkarma ekibi yerleştirildi. Şantiyeyi ben yönetiyordum. Ekim ayma kalmadan, olağanüstü taşlar bulduk. Taşlar zaman geçirmeden, tıraşlanmaları için Anvers'e gönderildi.
- Böhm'ü bir daha ne zaman gördün?
- Bir buçuk yıl sonra, ocak 1977'de, Bangui'de. Gözlerime inanamadım, ihtiyar Max korkunç derecede zayıflamıştı. Hareketleri yavaş ve dikkatliydi. Fırça gibi kesilmiş saçları, hiç olmadıkları kadar beyazdı. Ubangi'nin kıyısında, rahatça konuşabilmek için, sakin bir yer bulduk. Zaten kentte hava ısınmaya da başlamıştı; öğrenci hareketleri yayılıyordu.
- Böhm sana ne anlattı?
- Bana şimdiye kadar duyduğum en çılgın işi önerdi. Özet olarak, dedikleri şunlardı: "Bokassa'nın günleri sayılı Kiefer. indirilmesi sadece birkaç haftayı alır. Senin ve benim dışımda, Sicami-ne'in gerçek potansiyelini kimse bilmiyor. O daman yöneten sensin. Adamlarına hâkimsin, stoklan sen kontrol ediyorsun. Bu işlerin ormanda nasıl yürüdüğünü ikimiz de biliyoruz, değil mi? En
güzel taşlan kendine ayırmanı kimse engelleyemez. Kimse su birikintilerinden gerçekten ne kadar elmas çıkarıldığını sormaz." (Afrika'nın en doğru adamı Böhm, bana elmas çalmayı öneriyordu. Diyecek bir şey yoktu; geçirdiği "ameliyat" kişiliğini derinden etkilemişti...) "Benim için" diye devam etti, "Afrika bitti. Buraya bir daha dönmek istemiyorum. Asla. Ama Avrupa'da, taşlan teslim alıp, Anvers'te satışa çıkarabilirim. Ne dersin?" Düşündüm. Elmas hırsızlığı, benimki gibi bir işte çalışanlar için hep en kışkırtıcı arzu olmuştur; gün boyu bokun içinde çabalamak, parmaklarının arasından hazineler aktığını görmek, işin tehlikelerini de biliyordum. "Ya kuryeler Böhm?" dedim. "Elmasları kim taşıyacak?" Böhm cevap verdi: "Can alıcı nokta da burası ya" dedi. "Elimde kurye var. Kimsenin yakalayamayacağı, tutuklayamaya-cağı kuryeler. Uçağa, vapura ya da bilinen herhangi bir taşıta binmeyen, gümrükten ya da herhangi bir kontrolden geçmeyen kuryeler." Hiçbir şey demeden yüzüne bakıyordum, işte o zaman, "aracılannı" göstermek üzere, birlikte Bayanga'ya gitmemizi önerdi. Orada, ovada, Avrupa'ya doğru yola çıkmaya hazırlanan binlerce leylekten başka bir şey göremedim, isviçreli dürbününü bana uzattı ve ayağında halka olan bir leylek gösterdi. "Yirmi yıldan beri" dedi, "leyleklerle ilgileniyorum Kiefer. Mart ayında Avrupa'ya döndüklerinde onlan karşılıyor, besliyor, yavrulannın ba-caklanna halka takıyorum. Yirmi yıldan beri göçlerini, hayatlan-nm dönemlerini inceliyorum; bunlarla birlikte de, beni çocukluğumdan beri çok meraklandıran bir sürü başka aynntıyı. Bugün, incelemelerim hiç düşünmediğin ölçüde işimize yarayacak. Şu kuşa bir bak. Bana halkalı bir kuş gösteriyor. "Bir an için halkanın içine bir ya da birkaç ham elmas yerleştirdiğini düşün. Ne olur? iki ay sonra o elmaslar Avrupa'da, belirli bir yuvaya iner. Matematik kadar kesin. Leylekler her yıl, kesinlikle aynı yuvaya döner. Eğer bu yöntemi halkalı leyleklerin tümüne yayarsak, hiçbir sorunla karşılaşmadan binlerce elmas gönderebiliriz demektir. Bahar geldiğinde, kuşlan bulur halkalanndaki elmaslan alı-nm. O zaman da geriye Anvers'e gidip elmaslan satmaktan başka yapacak bir şey kalmaz." Isviçreli'nin projesi birden kafamda belirmeye başlamıştı. Sordum: "Benim rolüm ne olacak?" Böhm cevap verdi: "Elmas mevsimi sırasında, en güzel parçalan kendine ayınrsın. Sonra Bayanga'ya gider, elmaslan kuşların halkalan-na gizlersin. Sana bir tüfek ile uyuşturucu mermi veririm. Zaten iyi nişancısın Kiefer. Böyle bir iş en fazla iki haftanı alır. Senin için her yıl on bin dolar ayınnm." Böyle bir işin getirebileceği ser-
vet karşısında, gerçek bir sefalet öneriyordu, isviçreli bu işte yalnız olmadığını anlattı. Neler yaptığını anlamaya başlamıştım. Proje başka bir yerden gelmişti. Bu, cerrahın, cangıldaki doktorun fikriydi. Bizi elinde tutuyordu, bu kaçakçılığı yaptırmak için yeterli kozu vardı. Aynı kaçakçılık, bu kez benimle aynı görevi yapan Van Dötten'le doğuda, Güney Afrika'da da hazırlanıyordu. Köşeye sıkışmıştık, değersizdik, ama aynı zamanda da çok zengin olacaktık. "Tamam, varım" dedim. Gerisini zaten biliyorsun. Elmas kaçakçılığı kusursuz işledi. Her yıl leyleklerin bacaklarına bin kadar elmas astım. Payımı isviçre'deki şifreli hesabıma yatı-nyorlardı. Batıda olsun, doğuda olsun, işler sorunsuzca yürüyordu. Geçen nisana kadar..."
Kiefer sustu. Dudaklarından bir emme gürültüsü çıktı, sonra tüm vücudu, içten gelme bir sancı tarafından çekiliyormuş gibi, kasıldı. Kiefer sırtüstü yığıldı, sonra kapkara göz çukurlarının içinden, bana baktı:
- Kusura bakma evlat. Biberon saatim geldi.
Baş ucu masasından bir şırınga ile bir şişe aldı, şişeden ampul biçiminde bir doz morfin çıkardı. Birkaç hareketle iğneyi hazırladı. Elleri titremiyordu. Kahverengimsi bir lastik parçası aldı, sonra sol kolunu uzatıp sıyırdı. Kolu sütümsü bir denizde tuhaf mercan adacıkları çizen pıhtılaşmış kan kabukları gibi koyu ve kumlu lekelerle kaplıydı. Şmngayı dudaklarının arasına aldı, tek elinin ustalığıyla lastik şeridi sıkıştırdı. Damarları hemen şişti. Kiefer iğnenin ucuyla damarlara dokundu, en uygun saldın noktasını aradı. Birden, iğneyi sapladı. Morfinin tesiriyle dertop oldu, hareketi üzerinde yoğunlaştı. Çıplak kellesi bir güneş ışımmn önünden geçip, ışıltılı bir taş gibi, beyazımsı bir parıltı yaydı. Derisinin altındaki kemiğimsi eklemler oynadı. Saniyeler geçti. Sonra Kiefer gevşedi. Boğuk bir kahkaha attı, sonra başı yine gölgelere döndü.
Son söylediklerini düşündüm. Evet, devamını biliyordum. Doğu leylekleri geçen nisan ayında dönmemişlerdi. Böhm paniğe kapılmış, adamlarını göndermişti, iki adam leyleklerin güzergâhını gezmiş, hiçbir şey bulamamışlardı. Sadece Ido'yu, onlara bilgi verebilecek tek kişiyi öldürmüşlerdi. Daha sonra, Max Böhm beni aynı güzergâhı denetlemeye göndermiş, peşime de çok "meraklı" çıkmam durumunda beni temizlemeleri için, iki Bulgar'ı takmıştı. Böylece, leylekleri hakkında en küçük bir ayrıntı öğrenebilmem için, beni ölüme mahkûm etmişti. Ana soru hâlâ değişmemişti: neden ben? Belki de Kiefer bunun cevabını verebilirdi. Sanki gözlerimden düşüncelerimi okuyormuş gibi, soran o oldu:
- Peki, ama sen çocuk, sen kuşların peşine neden düştün?
- Böhm'ün emriyle.
- Emriyleymiş...
Kiefer kapkara ve yapış yapış bir kahkaha attı -korkunç bir hırlama- siyah lifler yine pijamasına aktı. Tekrarlıyordu:
- Böhm'ün emriyle... Böhm'ün emriyle... Gürültüyü bastıracak kadar yükselttim sesimi:
- Neden beni seçtiğini bilmiyorum. Kuşbilim konusundan habersizdim, ama en önemlisi, şebekenizin üyesi değildim. Oysa Böhm beni bir şekilde, katiller arasındaki oyuna katılan bir köpek gibi, size karşı kullanmak istemişti.
Kiefer içini çekti:
- Artık bunların bir önemi yok. Zaten işimiz bitikti.
- Bitik miydi?
- Böhm ölmüştü evlat. O olmadan, çark dönmüyordu. Yuvaları, numaraları bilen sadece oydu. Şifreyi yanında mezara götürdü. Bizi de beraber. Artık hem bir işe yaramıyor hem de çok şey biliyoruz.
- Kim bu, biz dediklerin?
- Ben, Van Dötten, Bulgarlar.
- Bayanga'da saklanmanın nedeni bu mu?
- Evet. Hem de alelacele. Ama buraya vardığımda, hastalık arttı. Kaderin garip bir cilvesi çocuk. Altmışında AlDS, bundan daha matrak bir şey olabilir mi?
-Ya Van Dötten?
- Nerede olduğunu bilmiyorum. Gebersin.
- Seni tehdit eden kim Kiefer?
- Sistem, doktor, ne bileyim ben. Çok daha geniş, uluslararası bir sistemin parçasıyız, çakıyor musun? Ben on yıldır bu delikte çürüyorum. Bu konuda sana bir şey anlatacak halim yok. Böhm bu işteki tek temasım oldu hep.
- Tek Dünya adı sana bir şey hatırlatıyor mu?
- Şöyle böyle. Sicamine'in yakınında, bir misyonları var. Pig-melerle ilgilenen bir rahibe. Öyle işlerle uğraşmıyorum.
Canlı ameliyatlar, kalp hırsızlıkları Kiefer'in işi değildi. Yine de ısrar ettim:
- Sikkov'un üzerinde Birleşmiş Milletler pasaportu vardı; senin haberin olmaksızın, Tek Dünya hesabına çalışmış olabilir mi?
- Evet, mümkün.
- Geçen mayıs ayında, Bulgaristan'da, Slivenli bir Çingenenin, Rayko Nikoliç'in öldürülmesinden haberin var mı?
-Yok.
- Ya on gün kadar önce, Sicamine yakınlarında Gomoun adlı küçük bir Pigme kızının öldürülmesinden?
Kiefer doğruldu:
- Sicamine yakınlarında mı?
- Masum rolü oynama Kiefer. O doktorun Orta Afrika Cumhu-riyeti'ne geri döndüğünü biliyorsun. Üstelik senin helikopterinden bile yararlandı.
Kiefer yatağa devrilip mırıldandı:
- Anlaşılan, çok şey öğrenmişsin küçük adam. On gün kadar önce, Bonafe bana bir mesaj iletti. Doktor Bangui'ye dönmüştü. Anlaşılan, elmasların peşindeydi.
-Elmasların mı?
- Bu yılın ürününün. Taşlatın şu ya da bu şekilde buradan çıkarılması gerek. (Kiefer pis pis sırıttı.) Ama doktor beni bulamadı.
Bir blöfle cevap verdim:
- Bulamadı, çünkü aradığı sen değildin. Çek yeniden doğruldu:
- Neler sallıyorsun?
- Elmaslar için gelmemişti Kiefer. Onun gözlerinde, para sadece bir araç. ikinci derecede bir araç.
- Öyleyse neden bu zenci dolu çukura döndü?
- Gomoun için, küçük Pigme'nin kalbini çalmak için. Hasta tükürdü:
- Allah kahretsin, sana inanmıyorum!
- Kızın cesedini gördüm Kiefer. Çek düşünür gibiydi.
- Benim için gelmediyse, Allah kahretsin... Demek rahat ölebilirim.
- Daha ölmedin Kiefer. Doktoru bir daha hiç gördün mü?
- Hayır.
- Adını da bilmiyorsun?
- Hayır, dedim ya.
- Fransız mı?
- Fransızca konuşuyor, tek bildiğim bu.
- Aksansızmı?
- Aksansız.
- Fizik olarak, nasıl biri?
- Uzun boylu. Sıska suratlı, açık alınlı, gri saçlı. Gerçek bir taş kafa.
- Hepsi bu mu?
- Beni rahat bırak çocuk.
- Doktor nerede saklanıyor Kiefer?
- Dünyanın bir yerinde.
- Böhm doktoru nerede bulacağını biliyor muydu?
- Sanırım, evet. Sesim çatlak çıkıyordu: -Nerede?
- Bilmiyorum.
Koltuğu itip ayaklandım. Oda demir parmaklıkları bükecek kadar sıcak olmuştu. Kiefer inledi:
- Ya aramızdaki pazarlık alçak herif? Gözlerinin içine baktım:
- Endişelenme.
Kolumu uzattım, Glock'un horozunu kaldırdım. Kiefer haykırdı:
- Çek tetiği ibne.
Hâlâ tereddüt ediyordum. Birden çarşafın altındaki el bombasını, Çek'in emniyet pimine dolanan parmağım gördüm. Ellerimi birleştirdim, tek el ateş ettim. Cibinlik titredi. Kiefer mat bir sesle patladı, cibinliği siyah kana ve kapkara beyin parçalarına boğdu. Dışarıda, kanat çırparak havalanan leyleklerin gürültüsünü duyuyordum.
Birkaç saniye sonra tül perdeyi çektim. Kiefer yastığm üzerine dağılmış boş bir leş, kan, et ve kemik artığından başka bir şey değildi artık. Pimi yan yarıya çekik el bombası çarşafın kıvrımları arasındaydı. Bu insan macununun ortasında küçük elmasları ve halkaları -bu yılın "hasadı"- gördüm. Hazineyi olduğu yerde bıraktım, ama halkaları topladım.
Koridora çıktım. M'Bati kadını sıçrayarak uyanmış, veletlerinin ortasında, ellerini kollarım sallayarak koşmaya çalışıyordu. Gözyaşlarının ardından gülüyordu; canavar ölmüştü. Dirseklerimle kendime yol açtım. Duvarların üzerinde kertenkeleler korkunç, karmaşık ve yeşilimsi bir kalıp gibi, hâlâ koşuşturuyorlardı. Dışarı fırladım. Güneş beni durdurdu. Gözlerim kamaştı, basamakları sendeleyerek indim, sonra da Glock'umu kıpkızıl toprağa bıraktım.
Her şey bitmişti ya da her şey yeniden başlıyordu.
Önümde, uzaklarda bir yerlerde, Tina bana doğru koşuyordu.
1
v
Cehennemde bir sonbahar
Kırk beşinci bölüm
Dört gün sonra bir şafak vakti, Paris'e dönmüştüm. Tarih 30 eylüldü. Raspail Bulvarı'ndaki geniş dairem gözüme küçük ve kasvetli göründü. Kısıtlı mekânlara alışkın değildim artık. Son iki hafta boyunca gelen mektupları topladım, sonra da telesekreter-deki mesajları dinlemek için çalışma odama geçtim. Birkaç aylık yokluğum karşısında şaşkına dönmüş arkadaşları ya da akrabaları seslerinden tanıdım. Dumaz'dan hiç mesaj yoktu. Bu sessizliği pek hayra yoramıyordum. Başka bir tuhaflık da, Nelly Braes-ler'den yeni bir mesaj olmasıydı. Yirmi beş yıllık uzaktaki eğitimim sırasında bile, beni böylesine sık aradığım hiç hatırlamıyordum. Bu ani ilginin nedeni neydi?
Saat sabahın altısıydı. Evin içinde dolaştım, sanki başım döner gibi oldu. Yaşadığım bütün maceralardan sonra kendimi hayatta, böylesi bir konforun ortasında bulmak tuhafıma gidiyordu. Gözümün önünden Afrika'daki son günlerim geçti. Beckes'yle birlikte, Kiefer'in kanlı cibinliğe sarılmış cesedini -elmaslarıyla- ovanın bir köşesine gömüşümüz. Otto Kiefer'in yastığının altında sakladığı otomatik silahla intihar ettiğini söylediğimde, Bayanga jandarmalarının çıkardığı güçlükler. Nehir kıyısında, son bir kez daha seviştiğim Tina'yla vedalaşmam.
Afrika yolculuğum saçtığı ışık kadar, karanlıklar da yaratmıştı. Otto Kiefer'in anlattıkları elmas kaçakçılığı defterini kapıyordu. En önemli iki aktör ölmüştü. Van Dötten, Güney Afrika'da bir yerlerde saklanıyordu herhalde. Sarah Gabor hâlâ ortalıklardaydı, kim bilir, belki de elmaslarım satmayı becermişti. Genç kadın zengin olmasma zengindi ama, artık başı da beladaydı. Katiller çoktan peşine düşmüş olmalıydı. Elmas kaçakçılığından geriye sadece bu soru kalmıştı, kanatlı kuryelerin öyküsü çoktan bitmişti.
Geriye bütün bu olayların perde arkasındaki adam, Afrikalı "hekim" kalıyordu.
Herif en azından on beş yıldır, dünyanın çeşitli köşelerinde kurbanlarını canlı canlı ameliyat ediyor, kalplerini çalıyordu, insanın aklına ilk gelen, organ kaçakçılığıydı tabiî; ne var ki ayrıntılar gerçeğin çok daha karmaşık olduğunu kanıtlıyordu. Cerrahın böylesi bir sadistlik uygulamasının ardındaki neden neydi? Alıcıların ülkesinde bir organ kaçakçılığı şebekesi kurmak çok daha kolay olacakken, neden dünya çapında ve böylesine ciddi bir seçim yapmak ihtiyacmı duyuyordu? Yoksa belirli bir doku grubunun mu peşindeydi?
Şu anda elimde sadece iki önemli ipucu vardı.
Birinci ipucu: "hekim" ile Max Böhm 1972 ile 1977 yıllan arasında ekvator ormanlarında, Isviçreli'nin gezileri sırasında, tesadüfen tanışmışlardı. Demek ki cerrah Kongo'da ya da Orta Afrika'da oturuyordu; ömrünü cangılın ortasında geçirmediği de muhakkaktı. Kısacası iki ülkenin sınırları ve hastanelerinde adamın izine rastlayacağımdan emindim, ama elimde resmî bir yazı olmadan bu kurumlardan istediğim bilgileri nasıl alırdım? Bir başka yol da, Avrupalı uzman kalp cerrahlarına sorular sormamdan geçiyordu. 1977 yılında, Max Böhm'e cangılın ortasında kalp nakledebilecek biri, olağanüstü bir uzman olmalıydı. Fransızca konuşan, Afrika'nın ortasına sürgüne gitmiş böylesi bir virtüözün izini bulmak güç olmamalıydı. îşte o zaman Max Böhm'ün otopsisini gerçekleştiren ve Dumaz'ya soruşturmasında yardımcı olan Dr. Catherine Warel'i hatırladım.
ikinci ipucu, Tek Dünya'ydı. Katil, kurumun kurucularının haberi olmadan analiz ve bilgi mekanizmasından yararlanıyor, bu sistem sayesinde dünya üzerindeki kurbanlarını belirtiyordu. Sahada da tedavi merkezlerinin helikopterlerini, mikroptan arındırılmış çadırlarını ve diğer lojistik imkânlarını kullanıyordu. Böylesine rahat hareket edebilmesi için, kuşkusuz örgüt bünyesinde çok önemli bir yeri olması gerekirdi. Kısacası, Tek Dünya'nın örgütlenme şemasına ihtiyaç vardı. Bu bilgileri Afrika'dan getirdiğim notlarla karşılaştırdığımda, belki de bütün rastlantıların arasında bir adın parladığını görecektim. Bu konuda da resmî bir kimliğimin olmamasının güçlüğünü yaşıyordum. Hiçbir yetkim, özel hiçbir görevim yoktu. Dumaz uyarmıştı beni, "Dünya çapında tanınmış bir yardım örgütüne saldırmak kolay değildir" demişti.
Kişisel soruşturmam, ayak sürüyordu kısacası, incinmiş, hayal
kırıklığına uğramış, şimdiye kadar yaşadıklarımdan çok daha derin bir yalnızlığa itilmiştim. Hayatta kalmam bile, bir mucizeydi. Kanlı şebekenin karşısına çıkabilmek için, bir an önce polisten yardım istemek zorundaydım.
Sabahın yedisiydi. Herve Dumaz'nın ev telefonunu çevirdim. Cevap yoktu. Kendime bir çay yaptım, kafamdan karanlık düşünceler geçirerek, salona gittim. Sehpanın üzerine yığdığım postayı gözden geçirdim: davetiyeler, üniversite arkadaşlarımdan gelen mektuplar, entelektüel dergiler ve gazeteler... Son birkaç günün Le Monde gazetelerini alıp, dalgın gözlerle baktım.
Birkaç saniye sonra, şaşkınlık içinde aşağıdaki haberi okuyordum:
Elmas borsasında cinayet
27 eylül 1991 günü, Anvers'teki ünlü Beurs voor Diamanthandel'in bürolarında bir cinayet işlendi. Elmas borsasının üst kattaki bürolarından birinde Saran Gabor adlı İsrailli genç bir kadın, elindeki Glock marka otomatik tabancayla İsviçre federal polisinden Müfettiş Herve Dumaz'yı öldürdü. Ne genç kadının öldürme nedeni ne de o gün satışa sunduğu olağanüstü elmasların kaynağı konusunda bilgi yok.
O 27 eylül 1991 sabahı saat dokuzda Beurs voor Diamanthanderde her şey normaldir. Bürolar açılır, güvenlik önlemleri alınır, ilk "satıcılar" gelmeye baslar. Dünya elmas üretiminin Güney Afrikalı De Beers imparatorluğunca denetlenmeyen yüzde 20'si burada ve Anvers'teki diğer elmas borsalarında işlem görür.
Uzun boylu, sansın genç bir kadın, elinde deri bir çantayla saat on buçukta gelir ve ana salona girer. Tüccarlardan birinin bürosuna yönelir, elinde içinde ona yakın küçük, ama olağanüstü saflıkta elmas bulunan zarfı gösterir. İsrail asıllı tüccar (adının açıklanmasını istemiyor) genç kadını tanır. Bir haftadan beri, iki günde bir gelen, hep aynı sayıda ve aynı olağanüstü güzellikteki elmasları satışa sunan kadındır.
Oysa bu kez, olaya bir üçüncü kişi müdahale eder; genç kadına yaklaşıp, kulağına bir şeyler fısıldayan, otuz yaşlarında bir adam. Kadın birden döner ve çantasından otomatik bir tabanca çıkarır. Tereddütsüz ateş eder. Adam alnına yediği kurşunla, yere yığılır.
Genç kadın gürültüyü duyup koşan nöbetçileri tehdit ederek, kaçmaya çalışır. Son derece sakin, geri geri çekilir. Ne var ki borsanın gelişmiş güvenlik sistemlerinden habersizdir. Asansörlerin bulunduğu birinci kat sahanlığına vardığında, çevresini kurşun geçirmez camlar
! I
sarar, herhangi bir yöne kaçmasını engeller. Tuzağa düştüğü anda, silahını bırakıp teslim olmasını öğütleyen geleneksel mesajı duyar. İstenileni yapar. Asansör boşluğundan çıkan Belçika polisince etkisiz hale getirilir.
Olaydan sonra Beurs voor Diamanthandel güvenlik birimleri ile Belçika polisi ve polisin elmas kaçakçılığı konularında uzmanlaşmış kişileri güvenlik kameraları kayıtlarından cinayet sahnesini tekrar tekrar seyretti. Kimse bu ani cinayetin nedenini anlayamadı. Katil ile kurbanının kimlikleri polisi kuşkuya düşürdü. Kurban Herve Dumaz adında, İsviçre federal polis müfettişiydi. 34 yaşındaki bu genç polis Montreux Polis Müdürlüğü'nde görevliydi. İki haftalık izninde, An-vers'te ne arıyordu? Eğer genç kadını tutuklamak niyetiyle orada bulunuyorsa, neden borsanın güvenlik güçlerine başvurmadı?
Bütün bu bilinmeyenler, genç kadımn kişiliğiyle daha da derinleşiyor. 28 yaşında bir kibutz üyesi olan Sarah Gabor, Ürdün sının yakınında, Beytşan'da oturuyor. Balık çiftliklerinde çalışan bu genç kadının elmaslardan böylesi bir serveti nereden edindiği bilinmiyor...
Öfkeyle elimdeki gazeteyi buruşturdum. Şiddet yine sahnedeydi. Yine kan akıyordu. Bütün önerilerime rağmen, Dumaz bildiğini okumuştu. Beceriksiz polisler gibi, Sarah'ı tehdit etmeye kalkmıştı. Sarah ise bir an bile tereddüt etmemiş, müfettişi alnının ortasından vuruvermişti. Dumaz ölmüştü, Sarah da demir parmaklıkların ardındaydı. Kanlı sonun insanı avutacak tek bir yanı vardı: hiç olmazsa genç sevgilim artık güvendeydi.
Kalktım, çalışma odasma geçtim. Hiç düşünmeksizin, pencerenin önünde durdum, perdeyi açtım. Evimin yarandaki Amerikan Merkezi'nin bahçesi altüst edilmişti. Ağaçlıklar ve çalılıklar yerlerini buldozerlerin kapkara izlerine bırakmıştı. Geriye sadece birkaç ağaç kalmıştı. Bir an önce Sarah Gabor'la görüşmeliydim. Bu da uluslararası polisle ilişkiye geçmem için bir fırsattı.
Kırk altıncı bölüm
Saatler bir maki yangını gibi, hızla ilerledi. Birkaç telefon -uluslararası numaralar, elçilikler, mahkemeler- ettim, sonra da benim açımdan önemli olan izni; Brüksel'in dışında, Gaushoren Kadınlar Hapishanesi'ndeki Sarah'la görüşmemi sağlayacak izni alabilmek için bir dizi faks çektim. Öğlen olduğunda, gerekli bütün başvurulan yapmıştım. Neredeyse her seferinde, cinayete yeni bir ışık tutabilecek önemli bilgilere sahip olduğumu çıtlatmış-tım. Ya herrü, ya merrü durumundaydım artık. Ya beni ciddiye alırlar, böylelikle beni kararımın sonuçlarından sorumlu olmaktan kurtarırlardı ya da deli olduğuma kanaat getirip bütün başvurularımı boşa çıkarırlardı.
Saat on birde, uluslararası numaralar servisini bir kez daha aradım. Birkaç saniye kadar sonra, 20 ağustos gecesi Max Böhm'ün otopsisinin yapıldığı Montreux Hastanesi'nin on iki numarasını tuşluyor, santral memuruna Dr. Catherine Warel'le görüşmek istediğimi söylüyordum. Bir dakika sonra, güçlü bir "alo?" duydum.
- Adım Louis Antioche, Doktor Warel. Beni hatırladınız mı?
- Hayır, dedi kadın.
- Bundan bir ay kadar önce, kliniğinizde karşılaşmıştık. Ben Max Böhm'ün cesedini bulan kişiyim.
- Ha, tamam. Şu kuşbilimci, değil mi?
Benden mi, yoksa Böhm'den mi bahsediyordu, anlamamıştım.
- Evet. Dr. Warel çok önemli bilgilere ihtiyacım var. O ölümle ilgili bilgilere.
Bir çakmak kapağının madenî sesini duydum.
- Sizi dinliyorum. Eğer bir yardımım olabilecekse... Konuşmaya başlamak üzereyken, sözlerimin tamamen saçma
bulunacağım düşündüm.
- Telefonda konuşamayacağım. Sizi en kısa zamanda görmem gerek.
Catherine Warel soğukkanlı bir kadındı. Tereddüt etmeden cevap verdi:
- Öyleyse bugün öğleden sonra gelin. Saat bire doğru, Orly'den Lozan'a bir uçak var. Ben de sizi üçe doğru klinikte beklerim.
- Orada olacağım. Teşekkürler doktor.
Yola çıkmadan önce, Sofya'da Dr. Curiç'in numarasını çevirdim. On beş dakikalık başarısız girişimlerden sonra, karşıdaki telefonun zilini duydum. Zil on yedi kez çaldı, sonunda uykulu bir ses Bulgarca cevap verdi:
-Alo?
Milan Curiç'in sesiydi, anlaşılan şekerlemesini bölmüştüm:
- Doktor, ben Louis Antioche, hani şu leylek meraklısı. Birkaç saniyelik bir sessizlikten sonra, ciddi bir ses duydum:
- Antioche mu? Son buluşmamızdan beri, hep sizi düşündüm. Hâlâ Rayko'nun ölümünü mü araştırıyorsunuz?
- Hem de nasıl. Galiba katilini de buldum.
- Galiba katilini...
- Evet. En azından izini. Rayko'nun öldürülmesi, nedenlerini hâlâ açıklayamadığım kusursuzca örgütlenmiş bir sistemin parçası. Emin olduğum tek bir şey var; bu şebeke tüm dünyaya yayılmış durumda. Buna benzer cinayetler, başka ülkelerde de işlenmiş. Katliamı durdurmak için, yardımınıza ihtiyacım var.
- Söyleyin, dinliyorum.
- Rayko'nun HLA grubunu öğrenmem gerek.
- Kolay. Otopsi raporu hâlâ burada. Ayrılmayın.
Açılıp kapanan çekmeceler, çevrilen sayfalar duyuyordum.
- işte. Uluslararası sınıflandırmaya göre, Rayko'nunki Aw19 3 -
^37,5-
Boğazımda bir şeyler düğümlendi. Gomoun'un grubuyla aynı. Böylesi bir benzerlik rastlantı olamazdı. Kekeleyerek sordum:
- Bu ender rastlanan ya da belli özelliklere sahip bir grup mudur?
- Hiçbir fikrim yok. Benim uzmanlık alanım değil. Kaldı ki, o kadar çok doku grubu var ki, ben...
- Yakınınızda bir faks var mı?
- Evet. Bir merkez var, onun yöneticisi de...
- Bana otopsi raporunuzun bir örneğini, bugün gönderebilir misiniz?
- Tabiî. Peki ama, neler oluyor?
Telefon ve faks numaralarımı yazdırdım, sonra devam ettim:
- Bakın Doktor Curiç. Dünyanın neresinde olursa olsun, insan kalbi çalmaya meraklı bir cerrah var. Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında, cesedi Rayko'nunkinden farksız bir kızcağızın otopsisine bizzat tanık oldum. Sözünü ettiğim adam, bir canavar Curiç. Vahşi bir hayvan, yine de gizli bir mantık çerçevesinde hareket ettiğini düşünüyorum, anladınız mı?
Tok sesi kulağımda yankılandı:
- Kimliğini biliyor musunuz?
- Hayır. Ama haklıymışsınız; olağanüstü ustalığa sahip bir cer-rahmış.
- Hangi milletten?
- Fransız, belki. En azından, Fransızca konuşulan bir ülkeden. Cüce düşünür gibiydi. Devam etti:
- Ne yapacaksınız?
- Araştırmamı sürdüreceğim. Bu aralarda önemli bilgiler bekliyorum.
- Polise haber vermediniz mi?
- Daha vermedim.
- Antioche, size bir soru soracağım.
- Ne sorusu?
Hatta hışırtılar duyuldu. Cüce sesini yükseltti:
- Sofya'da beni ziyaret ettiğinizde, yüzünüzün tanıdık geldiğini söylemiştim.
Cevap vermedim. Curiç ısrarla devam etti:
- Bu benzerliği uzun uzun düşündüm. Sonunda Paris'te tanıdığım bir doktoru hatırladım. Ailenizde tıpla uğraşan kimse var mı?
- Babam doktordu.
- Onun da adı Antioche muydu?
- Elbette. Curiç, vaktim dar. Cüce konuşmasını sürdürdü:
- Altmışlı yıllarda Paris'te çalıştı mı?
Yüreğim hızla atmaya başladı. Babamın adı içimde bir kez daha boğuk bir endişe yaratıyordu.
- Hayır, babam ömrünü Afrika'da geçirdi. Curiç'in sesi uzakta yankılandı:
- Hâlâ hayatta mı? Babanız hâlâ yaşıyor mu? Parazitler artmıştı. Kesik kesik cevap verdim:
- 1965 yılının son günü öldü. Bir yangında. Annem ve erkek kardeşimle birlikte. Öldüler. Üçü de.
- Elleriniz o yangında mı yandı?
Telefonu sert bir hareketle kapadım. Ailemden bahsedilmesi içimde hep bir korku, denetlenemez bir endişe uyandırıyordu. Cücenin sorularını anlayamıyordum. Babamı Paris'te nasıl görmüş olabilirdi? Curiç eğitimini Saints-Peres Sokağı'nda yapmıştı, ama altmışlı yıllarda, daha çocuktu.
Saat on bir buçuktu. Bir taksi durdurup, havaalanına gittim. Uçuş boyunca, gazeteleri okudum. Çoğu elmas cinayetine küçük bir yer ayırıyor, ama hiçbiri daha fazla bilgi vermiyordu. Daha çok İsrailli genç bir kadının bir Belçika kentinde İsviçreli bir polisi öldürmesinin doğurduğu diplomatik güçlükleri sıralıyorlar, "üzüntülerini" bildiren ve bu "trajedinin bir an önce aydınlığa kavuşmasını" dileyen isviçre ve İsrail büyükelçilerine değiniyorlardı.
Lozan'da bir otomobil kiraladım ve Montreux'ye doğru yola çıktım. Curiç'in sorularının sebep olduğu rahatsızlık beynimi ke-miriyordu. Durumun karışıklığı karşısında direncimi yitirmek üzereyken, bir yandan da işimin ne kadar acele olduğunu, bir an önce bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyordum. Bütün bu düşüncelerin üzerinden de, Afrika anılarım süzülüyordu. Tina'nın yanında geçirdiğim ışıltılı gece, Bayanga patikalarının dönemeçleri, yağmurun parıltıları... tabiî bir de Gomoun'un cesedi, Otto Kiefer'in yüzü, Max Böhm'ün, oğlunun, Rahibe Pascale'in birbirlerine bağlı, korkunç alınyazılan... Derinlerde de hep, o cerrah. Yüzü, adı olmayan cerrah.
Klinikte, Dr. Warel beni bekliyordu. Derin çizgili yüzünü, sert Fransız sigaralarım hatırladım. Girizgâh yapmaya gerek duymadan konuya girdim:
- Doktor, Max Böhm'ün ölümünden sonra, bazı araştırmalar için Müfettiş Dumaz'ya yardım ettiniz.
-Doğru.
- Ben de müfettişle birlikte çalıştım. Şimdi de bazı bilgilere ihtiyacım var.
Kadının yüzü değişti. Bir sigara yaktı, dumanını üfledi, sonra sordu:
- Polis olmadığınıza göre, hangi hakla? Bir solukta cevap verdim:
- Max Böhm dostumdu. Öldükten sonra, geçmişi üzerinde bir araştırma yapıyorum. Çok önemli bazı bilgilere ihtiyacım var.
- Müfettiş Dumaz beni neden bizzat aramıyor?
- Herve Dumaz öldü doktor. Böhm'ün ölümüyle bağlantılı olarak, başına sıkılan bir kurşunla öldürüldü.
- Siz neler söylüyorsunuz?
- Bugünkü gazeteleri aldırın doktor. Doğruyu söyleyip söylemediğimi göreceksiniz.
Catherine Warel bir an durakladı. Birkaç saniye sonra, kendinden pek de o kadar emin olmayan bir sesle sordu:
- Bu hikâyede sizin rolünüz ne?
- Tek başıma çalışıyorum. Polis er ya da geç soruşturmayı devralacak. Bana yardıma hazır mısınız?
Dr. Warel'in dudaklarından bir duman bulutu sıyrıldı. Sonunda cevap verdi:
- Öğrenmek istediğiniz ne?
- Max Böhm'ün kalp nakli yaptırdığını biliyorsunuz herhalde. Ameliyat üç sene önce falan yapılmış olmalı. Oysa bu ameliyatın izlerini bulamadınız, ne İsviçre'de ne de başka yerde. Kuşbilim-ciyi tedavi eden doktorun adına da ulaşamadınız.
- Doğru.
- Oysa ben, ameliyatı gerçekleştiren cerrahın izini bulduğuma inanıyorum. Şaşırtıcı birisi. Hatta, korkutucu bile denebilir.
- Ne demek istiyorsunuz?
- Bu adam kalp cerrahisinde uzman, bir virtüöz. Aynı zamanda da, tehlikeli bir cani.
- Bakın Mösyö Antioche, sizi dinlemekle doğru mu yapıyorum bilemiyorum. Elinizde bu iddialarınızı kanıtlayacak bilgi var mı?
- Bir şeyler var. Son görüşmemizden bu yana, dünyayı dolaştım, Max Böhm'ü araştırdım. Böylece, kalp naklinin ne şartlarda gerçekleştiğini öğrendim.
-Nerede? Nasıl?
- 1977 yılında, Orta Afrika'da. Max Böhm'ün göğüs boşluğuna, bu ameliyat için öldürülen oğlunun kalbi takıldı.
- Aman Tanrım... Ciddi misiniz?
- Bir hatırlayın doktor; alıcının vücudu ile takma kalp arasındaki olağanüstü uyumu bir hatırlayın. Titanyum kapsülü de hatırlayın; cerrah Max Böhm'ün iplerini elinde tutmak için ameliyatı isteyerek "imzaladı".
Catherine Warel bir sigara daha yaktı. Soğukkanlılığı hâlâ direniyordu. Sordu:
- Sözünü ettiğiniz adamı tanıyor musunuz?
- Hayır. Ama dünyanın bir yerinde ameliyatlarına devam ediyor. Henüz bilemediğim nedenlerden dolayı, dünyanın hemen her yerinde insanların kalbini canlı canlı çaldı, çalmaya da devam ediyor. Elinde sınırsız imkânlar var.
- Organ kaçakçılığı mı demek istiyorsunuz?
- Hiç fikrim yok. İçimden bir ses, bambaşka nedenler olduğunu söylüyor. Adam bir çılgın. Tahmin edemeyeceğiniz kadar acımasız.
Warel ağız dolusu duman üfledi:
- Ne demek istiyorsunuz?
- Kurbanlarını canlı canlı ameliyat ediyor.
Doktor başını eğdi. Sigarası bir elinden, diğerine gidip geliyordu. Sonunda, göğüs cebinden bir bloknot çıkararak, mırıldandı:
- Sizin... sizin için ne yapmamı istiyorsunuz?
- Bu adam, ağustos 1977'de Kongo ve Orta Afrika arasındaki sınır bölgesinde faaliyet gösteriyordu. O dönemde, ekvator ormanlarının ortasında, dispanser gibi bir yeri vardı. O dönemde de gizlendiğinden eminim, ama varlığıyla birtakım izler bırakmış olmalı. Doktor olarak aletlere, ilaçlara ihtiyacı vardı... izini bulabileceğinizden eminim. Unutmayın, sözünü ettiğimiz adam, bir uzman; sizin de dediğiniz gibi, bu alanda başarının pek ender olduğu bir dönemde, cangılın ortasında bir kalp naklini başarıyla gerçekleştirebilecek biri.
Catherine Warel söylediklerimi ayrıntılarıyla not ediyordu. Sordu:
- Hangi ülkeden?
- Fransızca konuşuyor.
- Afrika'ya ne zaman yerleştiğini biliyor musunuz?
- Hayır.
- Sizce, hâlâ orada mı?
- Hayır.
- Şu anda nerede olduğuna dair en ufak bir fikriniz yok mu?
- Tek Dünya'yla işbirliği yaptığını düşünüyorum.
- Yardım kuruluşuyla mı?
- Şeytanca planlarını gerçekleştirmek için, örgütün altyapısından yararlandığını düşünüyorum. Dr. Warel emin olun, size gerçeği anlatıyorum. Geçen her gün, yeni bir kâbus gibi. Bu adam devam ediyor, anlıyor musunuz? Belki de biz burada konuşurken, o dünyanın bir köşesinde masum bir çocuğa işkence yapıyor.
Warel sıkıntıyla cevap verdi:
- Abartmayın. Bir iki telefon etmem gerekecek. Bu akşama kadar, en geç yarına kadar istediğiniz bilgileri bulurum. Yine de bir söz vermiş olmak istemiyorum.
- Tek Dünya'da çalışan doktorların listesini bulabilir misiniz?
- Zor. Tek Dünya çok kapalı bir kurum. Bakalım, bir şeyler yapabilecek miyim.
- Eğer haklıysam doktor ve eğer katil isim değiştirmemişse, iki bilgi örtüşecektir. Mümkün olduğunca acele edin.
Warel birden siyah gözlerini bana dikti. Parlak linolyumlu koridorun bir köşesinde, ayakta duruyordu. Bakışlarına karşılık verdim, gözleri gergin, ama güvenliydi. Polise haber vermeyeceğini biliyordum.

Kırk yedinci bölüm
Akşam Paris'e vardığımda, saat ona geliyordu. Ne elçiliklerden ne de mahkemelerden cevap almıştım, ne de Doktor Warel'den bir mesaj. Sadece Curiç Rayko'nun otopsi raporunu göndermişti. Sıcak bir duş aldım, sonra da sombalıklı ve patatesli bir omlet pişirdim. Koyu kahverengi ve dumanlı bir Rus çayı içtim, sonra da elimde Glock, uykunun gelmesini umarak yatağa uzandım. On bire doğru telefon çaldı; arayan Catherine Warel'di.
-Ee? dedim.
- Şimdilik bir şey yok. Yarına 1960 ile 1980 yılları arasında Orta Afrika'da bulunmuş Fransız ya da Fransızca konuşan doktorların listesini bekliyorum. Aynı zamanda da bana daha ayrıntılı bilgiler verebilecek bazı eski dostları aradım. Tek Dünya cenahında, doktorların listesini almak imkânsız. Yine de her şey bitmiş sayılmaz. Tek Dünya'da işe başlayan genç bir kulak uzmanı var. Yardım etmeye söz verdi.
Tüm cephede bozgun. Üstelik zaman da durmuyordu. Umutsuzluğumu gizlemeye çalıştım:
- Çok iyi doktor. Bana gösterdiğiniz güven için teşekkür ederim.
- Bir şey değil. Bu gözler neler gördü, bir bilseniz. Yine de bana bugün anlattıklarınızın yaranda, solda sıfır kalır.
- Anahtarları elime bir geçirebilsem... size de anlatırım.
- Kendinizi kollayın. Yarın tekrar arayacağım.
Kafam bomboş, telefonu kapadım. Beklemek gerekiyordu.
Telefon yeniden çaldığında, şafak henüz sökmemişti. Telefona uzanırken, başucu masamın üzerindeki quartz saatin kadranına baktım. 05.24. "Alo?" diye homurdandım.
- Louis Antioche?
Doğulu şivesi güçlü, çok boğuk bir ses.
- Kiminle görüşüyorum?
- Itzak Delter, Saran Gabor'un avukatıyım. Yatakta doğruldum.
- Sizi dinliyorum, dedim, anlaşılır bir sesle.
- Sizi Brüksel'den arıyorum. Galiba dün büyükelçiliğe telefon etmişsiniz. Saran Gabor'u görmek istiyormuşsunuz, doğru mu?
- Doğru.
Adam gırtlağım temizledi. Sesi bir kontrbas gövdesi gibi yankılanıyordu.
- Anlamanız lazım, bugünkü koşullarda, isteğinizin gerçekleştirilmesi son derece güç.
- Onu görmeliyim.
- Bayan Gabor'la ilişkinizin derecesini, mahiyetini öğrenebilir miyim?
- ilişkimiz, kişisel.
- Yahudi misiniz?
- Hayır.
- Saran Gabor'u ne zamandan beri tanıyorsunuz?
- Yaklaşık bir aydır.
- Onunla İsrail'de mi tanıştınız?
- Beytşan'da.
- Ve elinizde bize iletilecek önemli bilgiler olduğunu düşünüyorsunuz?
- Evet, sanırım öyle.
Karşımdaki düşünüyor gibiydi. Sonunda birden, uzun ve ciddi bir konuşma yaptı:
- Mösyö Antioche, bu konu karmaşık, çok karmaşık. Hepimizi güç durumda bıraktı. İsrail devletinden bahsetmiyorum sadece, işe karışan bütün devletleri. Sarah Gabor'un düşüncesizce hareketinin buzdağının sadece görünen ucu olduğuna eminiz. Çok daha önemli, uluslararası bir şebekenin görünen ucu olduğuna.
İnsanın alnına çakılmış bir Glock mermisi için "düşüncesizce hareket"; anlaşılan Delter önemsizleştirme konusunda bayağı uzmanlaşmıştı. Avukat sözüne devam etti:
- Her ülkenin polisi dosyayı inceliyor. Şimdilik, bütün bilgiler gizli tutuluyor. Bayan Gabor'la görüşeceğiniz sözünü kesinlikle veremem. Öte yandan, Brüksel'e gelmenizde yarar var; oturup konuşmamız için. Bütün bunları telefonda konuşamayız.
Bloknotlarımdan birini aldım:
- Bana adresinizi verin.
- İsrail Büyükelçiliği'ndeyim, II. Joseph Caddesi, 71.
- Adınızı tekrarlar mısınız?
- Itzak Delter.
- Mösyö Delter, açık konuşalım; size hiç çekinmeden yardım edebilirim. Ama bir şartım var; Bayan Gabor'la görüşeceğimden emin olmalıyım.
- Bu bizim kararımız değil. Yine de istediğiniz izni almak için, elimizden geleni yapacağız. Eğer soruşturmacılar buluşmanızın soruşturmanın yararına olacağına inanırlarsa, o zaman bir sorun çıkacağını sanmam. Bence her şey işbirliğinize ve elinizdeki bilgilere bağlı...
- Hayır. Bu iş tam bir alışveriş. Önce, Sarah. Sonra, bendeki bilgiler. Öğlene doğru Brüksel'de olurum.
Delter içini çekti; bir reaktör gürültüsü gibi:
- Sizi bekleyeceğiz.
Birkaç dakika sonra duşumu almış, tıraşımı olmuş, giyinmiştim. Önemli günlerin sedef düğmeli, ipek grisi Hackett takımını giymiştim. Otomobil kiralama şirketine gitmek için bir taksi çağırdım.
Böhm'ün parasından geriye topu topu otuz bin frank kalmıştı. Buna ek olarak, ağustos ve eylül aylarına ait yirmişer bin franklık aylığım vardı. Toplam olarak, "doktoru" köşeye sıkıştırmak için gerekli tüm yolculukları karşılayacak bir yetmiş bin frank. Tabiî bir de kolaylıkla değiştirilebilecek kiralama kuponları ve first class uçak biletleri.
Kapıyı ardımdan kapatırken, adrenalimin yükseldiğini hissettim.
Kırk sekizinci bölüm
Saat dokuzda kuzey otoyolunda, Brüksel yönünde ilerliyordum. Gök uğursuz bir dinamonun sargıları gibi, karanlık çözgüler yuvarlıyordu. Yol boyunca, manzara da değişiyordu. Kırmızı tuğladan yapılar, kırların arasına sızmış kanlı kabuk! "jr gibi görülüyordu. Kahverengimsi ve dönüşü olmayan bir katmanın içine gi-riyormuşum gibi geliyordu. Burada, aynkotlarının ve rayların arasında, umutsuzluk bitiyor gibiydi. Öğleye doğru, sının geçtim. Bir saat kadar sonra, Brüksel'deydim.
Belçika başkenti gözüme parıltısız, donuk bir kent olarak göründü. Somurtkan bir sanatçının çizdiği, kollan kısa bir Paris. Büyükelçiliği kolayca buldum. Çağdaş mimarî eseri -gri beton ve dümdüz balkonlar- bir bina. Itzak Delter beni girişte bekliyordu.
Sesine benziyordu. Kusursuz takım elbisesinin içinde rahatsız, bir doksanlık bir dev. Kocaman kafası, saldırgan çenesi ve fırça biçiminde kesilmiş san saçlanyla diplomatik dosyalarda uzmanlaşmış, deneyimli ve kurnaz bir avukattan çok, sivil giyimli bir askere benziyordu. Bu daha iyiydi. Böylesi bir adamla konuşmayı tercih ederdim. Gereksiz laflarla zaman kaybetmezdik hiç olmazsa.
Üstüm arandıktan sonra, Delter beni dekorasyonu kişiliksiz küçük bir büroya aldı. Oturmamı önerdi. Reddettim. Öylece, ayakta, karşı karşıya birkaç dakika konuştuk. Benden bir kafa uzunda olsa, öfkeme ve sırlanma yoğunlaşmış, kendimden emindim. Delter, Sarah Gabor'u görmem için izin aldığını söyledi. Ben de elimde elmas işini açıklamaya yarayacak ve genç kadının kaçakçılarla doğrudan ilişkide olmadığını gösterecek bilgiler olduğunu açıkladım.
Delter kuşkuluydu, hapishaneye gitmeden önce bazı sorular sormaya kalktı. Reddettim. Yumruklannı sıktı," derisinin altında
çene kemikleri kasıldı. Birkaç saniye sonra gevşedi, gülümsedi. Derinden gelen sesiyle, "Çetin ceviz çıktınız, Antioche" dedi. "Gidelim. Arabam aşağıda. Saat 14'te Ganshoren Hapishanesi'nde olmamız gerekiyor."
Yolda giderken, Delter açık açık Sarah'ın sevgilisi olup olmadığımı sordu. Duymamış gibi davrandım. Bu kez Yahudi olup olmadığıma döndü. Başımla "hayır" dedim. Bu düşünceye kafasını takmış gibiydi. Başka soru sormadı. Sarah Gabor'un çok güç bir "müvekkil" olduğunu anlattı. Hiç kimseyle, hatta onunla, avukatıyla bile konuşmuyormuş. Brüksel'e geldiğimi duyunca, beni görmek istediğini söylemiş. Ürpermemeye çalıştım. Demek, her şeye rağmen, aramızdaki aşk hâlâ güçlüydü.
Brüksel'in batı mahallelerinin adı "De Profundis"1 olabilirdi. Sıkıntıya ve üzüntüye yapılan bir yolculuktu bizimki. Kahverengi evler, kendi kurumuş kanlarında donmuş karaltılar ve parıltılar, tuhaf bir organ bulutu oluşturuyordu.
"Geldik" dedi Delter, kapısı granitten kare sütunlarla çevrili geniş bir yapının önünde dururken. Kapıda, makineli tüfekli iki kadın nöbet tutuyordu. Kafalarının üzerinde, taşa "Kadınlar Mahkemesi" kazılıydı.
Geldiğimizi içeriye bildirdiler. Birkaç saniye kadar sonra, elli yaşlarında bir kadın göründü. Yüzünde kuşku dolu ifade vardı. Kendini tanıttı: Odette Wilessen, hapishane müdiresi. Meşum kuş gözlerini bana dikerek, güçlü bir Flaman aksanıyla, "Sarah Gabor sizinle görüşmek istediğini bildirdi. Aslında, yeni bir emre kadar kimseyle görüştürülmemesi gerekiyor, ama hem Bay Delter hem de sorgu hâkimi onunla görüşmenizin olumlu sonuç verebileceğini düşünüyor. Sarah Gabor güç bir tutuklu Mösyö Antioche. Yeni güçlüklerle karşılaşmak istemiyorum. Haddinizi bilin, yeter."
Birkaç adım atıp, küçük bir bahçeye çıktık. "Beni burada bekleyin" diye buyurdu Odette Wilessen. Gözden kayboldu. Taş çeşmenin yanında bekledik. Sessiz ve hüzünlü atmosfer, manastın andırıyordu. Üstelik bir cezaevinde bulunduğumuzu belli edecek en ufak bir şey yoktu. Çevremiz pencerelerinde tek bir parmaklık bile bulunmayan, klasik mimarî eseri gri binalarla doluydu. Müdi-re yanında kendinden yirmişer santim uzun, maviler giymiş iki gardiyan kadınla döndü. Odette Wilessen peşinden gelmemizi söyledi. Bir sıra ağacın yanından geçtik, bir kapımn önüne vardık.
Uzun bir koridorun sonunda, binanın içinde, camlı yüksek bir kapı dikilrva»dB|fl[fe*ı ve kirli camın üzerinde gök mavisi rengin-
V% yito^jK?^**1^ sözcüklerle başlayan ve ölüler için okudukları bir duası, (ç.n.)
de geniş ve yassı demirler görülüyordu, işte o zaman, hapishanenin neden dışarıdan görünmediğini anladım. Tutukevi, bina içinde bina olarak yapılmıştı. Etrafı taş çevrili bir demir ve kilit yığını. Yaklaştık. Müdirenin bir işaretiyle, kapının öbür yanındaki bir kadın kilidi açtı. Bir şakırtı duyuldu. Bembeyaz, köreltici neonların yırttığı sıkışık ve puslu, bambaşka bir mekâna girdik.
Koridor devam ediyordu. Gök mavisi renkli boya her yeri, küçücük pencereleri kapatan telleri, duvarların yarısını, kilitleri, metal levhaları, her şeyi kaplıyordu... Gün ışığının güçlükle sızabildiği bu yerde soluk neonların bütün bir yıl boyu, gece gündüz cızırdamaları gerekiyordu herhalde. Gardiyan kadınların peşine düştük. Çevre, uçsuz derinliklerdeki basınç gibi, ağır ve mutlak bir sessizliğin altında eziliyordu.
Koridorun sonunda sağa dönmek, yeni bir anahtar-çevirmek, yeni bir kapı açmak gerekti. Üst kısmı camlı bir kapı gördüm. Kadın yüzleri belirdi. Küçük dikiş makinelerinin çevresinde çalışıyorlardı. Bakışları üzerimde toplandı. Birkaç saniye boyunca ben de onları inceledim, sonra bakışlarımı indirip yoluma devam ettim. Farkında bile olmadan, doğuştan olan ve asla kaybolmayacak bir leke gibi, yüzlerinde suçlarının izlerini bulmak istercesine bakmış, tutuklu kadınları süzmüştüm. Kapılar birbirini izledi, her birinin arkasında başka faaliyetler vardı: bilgi işlem, çömlekçilik, dericilik...
Devam ettik. Boyaları dökülen yassı parmaklıkların ardında gri ve iç karartıcı bir gün ışığı gördüm. Siyahımsı duvarlar, asfaltı çatlamış, ortasından bir voleybol filesinin geçtiği, üstü açık bir avluyu çevreliyordu. Avluda kadınlar kol kola gidip geliyor, sigara tüttürüyorlardı. Gözleri yine bana çevrildi. Yaralı, onuru kırılmış, örselenmiş insanların gözbebekleri. Altında nefretle karışık bir arzunun okunduğu, karanlık ve derin gözbebekleri. "Haydi" dedi gardiyanlardan biri. Itzak Delter kolumdan çekti. Yeni kilitler, yine anahtar şakırtıları...
Sonunda görüşme odasına vardık. Çok daha karanlık, çok daha soluk, büyükçe bir odaydı burası. Oda, ahşap çerçeveleri ve rafları aynı maviye boyanmış camlarla uzunlamasına ikiye bölünmüştü. Tutukevinin mimarı bu beton sığınak benzeri binaya maviyle zarif bir hava vermeye niyetlenmişti anlaşılan. Odanın eşiğinde durduk. Odette Wilessen bana döndü:
- Tekrar ediyorum Mösyö Antioche, bu görüşme alışılmışın çok dışında. Sarah Gabor tehlikeli bir kadın. Dikkatli olun bayım, dikkatli olun.
Odette Wilessen bir çene hareketiyle, görüşme hücreleri boyunca ilerleyeceğim yolu gösterdi. Tek başıma, bomboş bölmelerin arasında ilerledim. Camlı bölmeler yanımdan geçtikçe, kalbim daha hızlı çarpıyordu. Birden bir gölge gördüm. Geri döndüm, zeminin ayaklarımın altından kaydığım hissettim. Camın karşısındaki bir iskemleye çöktüm. Canım öte tarafında Sarah, donuk ifadeyle öylece bana bakıyordu.
Kırk dokuzuncu bölüm
Kibutz arkadaşımın saçları kısacıktı. Sapsarı dağınık saçları şimdi zarif ve düzgün, kare biçiminde kesilmişti. Neonların gölgesinde, teni soluk görünüyordu. Oysa çıkık elmacıkkemikleri, her zamanki gibi gözlerinin yumuşaklığına meydan okur gibiydi. Karşımdaki, leyleklerin arasında tanıştığım, güzel ve inatçı vahşi kadındı.
- Suratından düşen bin parça Louis.
- Harika görünüyorsun Sarah.
- Yüzündeki o yara izi de ne ?
- İsrail'den bir anı. Sarah omuz silkti:
- İşte burnunu her tarafa sokmanın cezası.
Üzerinde kolsuz, bol, mavi bir gömlek vardı. Ona sarılmak, dudaklarımı vücudunun kıvrımlarında gezdirmek, diri bedenini okşamak isterdim. Kısa süreli bir sessizlik oldu. Sordum:
- Nasılsın Sarah?
- Gördüğün gibi.
- Seni gördüğüme seviniyorum.
- Buna görmek mi diyorsun? Zaten gerçekleri hiç kavrayama-dın ki...
Gizli bir mikrofon olup olmadığım anlamak için elimi rafın altında gezdirdim.
- Bana her şeyi anlat Sarah. Beytşan'dan gidişinden itibaren, her şeyi.
- Yoksa artık köstebekliğe mi soyundun?
- Hayır Sarah. Tam tersine. Onlara suçsuzluğunu kanıtlayacak bilgiler vermeyi vaat ettiğim için, seninle görüşmeme izin verdiler.
- Onlara ne anlatacaksın?
- Elmas kaçakçılığında ne denli önemsiz bir rol oynadığını kanıtlayacak her şeyi.
Kibutz sakini omuzlannı silkti.
- Saran, seni görmeye geldim. Aynı zamanda da öğrenmeye. Bana gerçeği borçlusun. Gerçek bizi kurtarabilir; hem seni hem de beni.
Sarah bir kahkaha attı, buz gibi gözlerini bana dikti. Cebinden usulca bir paket çıkarıp bir sigara yaktı, sonra söze girişti:
- Bütün bu olanlar, senin yüzünden, Louis. Bunu o kalın kafana iyice sok. Her şey, anladın mı? Beytşan'da son gece leyleklerin halkalarından söz ettiğinde, o zamana kadar dikkat etmediğim bazı ayrıntıları hatırladım. Ido'nun ölümünden sonra, bütün eşyasını kaldırmıştım. Hem odasını hem de laboratuvar dediği ve leylekleri iyileştirmek için kullandığı o deliği. Eşyalannı yerleştirirken, bir bölmenin içinde, üzerleri kanlı yüzlerce halka buldum. O anda, bölmedeki iğrençliklere hiç önem vermedim. Yine de, hatırasına ve kuşbilim tutkusuna saygımdan, o bez çantayı aynı yerde, bölmede bıraktım. Sonra da unuttum. Çok sonraları, sen halkalar içine saklanmış mesaj fikrinden söz edince, beynimde bir şimşek çaktı. O zaman İdo'nun çantasını hatırlayıp anladım: îdo senin aradığını bulmuştu. İşte bu yüzden silah almış, günlerce kaybolmuştu. Her gün leylekleri vuruyor, bacaklarındaki halkaları söküyordu. O akşam sana hiçbir şey söylememeye karar verdim. Seni kuşkulandırmamak için, büyük bir sabırla, şafağın sökmesini bekledim. Sonra sen Ben-Gurion Havaalanı'na gidince, la-boratuvara döndüm, halkaları bulundukları yerden çıkardım. Penseyle içlerinden birini açtım. Birden elime bir elmas düştü. Gözlerime inanamıyordum. Hemen bir başkasını açtım. Onun da içinde daha küçük boyutlarda birkaç elmas vardı. Öteki halkalara geçtim, her seferinde elmasla karşılaştım. Mucize sonsuza dek tekrarlanıyor gibiydi; önümde bine yakın halka vardı.
- Sonra?
- Sonrası, artık zengindim Louis. Elimde kaçmak, kibutzu, çamuru, balıkları unutmak için yeterli imkân vardı. Ama önce, emin olmam gerekiyordu. Yol çantamı hazırladım, yanıma birkaç silah aldım ve Netanya'ya, elmasın başkentine gitmek üzere otobüse bindim.
- Biliyorum, izini oraya kadar sürdüm.
- Görüyorsun ya, bir işe yaramamış.
Ben cevap vermeyince, Sarah sözlerini sürdürdü:
- Orada bulduğum bir elmas tıraşçısı, taşlarımdan birini satın aldı. Önce beni dolandırmaya kalktı, ama sonra elimdeki taşların olağanüstü kalitede olduklarını saklayamadı. Zavallı ihtiyar! Heyecanı yüzünden okunuyordu. Kısacası, elimde bir servet vardı. O sırada öylesine mutluydum ki, içine düştüğüm durumu, leylekleri kullanarak elmas kaçakçılığı yapan delileri düşünmek aklıma bile gelmedi. Bildiğim tek bir şey vardı; o herifler kardeşimi öldürmüşler, elmasların peşine düşmüşlerdi. Bir araba kiralayıp Ben-Gurion'a gittim. Orada, Avrupa'ya kalkan ilk uçağa bindim. Sonra biraz daha yol yapıp, elmasları emin bir yere sakladım.
- Sonra?
- Aradan bir hafta geçti. Bağımsız üreticiler elmaslarını genellikle Anvers'te satarlarmış. Kısacası, oraya gidip kıyasıya bir pazarlık yapmam gerektiğini anladım. Görünmeden, hemen.
- O sırada... o sırada hâlâ silahlı miydin?
Sarah tebessümünü gizleyemedi, işaret parmağım bana uzattı, başparmağıyla hayalî bir tabancanın horozunu kaldırdı.
- Mösyö Glock beni hiç yalnız bırakmadı. Bir an için, "Sarah çıldırmış" diye düşündüm.
- Elmasları iki günde bir, onluk ya da on beşlik keselerle elden çıkarmaya karar verdim. îlk gün, Netanya terzilerine benzeyen yaşlı bir Yahudi'yi gözüme kestirdim. Birkaç dakikada 50 000 dolarım oldu. iki gün sonra yine gittim, bu kez bir başkasına; 30 000 dolarım daha oldu. Üçüncü gidişimde elimdeki keseyi açmak üzereyken, omzuma biri dokundu. "Sakın kıpırdamayın, tutuklusunuz" dediğini duydum. Sırtımda bir namlu hissettim. Aklım başımdan gitti Louis. Bütün umutlarımın bir anda yok olduğunu gördüm. Paramın, mutluluğumun, özgürlüğümün yerle bir olduğunu. Elimde Glock, döndüm. Ateş etmek niyetinde değildim; tek istediğim, yolumu kesmeye kalkan o polis bozuntusunu etkisiz hale getirmekti. Oysa o pezevengin elinde horozu kalkık 9 milimetrelik bir Beretta vardı. Seçeneğim kalmamıştı; tek bir kurşun attım, alnını nişanlayıp, tek bir kurşun. Herif beyninin yansını kusarak yere yığıldı. (Sarah kötü kötü güldü.) Tetiğe dokunacak fırsatı bile olmamıştı. Tabancamı elmas tüccarlarına doğrulttum, elmaslarımı topladım. Dehşet içindeydiler. Onları soyacağımı sanıyorlardı herhalde. Geri geri çekildim. Bir an için kurtulacağımı sandım. îşte o zaman çevremi camlar sardı. O kahrolası akvaryumda hapis kaldım.
- Bütün bunları gazetede okudum.
- Hikâye burada bitmiyor Louis.
Sarah her zamankinden daha mağrur, sigarasını gergince söndürdü.
- Beni tutuklamaya çalışan, isviçre federal polisinden Herve Dumaz adında biriymiş. Belçikalıların gözüne, iş birden çok karışık görünmeye başladı. Belçika'da, bir israilli tarafından öldürülen isviçreli bir polis. Bir de, nereden geldiği belli olmayan servet değerindeki elmaslar. Belçikalılar beni sorgulamaya başladılar. Sonra, yerlerini avukatım Delter'e bıraktılar. Ondan sonra isviçre'den bir heyet çıkageldi. Tabiî, hiçbirine hiçbir şey anlatmadım. Kimseye. Ama hep düşündüm; Belçika'da olduğumu kimse bilmezken, neden isviçreli sıradan bir müfettiş beni Anvers'e kadar izlesin? işte o zaman bana sözünü ettiğin "tuhaf polisi" hatırladım, sen leyleklerin ve kaçakçıların peşinde koşuştururken, beni izlemesi için Dumaz'yı peşime taktığım anladım. O aynasızı ayağıma dolaştıran orospu çocuğunun sen olduğunu anladım.
Rengim soldu, kekeledim:
- Tehlikedeydin. Dumaz ben dönene kadar seni koruyacaktı...
- Beni koruyacak mıydı?
Sarah öylesine güçlü bir kahkaha attı ki, gardiyanlardan biri, elinde silah, merakla yaklaştı. Uzaklaşmasını işaret ettim.
- Beni korumak mı? diye tekrarladı Sarah. Dumaz'nın kim olduğunu anlamadın mı yani? Peşine düştüğün kaçakçılarla işbirliği yaptığım?
Son sözleri mideme bir yumruk gibi indi. Kanım dondu. Ağzımı açmaya fırsat bulamadan, Sarah sözlerini sürdürdü:
- Sorguya çekilmeye başladığımdan beri, elmaslar hakkında bir sürü şey öğrendim. Onlara anlatabileceğimden çok daha fazlasını. Delter bir keresinde Interpol'den biriyle geldi, Simon Rickiel adlı bir Avusturyalıyla. Onlarla işbirliği yapmamı sağlamak için, bana çok önemli şeyler anlattılar. Özellikle de ay sonunu getirebilmek için karanlık bazı şirketlerin çok daha karanlık güvenlik işlerini üstlenen Herve Dumaz adlı kokuşmuş bir polis yetkili hakkında. Vurulduktan sonra, Dumaz'yı tanıyan bir sürü tanık çıktı. Söylediklerine göre, her yıl ilkbaharda, buraya gelip elmaslarım -benimkilerin eşi, küçük, ama benzersiz kalitede-satan Max Böhm'e eşlik edermiş. Kafanda hikâye belirmeye başladı mı? (Sarah güldü, sonra bir sigara daha yaktı.) Kuş gördüm ama, senin gibisini asla.
Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Aynı zamanda da, her şey gözümde açıkça canlanıyordu: Dumaz'nın ihtiyar Max hakkındaki bilgiye çok çabuk ulaşması, bu işin altında elmas kaçakçılığı
olduğu konusundaki ısrarı, beni Orta Afrika'ya gönderme tutkusu. Herve Dumaz, Max Böhm'ü tanımıştı tanımasına ama, şebeke hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Belli etmeden beni kullanmış, kayıp elmasları bulmak, sistemin çarklarının nasıl döndüğünü öğrenmek için benden yararlanmıştı. Korkunç bir bulantı boğazımı düğümledi.
- Sana yardım etmek istiyorum Sarah.
- Yardımına ihtiyacım yok. Avukatım beni buradan çıkaracak. (Güldü.) Ne Belçikalılardan ne de isviçrelilerden korkuyorum. Biz en güçlüleriyiz Louis. Bunu sakın unutma.
Yeniden sessizlik hâkim oldu. Birkaç saniye sonra, Sarah alçak sesle devam etti:
- Louis, seninle hiç konuşmadığımız bir şey var... -Ne?
Sesi hafif boğuk çıkıyordu:
- Senin ülkende de, leyleklerin çocuk getirdiğine inanırlar mı? Soruyu birden anlayamadım. Sonunda, cevap verdim:
- inanırlar Sarah.
- Bunu niye sorduğumu biliyor musun?
iskemlenin üzerinde kıvrandım, boğazımı temizlemeye çalıştım. Bundan iki ay kadar önce, seyahate hazırlanırken, özellikle bu konuyu da incelemiştim. Sarah'a Tanrıça Holda'nın leylekleri haberci olarak kullandığı Germen efsanesini anlattım. Tanrıça yağmur sulanyla birlikte gökten düşen ölülerin ruhlarını nemli bir yerde koruyordu. Sonra ruhları çocuk bedenlerine sokuyor ve annelerine götürmeleri için leyleklere taşıtıyordu.
Avrupa'dan Ortadoğu'ya kadar hemen her yerde, turuncu gagalı kuşların çocuk getirdiğine inanıldığım da anlattım. Sudan'da bile, bebekleri leyleklerin getirdiği sanılıyordu. Oysa orada, bebekleri evlerin damına bıraktığı için sevilen, siyah leyleklerdi... Başka anektotlar anlattım, sevimli ve sevgi dolu. Bu, kısa olduğu kadar sonsuz, saf bir aşk anıydı. Hikâyemi bitirdiğimde, Sarah mırıldandı:
- Bizim leylekler sadece şiddet ve ölüm getirdi. Yazık, yoksa hiç itirazım olmazdı.
- Neye itirazın?
- Çocuğa. Senden çocuklara.
Heyecan bedenime ateşten bir yılan gibi ağdı. Bir sıçrayışta kalktım, yanık ellerimi cam bölmeye dayadım. Haykırdım: "Sarah!" Vahşi kadınım gözlerini yere indirdi, burnunu çekti. Birden kalkıp fısıldadı:
- Kaybol Louis. Acele et, kaybol buradan. Oysa kaçan, arkasına bakmadan kaçan oydu. Modern bir Euri-dike gibi, gök mavisi tahtadan bir cehennemin içine doğru.
Ellinci bölüm
- Simon Rickiel'le görüşmek istiyorum.
îtzak Delter kaşlarını çattı. Örse benzeyen çenesini açtı:
- Rickiel? Şu înterpolcü mü?
- Evet, dedim. Konuşmak istediğim adam o.
Delter'in omuzları kalktı. Ceketinin hışırtısını duydum. Gans-horen Hapishanesi'nin bahçesindeydik.
- Böyle kararlaştırmamıştık. Benimle konuşmanız gerekiyordu. Yapacağınız tanıklık, en çok beni ilgilendiriyor; anlatacaklarınızın müvekkilimi savunmamda ne kadar yararlı olacağını görmek istiyorum.
- iyi anlamadınız Delter. Size kazık atmak niyetinde değilim. Açıklamalarımın tek bir amacı var, o da Sarah'ı alabileceği en ağır cezadan kurtarmak. Oysa bu uluslararası bir hikâye. O yüzden anlatacaklarımın durumu iyi bilen bir înterpolcü tarafından da dinlenmesini istiyorum.
Son cümleyi bir tebessümle destekledim. Delter surat asıyordu. Aslında bunu, onun yapabileceği bütün manevraları önlemek için istiyordum. Sarah'ın anlattıklarından, Rickiel'in çok şey bildiğini anlamıştım. Leylek olsun olmasın, Max Böhm uzun süreden beri uluslararası polis örgütünün merceği altındaydı. Inter-polcünün yanında, her ikimizin de iyi bildiği bir konuda konuşacaktık. Delter kısık sesiyle homurdandı:
- Benimle dalga geçiyorsunuz Antioche. insan benim gibi bir avukatla alay edip, cezasız kurtulamaz.
- Tehditlerinizi kendinize saklayıp, Rickiel'e haber verin. Her ikinize de ne biliyorsam anlatacağım.
Delter granit kapıya kadar önümden gitti. Onun otomobiline bindik, ince ince yağan yağmurun altında, Brüksel'e kadar yol al-
dik. Avukat yol boyunca tek kelime etmedi. Sonunda iki saat kulesi arasına sıkışmış, geçen yüzyıldan kalma siyah bir binanın önünde durduk. Binanın cephesi, daha şimdiden ışıklan yanık, yüksek pencerelerle kaplıydı. Kurşun geçirmez yelekler giymiş silahlı nöbetçiler, yağmurun altında kıllarını kıpırdatmıyorlardı.
Geniş bir merdivenden çıktık. Delter ikinci katta kâh gıcırtılı parke kâh eprimiş halı kaplı, sonu olmayan koridorlara saptı. Sanki kendi evindeymiş gibi. Sonunda, standart model (kirli sarı duvarlar, soluk lamba, madenî eşya, harp öncesi dönemden kalma yazı makineleri), küçük bir polis bürosuna girdik. Delter neredeyse kendi kadar iri, kısa kollu gömlekli, Magnum 38'li iki polisle bir süre çene çaldı. Adamların silahlarım gizlemek için nasıl bir ceket giymesi gerektiğini düşündüm.
Adamlar sıkıntıyla yüzüme baktılar, içlerinden biri masanın arkasına geçip, her zamanki soruları sordu: ad, soyadı, doğum tarihi, aile durumu... Sonra parmak izlerimi almak istedi. Sırf meydan okumuş olmak için, pembemsi ve dümdüz avuçlarımı kaldırdım. Gördüğünden sarsılmışa benziyordu. Birkaç özür mırıldandı, sonra da başka bir odaya girip kayboldu. Bu arada Itzak Delter de sırra kadem basmıştı.
Uzun bir süre sabrettim. Kimse, tam olarak neyi beklemekte olduğumu açıklamak zahmetine katlanmadı. Pişmanlıklarımla boğuşarak bekledim. Sarah'la görüşmek, beni sarsmıştı. Yanlışlarım -ve sonuçlan- kafamda dönüp duruyor, bense kendimi savunacak hiçbir şey bulamıyordum. Cinayet karşı çıkılsa da, işlense de, içgüdü ve deneyim gerektiren ciddi bir meslektir. Etkili olmak için gözü karalık yeterli değildi anlaşılan.
Delter çıkageldi. Yanında tuhaf biriyle, yüzünün üst yansı şişe dibi gibi kalın camlarla kaplı, buruşuk yüzlü, kısa boylu biriyle. Bu narin gölge önden fermuarlı bir kamyoncu kazağın ve kalın kadifeden bir pantolonun içinde boğuluyordu. En güzeli ise, ayakkabılanydı; adamın ayağında kalın tabanlı, dilleri uzun, kocaman spor pabuçlan vardı. Tam bir rap'çi ayakkabısı. Bir de kazağının kıvnmlannm altında, belindeki kemere takılı bir otomatik tabanca seçiliyordu; 9 milimlik parabellum atan bir Glock 17, Sarah'ın silahının bir eşi.
Delter eğildi, bizi tanıştırdı:
- îşte Simon Rickiel, Louis. Interpol'den. Bizi ilgilendiren konuda, en önemli muhatabımız. (Kısa boylu adama döndü.) Simon, işte size sözünü ettiğim tanık, Louis Antioche.
Adımın ve soyadımın söylenmesi, avukatın koyduğum kuralla-
ra uymaya karar verdiğinin belirtisiydi. Ayağa kalktım, ellerim arkada, eğildim. Rickiel beni küçük bir tebessümle onurlandırdı. Yüzü sanki ikiye bölünmüştü; üst kısmı bir şişenin içinde hapsol-muş gibi hareketsizken, dudakları kıvnlıyordu. Uluslararası polisleri gözümde başka türlü canlandırmıştım demek.
- Benimle gelin, dedi Avusturyalı.
Bürosu öteki odalara benzemiyordu. Duvarlar lekesiz, parkeler koyu ve cilalıydı. Ortadaki büyük ahşap masanın üzerinde, en son model bir bilgisayar sistemi göze çarpıyordu. Bir yanda da, gerçek zamanda dünya aktüalitesini gösteren bir Reuters monitörü, bir de, kuşkusuz Interpol'e özgü bilgiler aktaran bir üçüncü ekran gördüm.
- Oturun, dedi Rickiel masasının arkasına geçerken.
Bir iskemleye oturdum. Delter daha geride kaldı. Avusturyalı doğrudan konuya girdi:
- Tamam. Bay Delter kendi isteğinizle tanıklık etme arzusunda olduğunuzu söyledi. Dediğine göre, elinizde bu dosyayı aydınlatmamıza yardım edecek ve belki de Sarah Gabor'a yapılan suçla-malan hafifletecek bazı bilgiler varmış. Doğru mu?
Rickiel aksansız bir Fransızca konuşuyordu.
- Tamamen, dedim.
Polis bir an durdu. Boynunu omuzlannın arasına gömmüş, kol-lannı masasının üzerinde kavuşturmuştu. Bilgisayar ekranlan sütümsü lombozlar gibi, gözlüklerinde yansıyordu. Devam etti:
- Dosyanızı inceledim, Mösyö Antioche. "Profiliniz" en azından şaşırtıcı. Öksüz olduğunuzu söylüyorsunuz. Evli değilsiniz, yalnız yaşıyorsunuz. Otuz iki yaşındasınız, ama şimdiye kadar hiç işiniz olmamış. Bütün bunlara rağmen bolluk içinde yaşıyor, Paris'te Raspail Bulvan'nda bir dairede oturuyorsunuz. Bu rahatınızı Puy-de-Döme bölgesinde oturan zengin toprak sahipleri olan analığınız ve babalığınız Nelly ve Georges Braesler'nin size gösterdikleri sevgi ve ihtimama dayandınyorsunuz. Bunun yanı sıra, insanlardan kopuk ve yalnız bir hayat yaşadığınızı söylüyorsunuz. Buna rağmen, bana oldukça hareketli görünen ve neredeyse tüm dünyayı kapsayan bir yolculuktan dönüyorsunuz. Bazı noktalan araştırdım. İzinize özellikle Orta Afrika'da ve İsrail'de, üstelik de çok ilginç koşullarda rastlıyoruz. Son bir çelişki daha; zarif bir züppe görünüşü takmıyorsunuz ama, yüzünüzde taze bir yaranın izleri var; ellerinizdeki yanıkların sözünü bile etmiyorum. Kısacası, siz kimsiniz Mösyö Antioche?
- Bir kâbusta yolunu kaybetmiş bir yolcu.
- Bu dosya hakkında neler biliyorsunuz?
- Her şeyi ya da hemen hemen her şeyi. Rickiel omuzlarının arasından sessizce güldü.
- Bakın, bu iyi işte. Mesela, bizlere Bayan Sarah Gabor'un üzerinden çıkan elmasların kaynağım açıklayabilir misiniz? Ya da Herve Dumaz'nın Beurs von Diamanthandel yetkililerine haber verme zahmetine katlanmadan, Sarah Gabor'u neden tutuklamaya kalktığını?
- Tabiî açıklayabilirim.
- Çok iyi. Öyleyse sizi dinliyor ve...
- Bir dakika, diye sözünü kestim. Burada avukatsız ve korumasız, üstelik de yabancı bir ülkede konuşuyorum. Bana ne gibi bir garanti vereceksiniz?
Rickiel yine güldü. Bilgisayar ışıklarının arasında, gözleri soğuk ve hareketsizdi.
- Bir suçlu gibi konuşuyorsunuz Mösyö Antioche. Her şey bu işe ne kadar karıştığınıza bağlı. Yine de size tanık olarak idarî açıdan endişelenmemenizi, ürkmemenizi söylemek isterim. Interpol kültürleri ve sınırlan birbirine karıştıran dosyalar konusunda oldukça deneyimlidir, işler ancak daha sonra, işe karışmış ülkelerin yasaları sonucunda, karışır. Siz anlatın Antioche, biz gereken ayıklamayı yaparız. Sizi şimdilik gayrıresmî olarak dinleyeceğiz. Sözleriniz teybe alınmayacak, kaydedilmeyecek. Sonra, anlattıklarınızın önemine göre, söylediklerinizi bu serviste çalışan başka uzmanlar önünde tekrarlamanızı isteyeceğim. İşte o zaman "resmî tanık" olacaksınız. Her ne olursa olsun, hırsızlık yapmamış, kimseyi de öldürmemişseniz, Belçika'dan özgür bir insan olarak ayrılacağınıza söz veriyorum. Bu kadarı sizin için yeterli mi?
Yutkundum, işlediğim cinayetlerin üzerine kafamda birer çarpı çizdim. Son iki ayda başımdan geçen önemli olayları özetledim. Anlatırken, çantamdan sözlerimi destekleyecek şeyler çıkardım: Max Böhm'ün fişleri, Rayko'nun not defteri, Curiç'in otopsi raporu, Ben-Gurion'da Wilm'den aldığım elmas, Philippe Böhm'ün ölüm ilmühaberi, Rahibe Pascale'in imzaladığı belge, Otto Kiefer'in "itiraf kaseti"... Sonuç olarak da, masanın üzerine İsviçre'de bulduğum belgeleri bıraktım; Max Böhm'ün fotoğraflarını ve titanyumdan bir kapsül taşıyan kalbinin radyografisini.
Konuşmam bir saat kadar sürdü. "Elmas hırsızlan" ile "kalp hırsızlan" arasındaki çifte esran ve iki şebekenin birbirine nasıl bağlı olduğunu anlatmaya çalıştım. Aynı zamanda da herkesin bu işteki rolünü belirtmeye özen gösterdim; özellikle de istemeden
I
de olsa bu işe kansan Sarah'ın; benden yararlanan ve değerli taş-lann yerini öğrendikten sonra Sarah'ı göz kırpmadan öldüreceğinden kuşku duymadığım kokuşmuş Polis Müfettişi Herve Dumaz'nın.
Karşımdakilerin tepkilerini gözleyerek sustum. Rickiel'in camdan bakışlan, masasının üzerine bıraktığım belgeleri inceliyordu. Dudaklannda donup kalmış bir tebessüm. Delter'e gelince, ağzı açık kalmıştı. Sessizlik son kelimelerime çöktü. Sonunda Rickiel konuştu:
- İnanılmaz. Anlattıklarınız gerçekten inanılmaz. Yüzüm alev alevdi:
- Bana inanmıyor musunuz?
- Yüzde seksen inanıyoruz, diyelim. Ama anlattıklannız içinde kanıtlanması gereken ya da en azından doğrulanacak o kadar çok şey var ki. Sizin "kanıt" adını verdikleriniz, oldukça göreceli. Bir Çingene'nin karalamalan, tıp eğitimi almamış bir rahibenin vardığı sonuçlar, tek bir elmas, bütün bunlar sağlam kanıttan çok, güçsüz birer belirti. Kasetinize gelince, dinleyeceğiz tabiî. Yine de böylesi bir belgenin mahkeme tarafından kabul edilmeyeceğini biliyor olmalısınız. Geriye sadece şu Güney Afrikalı jeologun, Niels van Dötten'in tanıklığına başvurmak kalıyor.
Kısa boylu aynasızın gözlüklerini kırma isteğim gemlenecek gibi değildi. Oysa içimden bir yerden Avusturyalı'nın soğukkanlılığına hayranlık da duyuyordum. Anlattıklarım herhangi bir dinleyiciyi olduğu yere mıhlayacakken Rickiel sadece dinliyor, tartıyor, hikâyenin bütün yönlerini görmeye çalışıyordu. Avusturyalı sözlerini sürdürdü:
- Her ne olursa olsun, size teşekkür borçluyuz Antioche. Bizi bir süredir düşündüren birçok noktayı aydınlattınız. Dumaz'nın öldürülmesi bizi çok şaşırtmadı, çünkü înterpol yaklaşık iki yıldan beri elmas kaçakçılığına bulaştığından kuşkulanıyordu. Onun hakkında oldukça ciddi bilgiler de edinmiştik. İsimleri biliyorduk: Max Böhm, Herve Dumaz, Otto Kiefer, Niels van Dötten. Şebekeyi de biliyorduk: Avrupa-Orta Afrika-Güney Afrika üçgenini. Ama asıl bilgiler eksikti; yani kuryeler, kanıtlar. İki yıldan beri belli başlı aktörleri izliyorduk. Şahsen hiçbiri elmas yolundan geçmedi. Oysa bugün, sizin sayenizde, leyleklerden yararlandıklannı biliyoruz. Bu anlattıklanruz size olağanüstü gelebilir ama, inanın bana, bundan çok daha beterini de gördüm. Sizi kutluyorum Antioche. İnadınız ve cesaretiniz için. Eğer bir gün leyleklerinizden gına gelirse, bana bir telefon ediverin; size uygun bir işim olabilir.
Konuşmanın aldığı biçim karşısında şaşkına dönmüştüm.
- Ve... hepsi bu mu?
- Hayır, tabiî değil. Konuşmaya daha yeni başladınız. Yarın, bu anlattıklarınızı kâğıda dökeriz. Sorgu yargıcının da sizi dinlemesi gerek. Tanıklığınız Sarah Gabor'un mahkemeyi beklerken israil'e gönderilmesini sağlayabilir. Katillerin cezalarım kendi ülkelerinde çekme isteğini tahmin edemezsiniz. Ömrümüzü tutuklu değiş tokuşu yaparak geçiriyoruz. Elmaslar konusu böyle. O esrarlı doktorunuza gelince çok daha kuşkuluyum.
Yüzüm ateş içinde, ayağa kalktım:
- Hiçbir şey anlamamışsınız Rickiel. Elmas şebekesi çökertildi. O tarafta her şey bitti. Oysa öte yanda, dünyanın her bir köşesine gidip, insanların yüreklerini çalan çılgın bir cerrah var. O çılgın, karanlık, vazgeçilmez ve ürkütücü bir amacın peşinde. Bundan eminim. Harekete geçmek için gerekli tüm imkânlara sahip. Bugün acil olan tek bir konu var; o alçağı yakalamak. Deneylerini geliştirmek için yeni birini öldürmeden, onu tutuklamak.
- Bırakın da, neyin acele olduğuna ben karar vereyim. Bu akşam Brüksel'de, otelde kaim. Adamlarım Wepler'de sizin adınıza bir oda ayırdı. En lüks otel olmasa da, rahatlığına diyecek yoktur. Yarın görüşürüz.
Masanın üzerine vurdum. Delter ayağa fırladı, Rickiel'in kılı bile kıpırdamadı. Haykırdım:
- Rickiel, dünyayı dolaşan bir canavar var, diyorum! Çocukları öldürüyor, işkence ediyor. Arama emirleri çıkartabilir, bilgisayar araştırmaları yaptırabilir, binlerce olayı karşılaştırıp, tüm dünya polisini harekete geçirebilirisiniz. Tanrı aşkına, dediğimi yapın!
- Yarın Antioche, diye mırıldandı polis, dudaklarını hafifçe oynatarak. Yarın. Israr etmeyin.
Kapıyı çarparak çıktım.
Elli birinci bölüm
Birkaç saat sonra otel odasında, hâlâ öfkeyle homurdanmaktaydım. Birçok bakımdan, hem de adamakıllı kandırılmıştım. Elimdeki bütün bilgileri Interpol'e vermiş, karşılığında -en azından soruşturma açısından- hiçbir şey alamamıştım. Tek tesellim, söylediklerimin Sarah'ın yararına bir etki yaratacağıydı.
Bunların ötesinde, bütün gün çıkmazlarla doluydu. Telesekre-terimi aramış, hiçbir mesaj gelmediğini görmüştüm. Dr. Warel'e telefon ettim; buradan da bir sonuç alamadım.
Akşamın sekiz buçuğunda telefonum çaldı. Hemen açtım. Duyduğum ses beni şaşırttı:
- Antioche? Rickiel. Sizinle konuşmam gerek.
- Ne zaman?
- Hemen, şimdi. Aşağıdayım, otelin barında.
Wepler'in koyu pembe halıyla kaplı barı, bardan çok karışık zevkler için yaratılmış bir sığınağa benziyordu. Simon Rickiel'i bol kazağının içine gömülmüş, deri bir koltuğa oturmuş buldum. Önünde bir bardak viski, dikkatle zeytinlerini kemiriyordu. Hâlâ Glock'unu yanında taşıyıp taşımadığını merak ettim; bir de, tabancayı benim kadar hızlı çekip çekemediğini.
- Oturun Antioche. Oturun ve sert adam rolünü artık bırakın. Bunu çoktan kanıtladınız.
Oturdum, bir fincan Çin çayı ısmarladım. Birkaç saniye boyunca Rickiel'i inceledim. Yansı buğulanmış bir aynaya benziyordu, yüzünü bombeli camlar yutmuş gibiydi.
- Sizi bir kez daha kutlamaya geldim. -Kutlamaya mı?
- Biliyorsunuz, suç konusunda belirli bir tecrübem var. Yaptığınız soruşturmanın değerini biliyorum, iyi iş becerdiniz Antioche.
Gerçekten. Daha önce yaptığım iş önerisi şaka değildi.
- Buraya bunun için gelmediniz ya?
- Hayır. Bugün öğleden sonraki hayal kırıklığınızı çok iyi anlıyorum. Katil cerrah öykünüze gereken önemi vermediğimi düşünüyorsunuz.
- Doğru.
- Başka bir şey yapamazdım. En azından, Delter'in yarımda.
- Ne ilgisi var?
- İşin bu yanı onu ilgilendirmiyor.
Garson çayımı getirdi. Çayın ağır ve kekremsi kokusu bana ormanın yosunlarını hatırlattı.
- Yani, söylediklerime inanıyor musunuz?
- Evet. (Rickiel hâlâ kürdanının ucunu zeytinlere batınp, oynuyordu.) Ama size söylediğim gibi; işin o yanı önemli bir soruşturma çalışması gerektiriyor. Üstüne üstlük, bana karşı dürüst olmak zorundasınız.
- Dürüst olmak mı?
- Bana her şeyi anlatmadınız. Anlattıklarınızı ortalığı velveleye vermeden öğrenmiş olamazsınız.
Bir yudum çay rahatsızlığımı gizlememe yardım etti. Masumluk yönünü seçtim:
- Ne demek istediğinizi tam anlayamadım Rickiel.
- Pekâlâ. Bugün öğleden sonra Max Böhm'den, Otto Kiefer'den, Niels van Dötten'den bahsettik. Gerçek katillerden. Ama kabul edersiniz ki hepsi de altmışını aşmış, neredeyse zararsız kişiler. Oysa bu kişiler korunuyordu. Koruyanların içinde Dumaz vardı, tamam; ama başkaları da olmalı. Ondan çok daha tehlikeli birtakım adamlar. İçlerinden birkaçını biliyorum. Adlarını size söyleyeceğim. Sizin için ne anlam taşıdıklarını soracağım.
Rickiel elindeki zeytini yutmadan önce, alayla gülümsedi:
- Miklos Sikkov.
Karaciğerime bir aparkat almıştım. Çene kemiklerimi hafifçe araladım:
- Tanımıyorum.
- Milan Kalev.
Sikkov'un suç ortağı olmalı. Mırıldandım:
- Kim bunlar?
- Yolcular. Sizin gibi, ama daha talihsiz. Her ikisi de öldü.
- Nerede ?
- Kalevin cesedi 31 ağustos günü Sofya'nın dış mahallelerinden birinde, kırık bir şişeyle gırtlağı yarılmış olarak bulundu. Sik-
kov ise 6 eylülde, İsrail'de öldü. İşgal altındaki topraklarda. Yüzünde on altı kurşun. Her iki dosya da kapatıldı. Birinci cinayet, siz Sofya'dayken işlendi Antioche. Öteki de, sizin israil'de olduğunuz sırada. Tam aynı yerde, Balatakamp'ta. İlginç iki rastlantı, sizce de öyle değil mi? Tekrarladım:
- O iki adamı tanımıyorum.
Rickiel yeniden zeytinleriyle oynamaya başladı. Bara bir grup Alman işadamı girmişti. İtişmeler, kahkahalar. Rickiel, dudakları pınl pırıl, devam etti:
- Başka isimler de var Antioche. Marcel Minaüs, Yeta Yakoviç ve İvan Tornoy hakkında neler biliyorsunuz?
Sofya Garı katliamının kurbanları. Bu kez daha anlaşılır bir sesle açıkladım:
- Bu isimler gerçekten bir şey çağrıştırmıyor.
- Tuhaf, dedi Avusturyalı. Söze devam etmeden önce bir yudum viski içti. Beni Interpol'de çalışmaya iten neydi, biliyor musunuz Antioche? Tehlikeden hoşlanmam değildi. Sadece dillere karşı duyduğum tutku. Genç yaşımdan beri, bu alanla ilgileniyorum. Suç dünyasında lisanın önemini imkânı yok tahmin edemezsiniz. Şu sırada Amerika'da, FBİ ajanları Çin lehçelerini öğrenebilmek için kafa patlatıyorlar. Onlar için üçlü çeteleri çökertmenin tek yolu, bu. Neyse, bütün bunları Bulgarca'yı rahatça konuştuğumu söylemek için anlatıyorum. (Bir tebessüm.) Onun için, Dr. Milan Curiç'in imzaladığı ölüm ilmühaberini dikkatle okudum. Oldukça bilgilendirici, hatta çok dehşet verici. Aynı zamanda da Bulgar polisinin 30 ağustos gecesi Sofya Garı'nda gerçekleşen bir katliamla ilgili olarak hazırladığı raporu da okudum. Profesyonel işi. Katliam sırasında, üç masum öldü; adlarını saydıklarım: Marcel Minaüs, Yeta Yakoviç, bir de küçük bir çocuk, İvan Tornoy. Çocuğun anası tanıklık etti Antioche. Hiç kuşku bırak-mamacasma. Katillerin asıl hedefi, tarifi sizinkine uyan bir beyaz-mış. Birkaç saat sonra Milan Kalev bir antrepoda, hayvan gibi boğazlanarak öldürülüyor.
Lapsang'ı içmekten vazgeçtim.
- Hâlâ bir şey anlamıyorum, dedim kekeleyerek.
Rickiel de zeytinlerini bıraktı, gözlerini bana dikti. Gözlük camlan kızıl ateş kıvılcımları gibi, içki bardağını yansıtıyordu.
- Servislerimiz Kalev ve Sikkov'u tanıyorlardı. Bulgar paralı askeri olan Kalev, bazı tıp bilgilerini kullanarak kurbanlarına elektrikli neşterle işkence etmekten hoşlanırdı. Kansız, izsiz, ama
özenle açtığı yaralarla korkunç acı veren biri. Sikkov askerî eğitmendi. Yetmişli yıllarda, Uganda'da îdi Amin Dada'mn birliklerini eğitiyordu. Otomatik silah uzmanı. Bu ikisi, özellikle tehlikeli insanlardı.
Rickiel kısa bir süre sustu, sonra bombayı patlattı:
- Tek Dünya için çalışıyorlardı. Şaşırmış gözükmeye çalıştım:
- insanî amaçlan olan bir kurum için çalışan paralı askerler, öyle mi?
- Stokların korunması ya da personelin güvenliği için yararlı olabilirlerdi.
- Maksadınız ne Rickiel? Sözü nereye getirmek istiyorsunuz?
- Tek Dünya'ya. Bir de geniş kapsamlı varsayımınıza. -Ee?
- Size göre, Max Böhm tek bir kişinin emrinde yaşıyordu ya da yeniden doğmuştu; onu ağustos 1977'de kesin bir ölümden kurtaran virtüöz cerrahın emrinde. Doğru mu?
- Kesinlikle.
- Yine size göre, bu cerrah Böhm üzerindeki etkisini Tek Dünya aracılığıyla kullanıyordu. Yaşlı Isviçreli'nin bütün mirasını örgüte bırakmasının nedeni de bu. Öyle değil mi?
- Evet.
Rickiel elini bol kazağının altına sokup, ince bir dosya çıkardı; dosyadan da daktiloyla yazılmış tek bir sayfa.
- Öyleyse ben de size varsayımlarınızı doğrulayacak bazı olaylar anlatayım.
Şaşkınlık soluğumu kesiyordu.
- Örgüt hakkında kişisel bir araştırma yaptım. Tek Dünya sırlarını iyi koruyor. Faaliyetlerinin boyutlarını, çalıştırdığı doktorların sayısını, bağışçılarını kesin olarak bilmek çok güç. Ama ben işin Böhm tarafından ilerleyerek, rahatsız edici gerçekler buldum. Max Böhm karanlık gelirlerinin büyük bir bölümünü Tek Dünya'ya bağışlıyordu. Her yıl örgüte yüz binlerce İsviçre frangı "veriyordu". Bana kalırsa, bu bilgiler eksik. Tabiî Böhm bir sürü bankadan ve şifreli hesaptan yararlanıyordu. Onun için para transferinin gerçek boyutunu bilmemiz imkânsız. Ama kesin olan bir şey var; Böhm, Binbirler Kulübü üyesiydi. Sistemi biliyorsunuzdur. Bilmediğiniz Böhm'ün kulübün kuruluş aşamasında bir milyon İsviçre frangı bağışladığı. Bu da neredeyse bir milyon Amerikan dolan eder. Unutmayın, bu dediğim 1980 yılında, yani elmas kaçakçılığının başlamasından iki yıl sonra.
Şaşkınlık. Işık. ihtiyar Max kazancım sadece "doktora" değil, Tek Dünya'ya veriyordu. Örgüt ya canavan ödüllendirmeyi üzerine alıyordu ya da cerrahın "deneylerini" kendi adına destekliyordu. Rickiel devam ediyordu:
- Bana Dumaz'mn Böhm'ün kendini nerede tedavi ettirdiğini bir türlü bulamadığım söylemiştiniz, isviçre, Fransız ya da Alman kliniklerinde kuşbilimcinin izine rastlamamıştı. Oysa ben kalp nakli yaptırdıktan sonra tahlillerini büyük bir gizlilik içinde yaptırdığı yeri bildiğimi sanıyorum. Tek Dünya'nın Cenevre'deki merkezinde; orada son derece gelişmiş tıbbî cihazlar var. Tabiî Böhm bu gizliliğin karşılığını bolca veriyor, örgüt de bunca para aldıktan sonra, böylesi bir "hizmet" sunmayı reddedemiyordu.
Çaydan bir yudum içmeye çalıştım. Parmaklanın titriyordu. Rickiel doğru tahmin ediyordu kuşkusuz.
- Sizce bütün bunlar neyi kanıtlıyor?
- Tek Dünya'nm kesinlikle başka bir şeyleri gizlediğini. Bir de sizin "doktor" dediğiniz adamın Tek Dünya'da çok önemli bir görevi olduğunu; bu görev sayesinde Kalev ve Sikkov gibilerini görevlendirdiğini, kendi deneylerini finanse ettiğini, dünyanın en değerli kalp hastasına, bir leylek terbiyecisine gerekli "hizmetleri" sağlayabildiğini.
Rickiel elindeki kozu iyi saklamıştı; onunla öğleden sonra buluştuğumda, Tek Dünya ve elmas kaçakçılığı konularında gösterdiğinden çok daha fazlasını biliyordu. Sanki düşüncelerimi oku-muşçasına, söze devam etti:
- Sizinle karşılaşmadan önce Antioche, Max Böhm ile Tek Dünya arasındaki tuhaf ilişkiyi biliyordum, ama kalp hırsızlığı konusunda en ufak bir fikrim bile yoktu. Rayko ve Gomoun cinayetleri çok daha uzun bir zincirin halkalan. Sizden ayrıldıktan sonra, kapsamlı bir bilgisayar araştırması yaptırdım. Interpol terminalleri sayesinde, son on yılda gerçekleşmiş ve belirgin özelliği kurbanların kalplerinin kaybolması olan şiddete dayalı ölümlerin listesinin çıkarılmasını istedim. Interpol üyesi ülkelerin bilgisayar ortamına sunduklan bilgilerin çokluğunu tahmin edemezsiniz. Kalp hırsızlığı gibi kolay rastlanmayacak bir özellik araştırmayı kolaylaştırdı, liste bu akşam sekizde elime geçti. Eksiksiz olduğunu söyleyemem, çünkü sizin "hırsız", hakkında pek bilgi alamadığımız yoksul ya da kriz içindeki ülkelerde faaliyet gösteriyor. Yine de listenin yeterli olduğunu düşünüyorum, insanın sırtım ürpertiyor, işte, bakın.
Fincanım parçalandı. Kaynar çay hissiz parmaklanma dökül-
dü. Listeyi Rickiel'in elinden yırtarcasına aldım. Organ hırsızının İngilizce yazılmış meşum öyküsü:
21/08/1991. Adı: Gomoun. Pigme. Cinsiyeti kadın. Yaklaşık olarak temmuz 1976'da doğdu. 21/08/1991'de Orta Afrika Cumhuriyeti'nin Lobaye bölgesinde, Zoko yakınında öldü. Ölüm koşullan: kaza/goril saldırısı. Özellikler: sayısız darbe/kalp kaybı. Kan grubu: B Rh+. HLA tiplemesi: Aw19 3-B37 5.
22/04/1991. Adı: Rayko Nikoliç. Çingene. Cinsiyeti erkek. 1963 yılında Türkiye'de, İskenderun'da doğdu. 22/04/ 1991'de Bulgaristan'da, Sli-ven yakınlarındaki Duru Sular'da öldü. Dosya kapandı. Özellikler: sayısız darbe/kalp kaybı. Kan grubu: 0 Rh+. HLA tiplemesi: Aw19 3-B37 5.
03/11/1990. Adı: Tasmin Johnson. Hotanto. Cinsiyeti erkek. 16 ocak 1967'de Güney Afrika Cumhuriyeti'nde, Maseru yakınlarında doğdu. 03/11/1990'da Güney Afrika'da, Waka madeni yakınlarında öldü. Ölüm koşulları: yabanî hayvan saldırısı. Özellikler: sayısız darbe/kalp kaybı. Kan grubu: A Rh+. HLA tiplemesi: Aw193-B37 5.
16/03/1990. Adı: Hasan el-Begassen. Cinsiyeti erkek. Yaklaşık olarak 1970'te Sudan'da, Cebel el-Fau yakınlarında doğdu. 16/03/1990'da 16 numaralı köyün sulak tarlalarında öldü. Ölüm koşullan: yabanî hayvan saldınsı. Özellikler: sayısız darbe/kalp kaybı. Kan grubu: AB Rh+. HLA tiplemesi: Aw19 3-B37 5.
04/09/1988. Adı: Ahmet İskam. Cinsiyeti erkek. 5 aralık 1962'de İsrail'de, işgal altındaki topraklarda, Beytüllahim'de doğdu. 04/09/1988'de Beyt Callah'ta öldü. Ölüm koşullan: siyasal cinayet. Konu aydınlanmadı. Özellikler: sayısız darbe/kalp kaybı. Kan grubu: 0 Rh+. HLA tiplemesi: Aw193-B37 5.
Liste bu şekilde, sayfalarca devam ediyordu. Bilgisayar araştırmalarının başladığı 1981 yılına kadar. Gerçekte çok daha geriye gittiği varsayılabilirdi. Dünyanın çeşitli köşelerinde onlarca çocuk ya da yetişkin, kız ya da erkek tek ortak noktaları, Aw19 3-B37 5 sınıfı HLA tiplemeleri yüzünden işkence görmüştü. Sistemin amansızlığı başımı döndürüyordu. Gomoun ile Rayko'nun tiplerinin benzerliğini öğrendiğimde düşündüklerim, şeytanî bir boyuta ulaşmıştı. Rickiel düşüncelerimi seslendirerek devam etti:
- Anlıyorsunuz, değil mi? Sizin bu kuş bir kaçakçılık yapmıyor,
hatta tehlikeli deneylere girişmek derdinde bile değil. Onun peşinde olduğu çok daha büyük, çok daha önemli bir şey. Dünya üzerinde aynı doku grubuna ait kalpler arıyor.
- Hepsi... hepsi bu mu?
- Hayır. Size bir şey daha getirdim.
Rickiel elini bol kazağının altına soktu, bu kez siyah naylon bir torba çıkardı. Kazağının neden böyle geniş olduğunu anlamıştım: içine istediğini saklayabiliyordu. Torbayı masanın üzerine bıraktı. Torbanın içinde gümüşî yapışkan banda sarılmış 45'lik Glock şarjörleri vardı. Interpolcüye bakışlarımla sordum.
- Bunların işinize yarayabileceğini düşündüm. Bu "parçalar" havaalanındaki X ışınlarının etkisini sıfırlayan kurşunlu bir yapışkanla kaplı. Silahınız bilinmeyen bir şey değil Antioche. Polimer-den yapılmış tabancalar yolcuların, özellikle de teröristlerin en sevgili silahı oldu. Sarah Gabor da Glock kullanıyordu, 9 milimetrelik parabellum. Hem Sikkov'un başından geçen "kazayı" sakın unutmayın; yüzünde on altı tane 45'lik mermi vardı.
Gözümü şarjörlere dikmiştim; en azından yüz elli tane 45'lik mermi; yani bir o kadar ölüm ve şiddet vaadi. Simon Rickiel buz gibi bir sesle bitirdi:
- Size daha önce de söylemiştim; înterpol karmaşık konuları soruşturmada tecrübe sahibidir. Gerektiğinde, zaman kazanmak için, yetki devrine de gidebiliriz. Bu kalp katilinin maskesini düşüreceğinizden eminim. Bizden çok önce. Çünkü bizim elmas kaçakçılığı dosyasını tamamlamamız, söylediklerinizi araştırmamız, Van Dötten'i bulmamız gerekiyor... Bugün size yalan söyledim; öğleden sonra anlattıklarınız DAT'a kaydedildi, hemen ardından da bilgisayara yüklendi. İfadeniz burada, cebimde. İmzalayın. Sonra da kaybolun. Tek basmasınız Antioche. Gücünüz de buradan geliyor. Tek Dünya'ya sızıp, o alçağı bulabilirsiniz. Bulun onu; Rayko'ya, Gomoun'a, daha bilmem kaç kişiye o korkunç işkenceleri çektiren herifi bulun. Bulun onu. Bulduktan sonra da, ne istiyorsanız yapın.
il
Elli ikinci bölüm
Odama döndüğümde, telefonumun üzerindeki kırmızı ışık yanıp sönüyordu. Ahizeyi kaldırdım, santralın numarasını çevirdim:
- Louis Antioche, oda numaram 232. Bana mesaj var mı? İyice belirgin bir Belçika aksanı cevap verdi:
- Mösyö Antioche... Antioche... bir bakayım...
Klavye tuşlarının tıkırtısını duydum. Kolumun dibinde, damarlarım bağımsız birimler gibi, derimin altında atıyordu.
- Saat yirmi bir on beşte Catherine Warel adında biri aramış. Odanızda değilmişsiniz.
Öfkeden kudurmuş gibiydim:
- Gelen telefonların bara yönlendirilmesini istemiştim!
- Vardiya saat yirmi birde değişti. İsteğinizi iletmedikleri için özür dilerim.
- Numara bırakmış mı?
Ses Catherine Warel'in telefonunu verdi. Zaman geçirmeden o numarayı tuşladım. Zil iki kere çaldı, sonra da doktorun çok sert sesini duydum:
-Alo?
- Ben Antioche. Bir şeyler bulabildiniz mi?
- İstediğiniz bilgiler elimde. İnanılmaz. Bütün söylediklerinizde haklıymışsınız. Son otuz yılda Kongo'da ya da Orta Afrika'da çalışmış Fransız ya da Fransızca konuşan doktorların listesini buldum. İçlerinde sizin aradığınıza uyabilecek biri var. Hem de nasıl biri! Adı Pierre Senicier, kalp naklinin gerçek öncülerinden. 1960 yılında, insana maymun kalbi takarak, ilk kalp naklini gerçekleştiren bir Fransız cerrahı.
Tüm vücudum ateşli titremelerle sarsılıyordu. Senicier. Pierre
II
Senicier. Aklımda Bangui'de okuduğum ansiklopedi pasajı gölgeli çizgiler halinde belirdi:
... Ocak 1960'ta Fransız Cerrah Pierre Senicier tedavi edilemez bir kalp yetmezliğinin son safhasına giren altmış sekiz yaşındaki bir hastanın göğsüne bir şempanze kalbi takmıştır. Ameliyat başarılı geçer; ne var ki nakledilmiş kalp sadece birkaç saat çalışacaktır...
Catherine Warel devam ediyordu:
- Bu gerçek dâhinin öyküsü tüm tıp çevrelerinde bilinir. O dönemdeki kalp nakli büyük ses getirdi, ama Senicier birden ortadan kayboldu. O zamanlar, gizli ameliyatlar ve yasak deneyler yaptığı için başının tabipler birliğiyle dertte olduğu söylendi. Senicier ailesiyle birlikte Orta Afrika'ya sığındı. Anlatılanlara bakılırsa, iyi amaçların adamı, siyahların doktoru oldu. Bir çeşit Al-bert Schweizer, işte. Senicier aradığınız adam olabilir. Yine de, uymayan bir şey var...
- Ne? diye mırıldandım, titrek bir sesle.
- Max Böhm'ün ağustos 1977'de ameliyat edildiğini söylememiş miydiniz?
- Evet.
- Tarihten emin misiniz?
- Kesinlikle.
- Öyleyse, ameliyatı Senicier yapmış olamaz.
- Neden?
- Çünkü 1977'de çoktan ölmüştü. 1965 yılının sonunda, yılbaşı gecesi ailesiyle birlikte Bokassa'mn ihtilalden hemen sonra bağışladığı mahkûmlar tarafından öldürüldü. Pierre Senicier, karısı ve iki çocuğu, villalarını harabeye çeviren yangından kurtulama-yıp öldüler. Ben bu kadarını bilmiyordum ama... Louis, orada mısınız? Louis... Louis?
Elli üçüncü bölüm
Kutup bölgesine yaz geldiğinde buzul sanki pişmanlık duyu-yormuş gibi yarılarak, Bering Denizi'nin karanlık ve dondurucu sularına açılır.
O sırada aklım da öyleydi. Catherine Warel'in kahredici açıklamaları maceramın cehennemi çemberini iyice daraltıyordu. Karanlıklarımı aydınlatacak tek bir kişi vardı dünyada; analığım, Nelly Braesler.
Gazı köklemiş, Fransa'nın ortasına doğru yol alıyordum. Altı saat kadar sonra, gecenin sonunda Clermont-Ferrand'ı geçmiş, birkaç kilometre doğusundaki Villiers köyünü aramaya başlamıştım. Kumanda tablosundaki saat beş buçuğu gösteriyordu. Sonunda, küçük köy farlarımın ışığında beliriverdi. Döndüm, bir daha döndüm, Braesler'lerin evini buldum. Arabayı duvarın dibine park ettim.
Gün yavaş yavaş ağanyordu. Sonbaharla kızaran manzara kendi alevlerinde donmuş bir ormanı andırıyordu. Her şey, sözle anlatılmaz bir sükûnetin tutsağıydı. Siyah kanallar yüksek otlarla aynı seviyeye yükseliyor, çıplak ağaçlar dümdüz ve gri gökyüzünü tırmalıyordu.
Taştan bir U oluşturan konağın avlusuna girdim. Solumda, yüz metre ötede, kül renkli kuşlann kımıldandığı kafeslerin arasında, Georges Braesler'yi gördüm. Sırtı bana dönüktü, beni görmemişti. Çimlerin üzerinden sessizce yürüyüp eve girdim.
İçeride her şey taş ve ahşaptı. Taşa oyulmuş geniş pencereler bahçeye açılıyordu. Meşeden yapılmış koca eşyalardan güçlü bir cila kokusu yükseliyordu. Dövme demirden avizelerin yerdeki taşlara gölgeleri vuruyordu. Çevreye bir Ortaçağ sertliği, acımasız ve kör bir soyluluk kokusu sinmişti. Kendimi zamanın uzağın-
da, bir sığınakta hissettim. Ayrıcalıklarına çekilmiş devler için gerçek bir in.
- Siz de kimsiniz ?
Döndüm, Nelly'nin sıska siluetini, küçük omuzlarını, alkolün daha da soldurduğu kireç gibi yüzünü gördüm. Yaşlı kadın da beni tanıdı, duvara dayanmak zorunda kalıp kekeledi:
- Louis... Burada ne arıyorsunuz?
- Pierre Senicier'den bahsetmeye geldim.
Nelly sendeleyerek yaklaştı. Hafifçe mavileştirilmiş perukasını yanlış oturttuğunu fark ettim. Anlaşılan analığım gece gözünü kırpmamış, şimdiden sarhoş olmuştu. Tekrarladı:
- Pierre... Pierre Senicier mi?
- Evet, dedim heyecansız bir sesle. Artık ergenlik yaşına eriştim sanıyorum. Ergenlik ve gerçeklerin yaşma.
Yaşlı kadın gözlerini indirdi. Kirpiklerinin usulca titrediğini gördüm, sonra da dudaklarında beklenmedik bir gülümseme belirdi. "Gerçek..." diye mırıldanıp, sonra daha kararlı adımlarla üzerinde çeşitli şişeler bulunan sehpaya doğru yürüdü. Doldurduğu iki kadehten birini bana uzattı.
- îçki içmiyorum Nelly. Hem üstelik, daha çok erken. Israr etti:
- İçin Louis. için ve oturun, ikisine de ihtiyacınız olacak.
Tartışmadan, dediklerini yaptım. Şöminenin yanında bir koltuğa iliştim. Ürpertilerim daha da arttı. Bir yudum viski içtim. Alkolün yakıcılığı iyi geldi. Nelly karşıma, pencerenin önüne oturdu. Elindeki içki şişesini yanına, yere koydu, sonra bardağındakini bir dikişte bitirdi. Bardağı yeniden doldurdu. Rengine ve kendine güvenine kavuşmuş gibiydi. Bana "sen" diye hitap ederek, konuşmaya başladı:
- insanın hiç unutamadığı şeyler var Louis. Mezar taşının mermerine kazmmış gibi, kalplerimize kazman gerçekler. Pierre Re-nicier adını nereden duyduğunu bilmiyorum. Neler bildiğin hakkında da bir fikrim yok. Leylek göçünün nasıl olup da seni buraya, dünyanın en iyi saklanan sırrım mezarından çıkarmaya gönderdiğini anlamadım. Ama hiçbirinin önemi yok. Artık hiçbir şeyin önemi kalmadı. Gerçeği söylemenin zamanı geldi Louis, benim için de, belki özgürlük saati çaldı. Pierre Senicier, Paris'in yüksek burjuvazisinden bir ailenin çocuğuydu. Babası Paul Senicier ünlü bir yöneticiydi ve birçok cumhuriyetten, adına leke sürmeksizin geçmesini bildi. Sade, sessiz ve acımasız bir adamdı; dünyayı bir vuruşuyla yıkacakmış kadar güçsüz gören, korkutu-
cu biriydi. Yüzyılın hemen başlarında karısı ona birkaç yılda üç erkek çocuk doğurdu, gelecekleri parlak üç çocuk. Oysa çocuklar durgun beyinli ve soyunun sonuncusu gibiydi. Baba kuduru-yordu, ama hiç olmazsa servetiyle görünüşü kurtarmayı başarı-yordu. En büyük oğul, durgun zekâlı ve kambur Henri, "şatoları" korumaya gitti; şato dedikleri, Normandiya'da üç harap konaktı. Fizik olarak daha güçlü görünen Dominique orduya yazıldı, babası sayesinde birkaç rütbe aldı. En akıllıları ve en kurnazları olan küçük Raphael ise din adamı oldu. Henri'nin malikânelerinin yakınında bir kilise edindi, kısa süre sonra da unutulup gitti. Paul Senicier o dönemde çocuklarıyla artık hiç ilgilenmiyordu. Gözü 1933'te doğan dördüncü oğlu Pierre'den başkasını görmüyordu. Paul Senicier o yıllarda ellisine varmıştı. Ondan çok da genç olmayan eşi son anda dördüncü çocuğunu doğurmuş, sonra da son görevini hakkıyla başarmışçasına, oluvermişti. Pierre her bakımdan Tanrı'nın bir lütfuydu. O olağanüstü çocuk, dejenere ailenin bütün becerilerini, bütün yeteneklerini çalmış gibiydi. Yaşlı babası tüm zamanını oğlunun eğitimine ayırdı. Ona okumayı ve yazmayı bizzat kendisi öğretti. Zekâsının gelişmesini heyecanla izledi. Pierre delikanlılık çağına geldiğinde, Paul Senicier oğlunun da kendisi gibi devlet memuru olacağını umdu. Oysa oğlu tıbba yönelmek istiyordu. Baba razı oldu. Oğlunun kişiliğinde gerçek bir yeteneğin doğmakta olduğunu hissediyordu. Haklı çıktı. Pierre Senicier daha yirmi üçündeyken, kalp alanında uzmanlaşmış, iyi bir cerrah olup çıktı. Pierre'i o dönemde tanıdım. Ne yapacağını bilmeyen şımarık ve iddialı zengin çocuklarının arasında, kuralı bozan bir istisna gibiydi. Uzun boylu, muhteşem, sadeydi. Tüm vücudu esrarlı bir sessizlikle yankılanıyordu. Hatırlıyorum; toplantılar düzenliyorduk. Kendi yalnızlığıyla kansızlaşmış yabanî hayvanlar gibi kapandığımız süslü geceler. Kızlar annelerinin elbiselerini giyiyorlardı, erkekler de kaskatı, kolalı eski smokinler. Böylesi gecelerde biz kızlar sadece bir kişiyi bekliyorduk, Pierre Senicier'yi. O zamanlar bile büyüklerin, sorumlulukların dünyasına aitti. Ama geldiğinde, toplantı bambaşka oluyordu, \vizeler, elbiseler, içkiler, her şey onun çevresinde dönüyor gibiyi i.
Nelly durakladı, bardağını yeniden doldurdu.
- Pierre Senicier ile Marie-Anne de Montalier'yi tanıştıran benim. Marie-Anne çok yakın dostumdu. Sansın, sıska, hep yataktan yeni çıkmışa benzeyen, saçları karmakarışık bir kızdı. En çarpıcı olanı da, solukluğuydu; başka hiçbir renkle, hiçbir tonla karşılaştırılamayacak bir beyazlık, şeffaflık. Marie-Anne bir önceki
yüzyıl Afrika'ya, vahşi topraklara yerleşmiş zengin bir Fransız ailesinin çocuğuydu. Söylentilere göre aile siyah ırkla karışmamak için kendi içinde evliliklere göz yummuştu; bazılarına göre kansızlıklarının, renklerindeki solukluğun nedeni buydu. Marie-Anne Pierre'i gördüğü anda âşık oldu. Bazen, onları tanıştırdığım için, açıklaması güç bir pişmanlık duyduğum oluyordu. Oysa kaderleri belirlenmişti. Marie-Anne'ın tutkusu kısa zamanda bir endişeye, kızcağızı dış dünyadan koparan amansız bir korkuya dönüştü. Günler geçtikçe, onu daha da güzelleştiren koyu bir ışığa büründü. Pierre ile Marie-Anne ocak 1957'de evlendiler. Düğün yemeğinde Anne-Marie kulağıma eğilip: "Mahvoldum Nelly" diye mırıldandı. "Biliyorum, ama bu benim seçimim." Georges Braes-ler'yle o dönemlerde tanıştım. Benden büyüktü, şiirler ve senaryolar yazıyordu. Diplomat olarak dünyayı gezmek istiyordu. "Claudel ya da Malraux gibi" derdi. O günlerde oldukça güzeldim, aklım bir karış havada, dünyaya fazla aldırmazdım. Eski dostlarımı gittikçe daha seyrek görmeye başlamıştım. Marie-Anne dışında. Onunla düzenli olarak mektuplaşıyorduk. Bu mektuplar sayesinde, çocuğuna hamile kaldığı kocasının, Pierre Senicier'nin gerçek kişiliğini öğreniyordum. Pierre Senicier 1958 yılında Pitie Hastanesi'nin kalp cerrahîsi bölümünde önemli bir yere sahipti. Yirmi beş yaşındaydı. Önünde parlak bir meslek hayatı vardı, ama içinde de karşı konulamaz bir kötülük eğilimi. Marie-Anne bunları mektuplarında anlatıyordu. Kocasının geçmişini araştırmış, dehşet verici karanlık dönemlere rastlamıştı. Senicier daha öğrenciyken kedi yavrularını canlı canlı kesip biçerken yakalanmıştı. Tanıklar düş gördüklerini sanmışlardı; ıstıraptan kasılmış küçücük hayvanların korkunç çığlıkları fakültenin tonozlarında yankılanıyordu. Daha sonraları Villejuif hastanelerinden birinde, anormal çocuklara korkunç şeyler yaptığından kuşkulanılmıştı. Zavallı çocukların vücutlarında nedeni açıklanamayan yaralara, yanıklara, kesiklere rastlanmıştı. Tabipler birliği Senicier'yi meslekten menle tehdit ettiği sıralarda, 1960 yılında çok önemli bir gelişme oldu. Pierre Senicier o zamana kadar yapılamamış bir ameliyat gerçekleştirdi ve bir insanın göğsüne bir şempanzenin kalbini taktı. Hasta ancak birkaç saat yaşayabildi, ama müdahale cerrahî alanda büyük bir ilerleme olarak görüldü. Karanlık kuşkular unutuldu. Senicier bilim dünyasının selamladığı, ulusal bir kahraman oluverdi. Daha yirmi yedi yaşındayken, General de Ga-ulle'ün elinden Legion d'Honneur Nişanı aldı. Bir yıl sonra, baba Senicier öldü. Vasiyetiyle servetinin büyük bir bölümünü Pierre'e
bırakmıştı, o da bu parayla Neuilly-sur-Seine'de özel bir klinik açtı. Pasteur Kliniği birkaç ayda Avrupa'nın en zenginlerinin kendilerini tedavi ettirmeye geldikleri, ünlü bir kurum oluverdi. Pierre Senicier ününün doruğundaydı. îşte iyilik dürtüsü o dönemde ortaya çıktı. Kliniğin bahçesinde, küçük yetimlerin bakımına ya da özellikle Çingene çocuklarının eğitimine yönelik bir yetimhane yaptırdı. Ününden yararlanarak devletten, şirketlerden ve halktan önemli bağışlar topladı.
Önce şişenin bardağa değmesinden çıkan şıngırtıyı, sonra da gırtlaktan inen sıvının sesini duydum. Birkaç saniyelik bir sessizlikten sonra Nelly dilini şapırdattı. Kafamda olaylar bir noktaya doğru yoğunlaşmaya, karanlık bir dalga gibi yükselmeye başlıyordu.
- işte her şey o dönemlerde değişti. Marie-Anne'ın mektuplarının tarzı değişti. Dostça ifadeleri bir kenara bırakıp, kanlı, korkunç mektuplar yazmaya başladı. (Nelly kötü kötü güldü.) Arkadaşımın aklını kaçırdığını düşünüyordum. Anlattıklarına inanmam mümkün değildi. Ona kalırsa, Senicier'nin kurumu dayanılmaz bir barbarlık yuvasından başka bir şey değildi. Kocası bodrumda çifte kilitli bir ameliyathane yaptırmış, bu ameliyathanede de akla gelebilecek en canavarca deneyler, korkunç organ nakilleri, canlı ameliyatlar, akıl alamayacak işkenceler için, çocukları kullanıyordu. Aynı zamanda da, Çingene ailelerin ihbar dosyaları da yığılmaya başlamıştı. Pasteur Kliniği'nin aranmasına karar verildi. Senicier'nin ilişkileri ve ünü onu son kez kurtardı. Polis baskınından zamanında haber alınca, enstitüsünde yangın çıkardı. Ancak üst kattaki çocuklar ile klinikteki hastaları kurtarabildiler. Yani kötüsü atlatıldı. En azından resmî açıdan. Çünkü gizli ameliyathaneden canlı çıkan olmadı. Senicier dehşet ameliyathanesini kilitlemiş, zavallı çocukları diri diri yakmıştı. Kısa bir soruşturma sonucunda, yangının kazayla çıktığı kararına varıldı. Çocuklar ya ailelerine iade edildi ya da başka kurumlara dağıtıldı, dosya da kapandı. Marie-Anne bana son bir mektup gönderdi, kocasının -saflığın bu kadarı- artık "iyileştiğini", birlikte Afrika'ya giderek siyahlarla ilgileneceklerini yazdı. O sırada Georges da Güneydoğu Asya'da diplomatik bir göreve atandı. Onunla gitmem için beni ikna etti. 1963 kasımındaydık, otuz iki yaşımdaydım.
Birden holde bir ışık yandı. Yün yelekli, yaşlı bir adam göründü, Georges Braesler. Kollarında tüyleri çamurlu, kocaman ve ağır bir kuş taşıyordu. Gri tüyler yerlere döküldü. Adam salona girer gibi olunca, Nelly durdurdu:
- Git buradan, Georges.
Adam böylesi bir sertliğe hiç şaşırmadı. Benim orada bulunmama da. Nelly haykırdı:
-Defol!
ihtiyar topuklarının üzerinde dönüp kayboldu. Nelly biraz daha içip geğirdi. Odaya güçlü bir viski kokusu yayıldı. Gün ışığı salonu hafifçe aydınlatıyordu. Şimdi Nelly'nin çökmüş yüzünü görebiliyordum.
- 1964'te, Tayland'da geçirdiğimiz bir yıldan sonra, Georges yeniden tayin oldu. Yakın dostu Malraux o dönemde kültür bakanıydı. Afrika'yı iyi biliyordu, bizi de Orta Afrika'ya gönderdi. Bize o zamanlar, "Orası inanılmaz bir yer" diyordu, "masal gibi." Turan Yolu'nun yazan ülkeyi daha iyi anlatamazdı, ama çok önemli bir ayrıntıdan habersizdi; Pierre ve Marie-Anne Senicier iki çocuklarıyla birlikte orada yaşıyorlardı. Buluşmamız oldukça tuhaf oldu. Eski dostluk bağları yeniden kuruldu. îlk yemeğimiz kusursuzdu. Pierre yaşlanmıştı, ama daha sakin, gevşemiş görünüyordu. Eski yumuşak ve mesafeli tavırlarına yeniden kavuşmuş gibiydi. Hastalıklarla boğuşan, tedavi etmeye uğraştığı Afrikalı çocukların kaderinden yakındı. Eski kâbusların binlerce yıl uzağında görünüyordu; Marie-Anne'ın yazdıklarından kuşkulanır olmuştum. Oysa günler geçtikçe Pierre Senicier'nin gerçekten de çıldırdığına inanmaya başladım. Pierre Afrika'da yaşamak zorunda olduğu için öfkeden kuduruyordu. Meslek hayatına son vermiş olmayı kabullenemiyordu bir türlü. Hiç görülmemiş, kimsenin düşleyemediği başarılara imza atmışken, mazotla çalışan ameliyat masalarında ya da manyok kokulu koridorlarda en kaba şifayı dağıtmak zorunda kalmak. Senicier bunu kabul edemiyordu. Öfkesi kendine ve ailesine karşı derin bir intikam duygusuna dönüştü. Senicier iki oğlunu inceleme konusu gibi görüyordu. Her ikisinin de son derece kesin biyotiplerini çıkarmış, kan gruplarını, doku gruplarını analiz etmiş, parmak izlerini almıştı... Çocuklarının üzerinde tamamen psikolojik, çok korkunç deneyler uyguluyordu. Bazı yemeklerde, hiç unutamayacağım, çok sarsıcı sahnelere şahit oldum. Masaya yemek geldiğinde Senicier çocuklarına eğilip mırıldanıyordu: "Tabaklarınıza bakın, çocuklarım. Ne yediğinizi sanıyorsunuz?" Çatalının ucuyla çocuklarını işaret ediyor, sonra da sorusunu tekrarlıyordu: "Hangi hayvanı yediğinizi sanıyorsunuz? Küçük ceylanı mı? Domuzcuğu mu? Maymunu mu?" Sonra da, dehşete düşmüş çocukların gözlerinden yaşlar boşalana dek, elektrik lambasının loş ışığında parıldayan yapış
I
yapış et parçalarıyla oynuyordu. Hiç rahat vermiyordu: "Belki de başka bir şeydir. Burada zencilerin neler yediği bilinmez ki. Belki de bu gece..." Çocuklar panik içinde, masadan kaçıyorlardı. Marie-Anne taş gibi duruyordu. Senicier sırıtıyordu. Çocuklarını yamyam olduklarına, her gece insan eti yediklerine inandırmak istiyordu. Çocuklar acı içinde büyüyorlardı. Büyük olanı gerçek bir sinir hastası oldu. 1965 yılında, daha sekiz yaşındayken, babasının olanca canavarlığının bilincindeydi. Katı, sessiz, duygusuz oldu, bu yüzden de, gariptir, babasının gözüne girdi. Pierre Senicier sadece büyük oğluyla ilgileniyor, onu bütün gücüyle, bütün acımasızlığıyla seviyordu. Bu şeytanî mantık, çocuğun çok daha fazlasına katlanmasını gerektiriyordu, her gün biraz daha fazlasına... Gerçek buhranın pençesine düşene kadar. Senicier neyin peşindeydi? Hiçbir zaman öğrenemedim. Oysa oğlu konuşma yeteneğini yitirdi, uyumlu hiçbir davranış gösteremez hale geldi. O yıl, Noel'den birkaç gün sonra, iki önemli olay oldu. Çocuk intihara kalkıştı. Afrika'da nasıl intihar edilirse, öyle: yüksek dozda alınınca insan vücudunda, özellikle de kalbinde geri döndürülemez etkiler yapan nivakin tabletleri yuttu. Çocuğun hayatını kurtarmak için tek bir yol vardı: yeni bir kalp. Pierre Senicier'nin yazgısındaki gizli tutarlılığı görüyor musun? Oğlunu intihara sürükledikten sonra, şimdi de onu kurtaracak cerrah, tek virtüöz olarak sahneye çıkıyordu. Senicier hemen, beş yıl önce, altmış sekiz yaşındaki birine yaptığı gibi, bir kalp nakli gerçekleştirmeye karar veriyor. Bangui'deki evinde, bir ölçüde mikroptan arındırılmış bir ameliyathane kurmuştu. Oysa elinde çok önemli bir eksik vardı: oğlunun reddetmeyeceği, çalışır halde bir kalp. Uzağa gitmesi gerekmedi; iki oğlu neredeyse kusursuz bir doku benzerliği gösteriyordu. Doktor bütün çılgınlığıyla, büyüğünü kurtarmak için küçüğünü feda etmeye karar verdi. 1965 yılının yılbaşı-sından bir gün önceydi. Senicier her şeyi ayarladı, ameliyathaneyi hazırladı. Bangui'de heyecan yükseliyordu. Kentin dört bir köşesinde insanlar dans ediyor, içki içiyordu. Georges'la Fransız Büyükelçiliği'nde bir gece düzenlemiş, bütün Avrupalıları davet etmiştik. Cerrah müdahalesine hazırlanırken, bu kez kaderi tarihe yakalandı. O gece Jean-Bedel Bokassa bir darbe yaptı ve silahlı birlikleriyle başkenti işgal etti. Çatışmalar yayıldı. Yağmalar, yangınlar, ölüler vardı. Bokassa zaferini kutlamak için Bangui Hapishanesi'ndeki tutukluları serbest bıraktı. Yılbaşı gecesi kâbusa dönüştü. O genel karmaşanın içinde, önemli bir olay daha oldu. Özgürlüklerine kavuşan tutukluların arasında, son zaman-
L
larda korkunç deneylerine yeniden başlamış Senicier'nin kurbanlarından birinin ailesi de vardı. Senicier ailenin intikam alacağından korkmuş, bin bir bahaneyle hapse tıkılmalarını sağlamıştı. îş-te bu ailenin üyeleri serbest kalır kalmaz intikamlarını almak için Senicier'nin evinin yolunu tutmuşlardı. Geceyarısına doğru, Senicier ameliyatın son ayrıntılarıyla ilgileniyordu. İki çocuk da bayıl-tılmıştı. Elektrokardiyogramlar çalışıyordu. Kan dolaşımları, kan basınçları denetim altındaydı, kateterler hazırdı. Tutuklular o sırada geldi. Kapıları kırıp, bahçeye girdiler. Önce kâhya Muhammet'i öldürdüler, sonra da onun tüfeğiyle karısı Azzora'yı ve çocuklarını vurdular. Senicier çığlıkları, gürültüyü duydu. Eve koşup, avlanmak için kullandığı Mauser'i aldı. Saldırganlar, kalabalık olmalarına rağmen, Senicier'ye fazla direnemediler. Doktor adamları teker teker vurdu. Ama asıl önemli gelişme, başka taraftaydı. Küçük oğlunun babası tarafından götürüldüğünü gören Marie-Anne ameliyathaneye girdi. Tüpleri, kabloları kopardı, küçük oğlunu bir ameliyat çarşafına sardı. Alev alev yanan, kanlı sokaklardan geçerek kaçtı. Fransız Büyükelçiliği'ne vardığında, panik doruktaydı. Bütün beyazlar içeride gizlenmiş, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Serseri kurşunlar içimizden bazılarını yaralamış, bahçemiz ateşe verilmişti. îşte elçiliğin penceresinin ötesinde Marie-Anne'ı o an gördüm. Üzerinde kırmızı topraktan lekelenmiş mavi çizgili elbisesi, kelimenin tam anlamıyla alevlerin içinden çıkıyordu. Kucağında da çarşafa sanlı küçük bir vücut. Çocuğun askerler tarafından yaralandığını sanıp koştum. Körkütük sarhoştum, Marie-Anne'in silueti gözlerimin önünde dans ediyordu. Haykırdı: "Oğlunu öldürmek istiyor, Nelly! Kalbini çıkarmak istiyor, anlıyor musun?" Birkaç saniyede her şeyi anlattı. Büyük oğlunun intiharını, kalp nakline gerek olduğunu, kocasının kararını. Marie-Anne kucağında baygın çocuğuna sarılıyor, soluk soluğa konuşuyordu. "Abisini ancak bu kurtarabilir. Onun için kaybolması gerek. Tümüyle kaybolması." Bunları söylerken, baygın çocuğun ellerini tuttu ve cayır cayır yanan çalıların arasına soktu. Yanan minicik ellere bakarak, tekrarladı: "Parmak izi yok, adı yok, hiçbir şeyi yok! Uçağa bin Nelly. Bu çocukla birlikte kay-bol. Bu çocuk artık yaşamamalı. Asla. Herkes öldü bilmeli." Sonra o acı ve sinir yumağını ayaklarımın dibine, kırmızı toprağa bıraktı. Sendeleyerek uzaklaşan gölgesini hiç unutamayacağım Louis. Onu bir daha görmeyeceğimi biliyordum.
Nelly sustu. Yanık ellerimi gözyaşlarımdan sırılsıklam yüzüme kaldırıp, kekeledim:
- Aman Tanrım, hayır...
- Evet, Louis. O çocuk, sendin. Pierre Senicier senin baban. Sende hiçbir anı bırakmayan 1965 yılbaşı cehennemi, senin ikinci doğum günün oldu. O gece, Senicier ailesinin villalarında çıkan yangında öldüğü bildirildi. Doğru değildi; aile kaçmıştı, bilmediğim bir yere kaçmıştı. Marie-Anne kocasını senin yangında öldüğüne inandırmıştı. Pierre büyük oğlunu yaşatmayı başardı, muhtemelen bir Kongo hastanesinde bir kalp nakli gerçekleştirdi. Çocuk kısa süre sonra kalbi reddetti, ama cerrah kendi soyu üzerinde dünyanın ilk kalp naklini başarmıştı. Bunu başka ameliyatlar izledi. O günden beri Senicier insanların kalbini çalıyor, otuz yıldan beri can çekişen oğluna naklediyor. Senicier hâlâ anyor Louis. Dünyanın üzerinde, kalpleri izliyor. Frederic'in vücuduyla kusursuz bir uyum sağlayacağı için, "senin" kalbini anyor.
Ellerim yüzüme kapandı, gözyaşlarını soluğumu tıkadı:
- Hayır, hayır, hayır...
Nelly boğuk bir sesle devam etti:
- O gece, Marie-Anne'in isteğini yerine getirdim. Georges'la birlikte bir uçak bulup kaçtık. Paris'e dönünce, seni tedavi ettirdim. Senin için yeni bir kimlik uydurdum. (Nelly bir kahkaha attı.) Türkiye'ye, Antakya'ya atanmak üzereydik. Sana kalacağımız kentin eski adını, Antioche adını vermenin eğlenceli -iç karartacak kadar eğlenceli- olacağını düşündüm. Yeni kimlikler bastırmakta hiç güçlük çekmedim. Georges'un hükümet nezdinde çok sıkı ilişkileri vardı. "Louis Antioche" oldun. Parmak izin yoktu. Kimliğinin üzerindeki izler, Georges'un soğuk bir şubat gecesi Paris morgunda bulduğu, boğulmuş bir çocuğa ait. Hikâyeni yeniden yazdık Louis. Afrika'da yangında ölen iyiliksever bir doktor ailesinin oğluydun. Yangından sadece sen kurtulmuştun. İşte seni bütün varlığınla, böyle "yarattık." Sonra beni büyüten dadıyı buldum. Eğitimini üstlenmesi için para verdik. O bile gerçeği hiç öğrenmedi. Biz de kaybolmaya karar verdik. Yoksa, çok tehlikeli olurdu. Babanın zekâsını, ısrarcılığını, ikiyüzlülüğünü bilemezsin. Bizden uzakta, geçmişinden uzakta, Louis Antioche için kaygılanmak gerekmezdi. Ben sadece uzaktaki anne rolünü oynayacak, elimden geldiğince hayatmı kolaylaştıracaktım. O günden bu yana, tek bir hata yaptım; seni Max Böhm'le tanıştırdım. Çünkü o İsviçreli hikâyeni biliyordu. Umutsuzluğa kapıldığım bir gün, anlatmıştım. Onu eski bir dost, Georges ve benim gibi eski bir "Afrikalı" olarak görüyordum. Oysa şimdi Max'm Senicier'yi de tanıdığını, öz babandan intikamım almak için, sana bu görevi verdiğini biliyorum.
Gözyaşlanmm gerisinden haykırdım: a
- Peki bugün Senicier kim? Tann aşkına kim! Konuş Nelly. Yalvarıyorum; hangi adın gerisinde saklanıyor?
Nelly bardağını bir dikişte boşalttı:
- Pierre Doisneau, Tek Dünya'nın kurucusu.
VI
Kalküta, devam ve son
Elli dördüncü bölüm
4 ekim 1991, yerel saatle 22.10.
Kaderimin Kalküta'da bağlanması mantıklı, kusursuz, değiştirilemezdi. Maceramın son şiddetini yaşamak için bu Hint kentinin kokuşmuş cehenneminden daha uygun bir sahne bulunamazdı.
Air İndia uçağından inerken, nemli ve mide bulandırıcı kokular, musonun son hırıltıları gibi yayıldı. Tropikler bana bir kez daha kızgın kapılarını açıyordu.
Öteki yolcuların, parlak sarili şişman hanımların, koyu takım elbiseli kara kuru erkeklerin peşine takıldım. Bir önceki durakta, Dakka'da Katmandu'ya gitmeye hazırlanan turistlerin dünyasından kesin olarak ayrılmış, Bengalli yolculara katılmıştım. Yine yalnızdım, her zamanki çevremde, ülkelerine dönen Hintlilerin, kendilerini kayıp davalara adamış misyoner ve hastabakıcıların ortasında yapayalnızdım.
Tavanı ağır ağır dönen pervanelerle kaplı binaya girdik. Her şey griydi. Her şey ılıktı. Salonun bir köşesinde, sıska bir işçi kazma darbeleriyle yerde derince bir çukur açıyordu. Yanında çocuklar yüzlerini gizliyor, göğüslerindeki çiçek izlerini gösteriyorlardı. Mezarkent Kalküta beni hiç aranağmesiz karşılıyordu.
Üç gün önce, gözyaşlanmı ve dehşeti silerek Braesler'lerin evinden çıkmış, arabama binerek başkente dönmüştüm. Aynı gün, Hindistan'ın doğusundaki Bengal'e gitmek üzere "vize almak için" Hindistan Konsolosluğu'na başvurmuştum. "Turist olarak mı?" diye sormuştu ufak tefek bir kadın, gözleri kuşkuyla dolu. Kafamı sallayarak, "Evet" demiştim. "Ve Kalküta'ya gideceksiniz, öyle mi?" Bu kez hiç konuşmadan, kafamı sallamakla yetinmiştim. Kadın pasaportumu almış, sonra da "Yarın bu saatlerde gelin" demişti.
Gün boyu çalışma odamda zihnimi meşgul edecek hiçbir dü-
şünce, hiçbir anı yoktu. Parkenin üzerinde boş gibi duran seyahat çantama ve şarjörleri tamamen dolu silahıma bakarak saatlerin geçmesini beklemiştim sadece. Ertesi sabah sekiz buçukta içine Hindistan damgası basılmış pasaportumu almış, doğruca Roissy Havaalanı'na yollanmıştım. Beni hedefime yaklaştırabilecek bütün uçuşların bekleme listelerine kayıtlıydım. Öğleden sonra üçte, önce istanbul'a, sonra da Basra Körfezi'ndeki Bahreyn adasına gitmek üzere havalanıyordum. Sonra oradan da son ara durağımıza, Bangladeş'in başkenti Dakka'ya indik. Uçuşlarla, bir türlü geçmek bilmeyen beklemelerle dolu otuz dört saatin sonunda Bengal'in komünist başkenti Kalküta'daydım.
Bir taksi tuttum, Bengal'in standart otomobili, ellili yılların ortasında görülmeye başlanmış bir Ambassador. Havaalanında önerdikleri otelin adresini verdim; kentin Avrupa mahallesinde, Sudder Street üzerindeki Park Otel. Yüksek otlarla çevrili yolda on dakika gittikten sonra, boğucu sıcak Bengal kentini etkisi altına aldı.
Kalküta gecenin bu saatinde bile tıklım tıklım ve hareketliydi. Karanlığın tozunda binlerce siluet görülüyordu: yüzleri gölgeli, kısa kollu gömlekli erkekler; çıplak karınları karanlıkta kaybolmuş, rengârenk sarilere bürünmüş kadınlar. Hiçbirinin yüzünü göremiyordum, sadece kızların alnındaki renkli noktaları, yoldan geçenlerin siyah beyaz bakışlarını. Evlerin mimarîlerini, cephelerini de seçemiyor, kenarları sadece kahverengi başlardan, incecik kol ve bacaklardan oluşan bir gölgeler yığınının içinde ilerliyordum. Kalabalık her yönde kaynaşıyordu. Arabalar çarpışıyor, kornalar çalıyor, kafesli tramvaylar kalabalığın arasında kendilerine yol açıyordu. Zaman zaman, gürültülü bir kortej görünüyordu. Kırmızıya, sarıya, maviye sarınmış, geniz yakıcı tütsü kokularının içinde çalgılar çalıp inatçı nakaratlar söyleyen boş bakışlı yaratıklar. Bir cenaze. Bir yortu. Sonra güruh yeniden kapanıyordu. Cüzamlılar arabaya sürtünüyor, cama vurup yapışıyorlardı. Bir de, gecenin karmaşasında, Kalküta'da ilk bakışta dikkat çeken şey, zil seslerinin yankılarıydı: rickshaw'lar ya da kent içinde zayıf bacaklarıyla koşarak, derin çatlaklar oluşmuş asfaltın üzerinden geçip egzoz kokularım soluyarak çekçeklerini çeken bu insan atlar.
Oysa kokuların yanında, insanlar hiçti; havaya acımasız, kudurmuş, şiddetli yaratıklar gibi başıboş dolaşan, katlanılmaz kokular hâkimdi: kusmuk, küf, tütsü, baharat. Gece kocaman bir çürük meyveye benziyordu.
Taksi Sudder Street'e girdi.
Park Otel'e başka bir isim verdim, iki yüz dolar bozdurup, karşılığında rupi aldım. Odam açıktaki merdivenlerin ucunda, birinci kattaydı. Küçük, pis ve havasızdı. Camı açtım, mutfağın üzerinde bulunduğumu anladım. Dayanılmazdı. Hemen kapattım, kapıyı kilitledim. Bir süreden beri pis havayı soluyup tükürüyordum. Gırtlağım ve burnum siyahımsı bir maddeyle kaplanmış gibiydi, gömleğimin kıvnmlan da hava kirliliği denen o iğrenç çürümüşlükle doluydu. Kalküta'da yanm saatimi doldurmadan, içten zehirlenmiştim bile.
En az hava kadar pis suyla yıkandım, üstümü değiştirdim. Sonra da Glock'un parçalannı birleştirdim. Yavaşça, emin hareketlerle tabancayı oluşturdum. Şarjöre on altı mermi doldurdum, sonra da kabzaya yerleştirdim. Kılıfı kemerime taktım, üzerime de kumaş ceketimi geçirdim. Aynada kendimi inceledim. Kusursuz bir elçilik kâtibi ya da Dünya Bankası görevlisi. Kapmın kilidini açıp çıktım.
Önüme ilk çıkan sokağa daldım. Sokaktan çok, yıpranmış asfaltının kenannda yalvaran gözlerle bakan dilencilerin çöreklendiği, şosesiz ve kaldınmsız bir bağırsak. Hintliler, Nepalliler, Çinliler yanıma yaklaşıyor, dolarlarımı bozmayı öneriyorlardı. Came-kânlan yıkıntılara açılan deliklerden başka bir şey olmayan sefil dükkânlardan mide bulandıncı kokular yükseliyordu. Çay, galeta, köri... Duman yığınlan karanlıklan tıkıyordu. Sonunda kapalı bir çarşının göründüğü genişçe bir meydana vardım.
Sayısız ateş parlıyordu. Ateşlerin çevresinde de yaldızlı gölgelerle oyulmuş yüzler dalgalanıyordu. Meydan boyunca, yüzlerce insan uyuyordu. Zift uykusuna dalmış, örtülerin altında birbirlerine kenetlenmiş vücutlar. Nemli asfalt yer yer ateşten bir kumaş gibi panldıyordu. Sefaletin dehşetine ve adlandırılamayacak kokuya rağmen görüntü ışıl ısıldı. Çevremde tropik gecenin özel dokusunu yakalıyordum. Altın ve ateşle delinmiş, dumanlarla ve kokularla buğulanmış, gerçeğin gizli taneleri gibi bu siyah, şu mavi, o gri.
Geceye biraz daha daldım.
Yönümle ilgilenmeden saptım, döndüm. Şimdi artık kötü zeminli, çürük ve kokuşmuş maddelerle kaplı dar sokakların böldüğü kapalı çarşıdaydım. Kapılar ara ara kocaman boşluklara açılıyor, bu boşluklarda kannca insanlar elektrik ampullerinin soluk ışığında inanılmayacak büyüklükteki kafesleri çekmeye, itmeye çalışıyorlardı. Oysa burada hareketlilik diniyor gibiydi. Bengalli-ler kapalı dükkânlarının önünde çömelmiş, radyo dinliyorlardı. Berberler bezgin bir şekilde birkaç kafayı tıraş ediyordu. Bazı er-
kekler gündüz mezbaha olması muhtemel -duvarlarda kan izleri görülüyordu- bir bölümün önünde ayakta, pinpona benzer bir oyun oynuyorlardı. Her tarafta sıçanlar. Köpekler gibi, özgürce gidip gelen, güçlü, kocaman sıçanlar. Bazen Hintlinin biri ayaklarının arasında çürümüş bir pislik yiyen bir sıçan görüveriyordu. O zaman, sanki yerdeki herhangi bir evcil hayvanmış gibi, bir tekme atıyordu.
O gece, kenti ve korkularını evcilleştirmeye çalışarak saatlerce yürüdüm. Otelin yolunu bulduğumda, sabahın üçü olmuştu. Sudder Street boyunca sefaletin kokusunu bir daha soludum ve yine siyah tukurdum.
Gülümser gibi oldum.
Evet, kuşku yok, Kalküta en uygunuydu.
Öldürmek ya da ölmek için.
Elli beşinci bölüm
Şafak vakti yeniden duşa girip giyindim. Beş buçukta odadan çıkıp otelin lobisinde -küçük bir bahçeyi çevreleyen sekinin üzerine yerleştirilmiş tahta bir tezgâh- uyuklayan Bengalliyi sorguya çektim. Hintli Tek Dünya'nın Hovrah Köprüsü yakınında bir merkezi olduğunu söylüyordu. Kaçırmam imkânsızdı; orada hep uzun bir kuyruk olurdu. "İflah olmazlardan ve pisliklerden oluşan bir kuyruk" dedi tiksintiyle. Küçümsemenin Kalküta'ya uymayacak bir lüks olduğunu düşünerek adama teşekkür ettim.
Gün doğmakta tereddüt ediyordu. Sudder Street dökük oteller ile "İngiliz kahvaltısı" ve "tavuk tandurilerin" yan yana, karmakarışık sunulduğu pis lokantaların sıralandığı gri bir caddeydi. Birkaç çekçekçi gidonlarına yapışmış, arabalarının üzerinde uyuyorlardı. Gözlerinden birini kaybetmiş yan çıplak bir adam, toprak bir fincan içinde zencefil kokulu bir çay sundu. Koyu ve kaynar çaydan iki fincan içtim, sonra taksi bulmak üzere yoluma devam ettim.
Beş yüz metre sonra, yolun iki yanından boyaları çatlamış ve renksiz Victoria sarayları fırladı. Sarayların dibinde, leş gibi örtülerin altına büzülmüş yüzlerce vücut kaldırımları kaplıyordu. Parmaklarını ve yüzünü kaybetmiş cüzamlılardan bazıları yoluma çıktı. Adımlarımı hızlandırdım. Sonunda yıkık müzelerle çevrili, geniş Cavaharlal Nehru Road'a vardım. Cadde boyunca, dilenciler hünerlerini sergiliyorlardı. İçlerinden biri nilüfer pozisyonunda oturuyor, kafasını asfalttaki kocaman deliğe daldırıp, çevresini toprakla dolduruyordu. Sonra da amuda kalkıp, dizlerini göğe yükseltiyordu. Yaptıkları beğenilirse, birkaç rupi vermek gerekiyordu.
Bir taksi durdurup kuzeye, Hovrah Köprüsü'ne yöneldim. Gü-
neş kentin üzerinde yükseliyordu. Otlarla kaplı kaldırım taşlarının arasında, tramvay rayları parlıyordu. Trafik henüz yoğun değildi. Şose boyunca koşan, kocaman arabalar çeken adamlardan başka pek kimse yoktu. Kaldırımların kenarında, koyu derili adamlar, su birikintilerinde yıkanıyordu. Balgam tükürüyorlar, çelik bir telle dillerini kazıyorlar, kullanılmış sularda durulanıyorlardı. Biraz daha ötede çocuklar, külleri rüzgârda uçuşan yan yanık çöp yığınlarını dikkatle elden geçiliyorlardı. Yaşlı kadınlar ağaççıkların dibine büyük apteslerini yaparken, yollar evlerden, trenlerden, tramvaylardan salkım saçak boşalan insanlardan kalabalıklaşmaya başlıyordu. Sıcaklık arttıkça, Kalküta insan terliyordu. Sokaklar ve caddeler boyunca kaçınılmaz tapınakları, kemikli inekleri ve alınlarında renkli bir gözyaşı damlası taşıyan sadhulan da gördüm. Hindistan, korku ile mükemmelliğin gizli bir öpücükle birleştiği ülke.
Taksi nehir kenarında, Armenian Ghat'a ulaştı. Tek Dünya'nın merkezi otoyol köprüsünün gölgesinde dikiliyordu. Kaldırım boyunca, madenî sütunlarca taşınan bezden bir sundurma. Sundurmanın altında, açık tenli Avrupalılar ilaç kutularını açıyor, içme suyu damacanalarını yerleştiriyor, yiyecek paketlerini dağıtıyordu. Merkez böylece otuz metre boyunca uzanıyordu. Otuz metrelik yiyecek, bakım ve iyi niyet. Sonra, hastaların, topalların ve öteki açların bitmez kuyruğu.
Doğruca bir kulak delicinin kulübesinin arkasına yerleşip, bu daha iyi dünya meşinlerinin sevaplarım gözlemeye başladım. Bir yandan da işlerine ya da sefil kaderlerine yürüyen Bengallileri izliyordum. Belki de güne başlamadan önce Kali'ye bir keçi kurban etmeye ya da nehrin yağlı sularında yıkanmaya gelmişlerdi. Sıcaklık ve kokular başımı ağrıtmıştı.
Sonunda, saat dokuzda, göründü.
Elinde yıpranmış, deri bir çanta, yalnız başına yürüyordu. Daha iyi görebilmek için, tüm gücümle yükselmeye çalıştım. Pierre Doisneau/Senicier uzun ve zayıf bir adamdı. Üzerinde açık renk kumaş bir pantolon ve kısa kollu bir gömlek vardı. Yüz hatları çakmaktaşı gibi keskindi. Geniş alnı kıvırcık gri saçlarına yükseliyor, derinin altında gergin çenesi sert tebessümünü taşıyordu. Pierre Doisneau. Pierre Senicier. Kalp hırsızı.
Farkında olmadan, Glock'un kabzasını sıktım. Bir planım yoktu, sadece olayları izlemeye gelmiştim. Mucizeler takımı daha da kalabalıklaşmıştı. Fosforlu şortlar giymiş güzel sarışınlar, Hintli hemşirelerin yardımıyla, dikkatli melek görünüşlerine bürün-
müş, kompres ve ilaç dağıtıyorlardı. Cüzamlılar ya da hastalıklı anneler birbirini izliyor, ilaç ya da yiyecek haklarım alıp, teşekkür anlamında başlarını sallıyorlardı.
Saat on biri çeyrek geçiyordu ve Pierre Doisneau/Senicier gitmeye hazırlanıyordu.
Çantasını kapattı, çevresine gülücükler dağıttı sonra kalabalıkta kayboldu. Biraz geriden izlemeye başladım. Bu insan kalabalığında beni fark etmesine imkân yoktu. Oysa ben uzun boyunu elli metre geriden bile görebiliyordum. Böylece yirmi dakika kadar yürüdük. Doktor herhangi bir intikamdan korkmuyor gibiydi. Neden korkacaktı ki? Kalküta'da herkesin hayran olduğu, gerçek bir azizdi. Çevresini saran bu kalabalık korumaların en güçlüsüydü.
Senicier yavaşladı. Daha güzel görünüşlü bir mahalledeydik. Sokaklar daha geniş, kaldırımlar daha az pisti. Köşe başında, yeni bir Tek Dünya merkezi gördüm. Yavaşladım, aramızdaki mesafenin iki yüz metreye çıkmasını bekledim.
Sıcaklık insanı bayıltacak gibiydi. Ter yüzümden aşağı akıyordu. Ezelden beri burada yaşıyormuşa benzeyen bir ailenin yanına, gölgeye sığındım. Yanlarına oturdum, bir çay istedim. Sefalete dalmaktan hoşlanan turistler gibi.
Bir saat daha geçti. İyiliksever faaliyetini sürdüren Senicier'nin hareketlerini ve davranışlarını izliyordum. Cinayetlerini yakından bildiğim adamın burada aziz rolü oynaması soluğumu kesiyordu. İkiyüzlü kişiliğine derin bir nefret duyuyordum. Hayatının her anında, ellerini bir göğüs boşluğuna daldırdığında da, cüzamlı bir kadını tedavi ettiğinde de, böylesine samimi olduğunu anladım.
Bu kez, taktik değiştirdim. Burada hastabakıcı rolü oynayan Avrupalı kızlardan bazılarıyla tanışmak için Senicier'nin gitmesini bekledim. Yarım saat kadar sonra, Doisneau ailesinin varlıklı bir Brahman'ın bağışladığı, Mermer Saray adlı dev bir sarayda oturduğunu öğrendim.
Bacaklarımın olanca gücüyle koştum. Kafamda bir fikir beliri-verdi: Senicier'yi Mermer Saray'da karşılamak ve onu kendi evinin önünde vurmak. Ameliyat masasında. Bir taksi çevirip, Salu-mam Bazar'a gitmek istediğimi söyledim. Yarım saatlik kalabalıktan, dar sokaklardan, takılmış kornalardan sonra, taksi nihayet gerçek bir pazara daldı. Araba dükkânların tentelerine ya da kadınların sarilerine dokunmadan geçemiyordu. Küfürler yağmur gibi yağıyor, güneş kalabalığın arasından, birbirini izleyen parıltılarla patlıyordu. Mahalle bir karınca yuvasının dehlizleri
gibi daralıyor, derinleşiyordu. Sonra birden, kocaman bir park, palmiyelerin arasında, beyaz sütunların taşıdığı geniş bir ev göründü.
- Mermer Saray mı? diye şoföre sordum, haykırarak.
Adam döndü, çelik gibi dişlerini göstererek gülümsedi, başını salladı.
Parasını ödeyip dışarı fırladım. Gözlerim baktıklarını görmek istemiyordu. Yüksek tellerin ardında tavus kuşları ile ceylanlar dolaşıyordu. Parkın girişi kilitli bile değildi. Beni durduracak bir bekçi de yoktu. Çimlerin üzerinden yürüdüm, basamakları tırmandım ve bin bir mermerli saraya girdim.
Kendimi aydınlık ve gri, büyük bir odada buldum. Her şey mermerden yapılmıştı; renk ve şekil farklılıkları gösteren, pembemsi sinirler, mavileşmiş damarlar, koyu ve yoğun bloklar sergileyen, donmuş bir güzellik ve ağırlık karışımı sunan mermerden. Her şeyden önemlisi, bulunduğum oda beyaz ve zarif yüzlerce heykelle doluydu: sanki hepsi bir Floransa sarayından çıkmış gibi, Rönesans stili erkek ve kadın heykelleri.
Büst ormanının içinden geçtim. Sakin ve hayaletimsi bakışlar beni izler gibiydi. Karşı taraftaki kapı, üzerinde taş bir balkonun bulunduğu bir avluya açılıyordu. Avluda ilerledim. Çevremde ustalıkla oyulmuş pencerelerin sıralandığı yüksek cepheler dikiliyordu. Mermer Saray bu serinlik ve dinginlik adacığını çevreleyen devasa bir yapıydı. Bu avlu, binanın kalbi, yaşama nedeniydi. Pencerelerin, taş korkulukların, sütunlardaki işlerin ne Hint gelenekleriyle ne de Victoria mimarisiyle en ufak bir ilgisi yoktu. Yine, sanki İtalyan Rönesansı'na ait bir yapıda yürüyormuşum gibi geliyordu bana.
Mermer zeminden birkaç basamakla inilen küçük bahçe tropikal bitkilerle kaplıydı. Fıskiyeler rüzgârın arzusuna uygun olarak dans ediyordu. Bu gerçekdışı mekândan gölgeli bir hava, yalnız bir sükûnet, ıssız bir haremin çok tatlı rüyası gibi bir şey yayılıyordu. Şurada burada dikilen heykeller buraya erişebilen güneş ışınlarının önüne vücutlarını ve yuvarlaklıklarını seriyorlardı. Kalküta'da, anlatması imkânsız karmaşanın ortasında olmamız mümkün müydü? İnce kuş sesleri duyuldu. Avlu boyunca uzanan üstü kapalı geçide girdim. Girer girmez duvarlara asılı büyük tahta kafeslerin içindeki beyaz kuşları gördüm.
- Bunlar kuzgun, ak kuzgun. Kolay bulunmaz. Yıllardan beri yetiştiriyorum.
Arkama döndüm; Marie-Anne Senicier karşımda duruyordu,
onu hep düşlediğim gibi, beyaz saçları renksiz yüzünün tepesinde toplanmış. Sadece kanlı ve acımasız bir meyve gibi, kızıl ağzı görünüyordu. Gözlerim karardı, dizlerimin bağı çözüldü. Konuşmak istedim, ama basamaklardan birinin üzerine yığılıp midemde ne varsa çıkarmaya başladım. Uzun saniyeler boyunca safra kusup tukurdum. Sonunda, ağnlı gırtlağıma rağmen mırıldanmayı başardım:
- Öz... özür dilerim... ben... Marie-Anne sıkıntıma son verdi:
- Kim olduğunu biliyorum Louis. Nelly telefon etti. Böyle görüşmemiz çok tuhaf oldu. (Sonra çok daha yumuşak bir sesle ekledi.) Benim küçük Louis'm.
Ağzımı sildim -kan da geliyordu- ve gözlerimi kaldırdım. Öz annem. Heyecanın altında eziliyor, konuşamıyordum. Dalgın sesle devam eden o oldu:
- Abin orada, bahçede uyuyor. Görmek ister misin? Çayımız davar.
Başımı onaylarcasına salladım. Bana yardım etmek istedi. Elini itip kendi başıma doğruldum, gömleğimin yakasını açtım. Avlunun ortasına yürüyüp, bitkileri kenara ittim. Arkalarında divanlar, minderler, üzerinde bakır bir çaydanlığın buhar püskürttüğü gümüş bir tepsi vardı. Divanlardan birinde, Hint tuniği giymiş bir erkek uyuyordu. Tamamen keldi, kireç beyazlığındaki yüzünün çizgileri çelikten küçük bir kalemle açılmış gibiydi. Yatış şekli çocuğu andırıyordu, ama yaratık çevresindeki mermerden de yaşlı görünüyordu. Yabancı bana benziyordu. Geniş alnı ve çukura kaçmış bitkin gözleriyle aynı soyun özelliklerini taşıyordu. Oysa vücudunun benimkiyle hiç ilgisi yoktu. Tuniğinin altından kemikleri sayılıyor, omuzlarının darlığı görülüyordu. Göğsünün hizasında, kenarı işlemeli aralıktan da görünen, kalın bir sargı bezi vardı. Frederic Senicier, ebedî ameliyatlı abim.
- Uyuyor, diye mırıldandı Marie-Anne. Uyandıralım mı? Son ameliyatı çok başarılıydı. Eylülde ameliyat oldu.
Küçük Gomoun'un yüzü gözlerimin önüne geldi. Karnımda şiddetli bir kasılma oldu. Marie-Anne dış dünya onu hiç ilgilendirmi-yormuş gibi ekledi:
- Abini sadece o hayatta tutabilir, anlıyor musun? Kısık sesle sordum:
- Oda nerede?
- Ne odası?
- Ameliyathane.
Marie-Anne cevap vermedi. Birkaç santim öteden yaşlı kadının soluğunu hissediyordum.
- Aşağıda, evin bodrumunda. Oraya kimse giremez. Bilemezsin nasıl...
- Akşamları kaçta oraya iniyor?
- Louis...
- Kaçta?
- On bire doğru.
Hâlâ Frederic'e, göğsü düzensiz aralıklarla inip kalkan ihtiyar çocuğa bakıyordum. Gözlerimi gömleğini kabartan sargıdan alamıyordum.
- Laboratuvara nasıl girilir?
- Çıldırmışsın.
Sükûnetime kavuşmuştum. Kanım damarlarımda uzun ve düzenli dalgalar halinde dolaşıyor gibiydi. Dönüp gözlerimi anneme diktim.
- O kahrolası ameliyathaneye girmenin bir yolu yok mu? Annem gözlerini indirip fısıldadı:
- Bekle beni.
Avluyu geçti, birkaç dakika sonra elinde anahtar dolu bir halkayla döndü. Halkayı açıp, anahtarlardan birini uzatırken, gözleri boş boş bakıyordu. Demir anahtarı aldım sadece.
- Bu akşam yine geleceğim, dedim. On birden sonra.
Elli altıncı bölüm
Geceyansı Mermer Saray'daydım. Basamakları inerken, ağır ve yoğun kokularla karşılaştım. Ölümün ta kendi kokusu, karanlıkla-nn özsuyunun, damar suyunun kokusu. Öylesine güçlü bir koku ki, tüm direnmeme rağmen, cildimin gözeneklerini besliyor gibi. Kan. Kan selleri. İğrenç manzaralar düşündüm. Üzerinde pembemsi tepeciklerin, sulandınlmış lalin, kahverengi kabukların dolaştığı koyu kırmızı bir perde.
Merdivenin bitiminde, çelik bir kilitle kapatılmış, soğuk hava deposu kapısı benzeri bir kapıyla karşılaştım. Annemin verdiği anahtarı denedim. Dışarıda, gecenin mutlak karanlığı hâkimdi. Ama merdivenden kayan gölge beni yanıltmamıştı. Hayvan inine dönmüştü. Ağır kapı menteşeleri üzerinde döndü. Elde Glock, babamın laboratuvanna girdim.
Vücudumu hoş bir serinlik sardı. O anda beni çevreleyen kâbusu tanıdım. Bütün benliğimle Max Böhm'ün fotoğraflarının arasında yürüyordum. Beyaz neonlarla aydınlatılmış beyaz fayans kaplı laboratuvar, gerçek bir kadavra ormanını andırıyordu. Cesetler çengellere asılmıştı. Yanakları, yüz kaslarını, göz çukurlarını delip geçen çengellerin uçları meşum bir ışıltıyla panldıyordu. Bütün cesetler Hintli çocuklara aitti. Usulca sallanıyor, çengellerini hafifçe gıcırdatıyor, kahredici yaralarını gösteriyorlardı: açık göğüs kafesleri, etleri yaran kesikler, eklemlere kazılı gölgeli yarıklar, fırlak kemik başları... Ve her yerde kan. Göğüsleri boyayıp cilalamış gibi duran kurumuş seller. Deri çıkıntıları boyunca arabeskler çizen hareketsiz taşkınlar. Yüzleri, göğüsleri, bacak aralarını lekeleyen mürekkep parıltıları.
Soğuk ve dehşet tüylerimi ürpertiyordu. Elimin tüm dikkatime rağmen tetiği çekeceği duygusuna kapıldım. İşaret parmağımı sa-
vaşta yapıldığı gibi, namlu boyunca uzattım, sonra da gözlerimi dört açarak ilerlemeye çalıştım.
Ortada, fayanstan bir blok üzerinde kelleler vardı. Korkunun çarpıttığı, son ifadede donmuş ince yüzler. Göz çukurlarında, ıstırap hilalleri gibi uzun mavi halkalar. Bütün kelleler boynun altından kesilmişti. Blok boyunca yürüdüm. Öbür uçta, bir uzuv yığınına rastladım. Koyu ciltli küçük kollar, ince bacaklar birbirine karışmış, iğrenç birer girift harf dizisi oluşturmuştu. Üzerlerinde ince bir buz tabakası vardı. Kalbim ürkmüş bir hayvan gibi çarpıyordu. Birden, bu korkunç yığının altında, cinsel organlar gördüm. Diplerinden koparılmış oğlan kamışları. Etten balıklar gibi görünen, kıpkırmızı, kız çocuğu vulvaları. Haykırmamak için dudaklarımı ısırdım. Sıcak bir duygu gırtlağımı doldurdu. Yaramı açmıştım.
Tüm duyularım ayakta çevreyi dinledim, biraz daha ilerledim. Uzuvlar, her biri değişik dehşetlerle birlikte yanımdan geçiyordu. Küçük taş sandukaların içinde kanlı etler vardı. Vücut parçalan çengellerin ucunda, çiy kaplı topaçlar gibi usulca dönüyordu. Anlaşılmaz korkunçluklar sergileyen, ışıl ışıl, asılmış skaner resimleri gördüm. Bir kavanozun dibine tıkıştırılmışçasına, tek bir vücut gibi yapış yapış, Siyam ikizi kalpler, karaciğerler, böbrekler. Ben ilerledikçe ısı düşüyordu.
Yürüye yürüye son kapıya vardım. Kilitli değildi. Kapıyı araladım, yüreğim yerinden fırlayacak gibiydi. Ameliyathane, tümüyle boştu. Ortada, cam etajerlerin arasında, beyaz bir aydınlık yayan dışbükey lambanın altında ameliyat masası. Onun da üzeri boş. Bu gece kimse işkence görmeyecekti. Kafamı uzatıp içeri bir göz attım.
Birden, bir kumaş hışırtısı duyup başımı çevirdim. Aynı anda da, ensemde yoğun bir yanma hissettim. Dr. Pierre Senicier tepeme binmiş, elindeki şırınganın iğnesini etime saplamıştı. Haykıra-rak geriledim, iğneyi çekip attım. Çok geç. Daha şimdiden duyularım ağırlaşmaya başlamıştı. Silahımı doğrulttum. Babam korkmuş gibi kollarını kaldırdı, yine de yaklaşmaya, yumuşak bir sesle konuşmaya devam etti:
- Kendi öz babana ateş etmeyeceksin, değil mi Louis?
Yavaşça yaklaştı, beni gerilemek zorunda bıraktı. Glock'u kaldırmaya çabaladım, ama bileğimde gücün zerresi kalmamıştı. Ameliyat masasına çarpıp sendeledim, gözlerimi bir anda açtım; saniyenin yüzde biri kadar bir süre uyuyakalmıştım. Beyaz ışık baş dönmemi daha da hızlandırıyordu. Cerrah sözünü sürdürdü:
- Bu anı artık hayal etmeye bile cesaret edemiyordum oğul. Sen ve ben, işleri uzun zaman önce bıraktığımız yerden alacak ve Frederic'i kurtaracağız. Annen hislerini kontrol edemedi Louis. Kadınları bilirsin işte...
O anda kapılardan birinin boğuk bir sesle kapandığını duydum, aceleci adımlar işittim. Buzdan sislerin arasından, tırnaklarını bize uzatmış annem göründü. Yüzü iğne ve bıçak yaralanyla kaplıydı. Sendeledim. Son bir gayretle Glock'u babama çevirip tetiğe bastım. Metalin sesi, birkaç santim ötedeki annemin çığlıkla-nnın arasında yankılandı. Silahın tutukluk yaptığını anladım. Bir şimşek gibi, bana silah kullanmasını öğreten Sarah'ın hayalini gördüm. Tabancanın mekanizmasını oynattım, sıkışmış mermi fırladı. Namluya mermi sürerken, korkunç bir "hayır" duydum. Bu annemin sesi değildi; babamınki de. O canavar elindeki parıltılı metal tırpanla karısının kellesini uçururken, haykıran benim sesimdi. ikinci "hayır" çığlığım boğazımda düğümlendi. Glock'u elimden bıraktım, cam şangırtılan arasında, sırtüstü düştüm. Patlamalar duyuldu. Babamın göğsü binlerce kanlı parçaya bölündü. Serap gördüğümü sanıyordum. Oysa yere düşerken, elinde Uzi makineli tüfek, Dr. Milan Curiç'in, cüce Çingene'nin baş aşağı resmini gördüm. Silahtan hâlâ o kurtancı salvonun dumanı tütüyordu.
ORHAN KEMAİ t İL HALK KÜTOPHANffİ
Elli yedinci bölüm
Kendime geldiğimde kan kokusu kaybolmuştu. Sarayın avlusunda, sazdan bir sedire yatırmışlardı beni. Sabahın sedefımsi ışığı yayılıyor, uzaktan da ak kuzgunların çığlıklarını duyuyordum. Bu tatlı mırıltının dışında, eve mutlak bir sessizlik hâkimdi. Hâlâ neler olup bittiğini kavramaya çalışırken, dost bir el bir fincan çay uzattı. Milan Curiç. Kısa kollu gömlekli, ter içinde, omzunda da Uzi. Yanıma oturdu, hiç girizgâha gerek duymadan, ciddi sesiyle hikâyesini anlattı. Zencefilli çayı içerek dinledim. Sesi iyi geliyordu. Benim için kendi kaderimin hem parçalayıcı hem de sakinleştirici yankısı gibiydi.
Milan Curiç babamın kurbanlanndandı.
Altmışlı yıllarda Curiç, Paris'i çevreleyen boş arsalarda yaşayan sayısız Çingene çocuğundan biriydi. Gezgin, özgür ve mutlu. Tek kusuru, öksüz olmasıydı. 1963 yılında Neuilly'deki Pasteur Kliniği'ne gönderildi. Küçük Milan topu topu on yaşındaydı. Pier-re Senicier bacaklarının enfeksiyon kapması için, zaman geçirmeden dizkapaklannın altına stafilokok mikrobu şırınga etmişti. Deney babında. Bu iş son yangından, maskesi düşürülmek üzere olan cerrahın "temizlenmesinden" sadece birkaç gün önce gerçekleştirilmişti. Oysa Curiç sakatlığına rağmen çimlerin üzerinde sürünerek yangından kaçmayı başardı. Deney laboratuvarından sağ kurtulan sadece oydu.
Birkaç hafta boyunca, bir Paris hastanesinde gereken tedaviyi gördü. Sonunda tehlikeyi atlattığını, ama kıkırdaklanndaki enfeksiyon nedeniyle boyunun daha fazla uzamayacağını anlattılar. Curiç "kazara cüce" olmuştu. Küçük Rom iki kat farklı olduğunu anladı, iki kat marjinal. Hem Çingene hem de cüce.
Küçük çocuk devlet bursuna hak kazanmıştı. Derslerine büyük
bir ciddiyetle eğildi, aç kalmış gibi okudu, Fransızcasını kusursuzca geliştirdi, bu arada da Bulgarca, Macarca, Arnavutça öğrendi, tabiî Romanîsini de geliştirdi. Halkının tarihini inceledi, Hint kökenli olduklarını anladı, onları Avrupa'ya getiren göçün aynntılannı öğrendi. Curiç tıp okumaya, ama mesleğini Çingenelerin milyonlan bulduğu yerlerde uygulamaya karar verdi; yani Balkanlar'da. Milan parlak ve kararlı bir öğrenciydi. Yirmi dört yaşında öğrenimini tamamlamış, stajını da başarıyla bitirmişti. Berlin Duvan'nın ötesine, halkının arasına yerleşmeyi kolaylaştırmak amacıyla Komünist Parti'ye yazıldı. Ona bunca kötülük eden sadist doktoru aramayı hiç düşünmedi. Tam tersine, klinikte geçirdiği günleri unutmak için elinden geleni yaptı. Olaylan onun yerine vücudu hatırlayacaktı.
Milan Curiç on beş yıl boyunca, dökük Trabantıyla Doğu Blo-ku ülkelerini karış kanş gezdi, Romlan sabırla ve tutkuyla iyileştirdi. Birkaç kez hapse atıldı. Bütün suçlamalara meydan okudu, her seferinde alnının akıyla çıktı. Çingenelerin doktoruydu, söz konusu olan kadınlan kısırlaştırmak ya da antropometri ölçümleri yapmak değilse, başka hiçbir doktorun elini sürmeyeceği, görmeyeceği Çingeneleri, kendi halkını tedavi etti.
Sonra, o kapısını çaldığım yağmurlu gün geldi. Bir bakıma, lanetli ziyaretçi gibiydim. Her şeyden önce, onu Rayko konusunu hatırlamaya zorlamıştım. Üstelik, belli belirsiz de olsa, yüzüm, unutmaya çalıştığı dehşete benziyordu. O sırada bu önceden görmüşlük hissinin nereden çıktığını anlayamamıştı. Ne var ki ilerleyen haftalarda, yüzüm gözünün önünden gitmedi. Giderek hatırlamaya başladı. Çizgilerimin üzerine isimler, olaylar yerleştirdi. O sırada bilmediğim bir şeyi anladı; beni Pierre Senicier'ye bağlayan kan bağını.
Afrika dönüşünde ona telefon ettiğimde, Dr. Curiç beni sorguya çekmişti. Cevap vermemiştim. Bu hareketim, karanmn pekişmesine neden oldu. Öte yandan da, hedefe, o şeytansı yaratıkla hesaplaşmaya yaklaştığımı tahmin etti. Uçağa atlayıp Paris'e geldi. Orada, beni 3 ekim sabahı Braesler'lerin malikânesinden dönerken yakaladı. Beni Hindistan Büyükelçiliği'ne kadar izledi, nereye gideceğimi öğrenmek için elinden geleni yaptı, sonra Fransız pasaportunu uzatarak Bengal için vize istedi.
Çingene doktor 5 elcim sabahı da, ben Tek Dünya'nın merke-zindeyken peşimdeydi. Orada Pierre Doisneau/Senicier'yi görür görmez tanıdı. Beni Mermer Saray'a kadar izledi. Karşılaşma anının geldiğim biliyordu. Onun için. Benim için. Öteki için. Ne var
ki gece olduğunda, saraya zamanında giremedi. Sütunların, ak kuzgun kafeslerinin yanından geçti, avlunun basamaklarını tırmandı, her odayı aradı, sonunda da Marie-Anne Senicier'yi tutsak ve yaralı olarak buldu. Kocası ani heyecanının nedenini öğrenmek için karısına işkence yapmıştı. Curiç kadıncağızı çözdü. Marie-Anne hiçbir şey söyleyemedi, yüzü delik deşik olmuştu, ama bodrumdaki sığınağa doğru koşmaya başladı. Tuzağa düştüğümü biliyordu. Annem laboratuvara girdiğinde, Curiç daha merdivenlerdeydi. Olaylann gerisi ruhumun duyarlı yüzeyinden sonsuza kadar silinmeyecek: Pierre Senicier'nin saldmsı, annemin kellesini uçuran göz kamaştırıcı tırpan, canavan yok edemeyen silahım. Curiç ortaya çıkıp Uzi'nin tetiğine bastığında, serap gördüğümü sanmıştım. Yine de bayılmadan önce, koruyucu meleğimin beni babamın pençesinden kurtardığını biliyordum. Bir kilometre taşından daha uzun olmayan, ama öcüyle fayansa tüm hikâyenin kitabesini yazan bir koruyucu melek.
Sabahın altısı olmuştu. Ben de kendi başımdan geçenleri anlattım. Sözlerimi bitirdiğimde, Curiç hiçbir yorum yapmadı. Ayağa kalktı, bundan sonraki saatler için planını anlattı. Bütün gece boyunca, laboratuvarın bir daha açılmamak üzere yok edilmesine çalışmıştı. Hâlâ hayattaki birkaç çocuğu anesteziyle bayıltmış, sonra da yüksek dozda mikroptan anndıncı ilaç vermişti. Sonra, bu şekilsiz yaratıkların bu lanetliler başkentinde kendilerine bir yer edineceklerini umarak, kurbanlann kaçmalarına yardımcı olmuştu. Sonra abimi bulmuştu, Frederic de annemin adını haykı-rarak Curiç'in kollanna yığılıp kalmıştı. Sonra yine sığınağa inmiş, bütün cesetleri merkez ameliyathaneye toplayarak yakmıştı. Ateşi yakmak, alevleri kontrol altında tutmak için beni bekliyordu. "Senicier'ler?" diye sordum, uzun bir sessizliğin ardından.
Curiç bir şey olmamış gibi cevap verdi:
- Ya onları da öbürleriyle birlikte yakanz ya da Kali Ghat'a, nehir kıyısına götürürüz. Orada insanlar cesetleri Hint geleneklerine uygun olarak yakmayı üstlenirler.
- Neden onları da, çocukları değil?
- Çok çocuk var Louis.
- Pierre Senicier'yi burada yakalım. Annem ile abimi Kali Ghat'a götürürüz.
O andan sonrası sadece alev ve sıcaklıktı. Fayanslar sıcakta patlıyor, biz ateşi insan vücutlanyla beslerken yanık et kokusu başımızı döndürüyordu. Yanık ellerim korlara daha da yaklaşmama izin veriyordu. Ateşten kaçan uzuvlan alevlerin arasına atar-
ken kafam bomboştu. Yoğun duman, avluya açık hava deliklerinden çıkıyordu. Kokuların hizmetkârları çekeceğinden, mahalle sakinlerini uyandıracağından emindik. Gelip ateşi söndürecek, olan biteni göreceklerdi. Küçük Milan'ın güdük bacaklarına rağmen kaçıp kurtulmayı becerdiği klinik yangınını düşündüm bir an. Bangui'yi, annemin hayatımı kurtarmak için ellerimi feda edişini hatırladım. Curiç ve ben, ikimiz ateşin oğullarıydık. Burada da cehennemin kaynaklarıyla son bağımızı yakıyorduk.
Hemen arkasından garajdan bir kaptıkaçtı çıkardık, arkaya Marie-Anne ve Frederic Senicier'nin cesetlerini yatırdık. Direksiyona geçtim, Curiç de Kalküta sokaklarında gideceğim yolu gösterdi. On dakika sonra, Kali Ghat'a varmıştık. Mahallenin içinden nehrin küçük kolları, ölü ve yeşilimsi suları boyunca uzayan, dar ve sonu olmayan bir sokak geçiyordu. Dinî heykel atölyeleri ile genelevler yan yanaydı. Her şey uykuda gibiydi.
Damlar ile elektrik kablolarının arasından görünen renksiz göğe bakarak, bir robot gibi kullanıyordum arabayı. Curiç birden durmamı söyledi. Sağ tarafta taştan bir kaleyi göstererek, "Burası" dedi. Dış duvarın üzerinden bezek ve heykelciklerle kaplı sayısız kule görünüyordu. Ben arabayı park ederken, Curiç girişe doğru yürüdü. Zaman geçirmeden peşine düştüm, otlan kısa kesilmiş, geniş bir avluya çıktım.
Avlunun dört köşesinde, odun yığınları yanıyordu. Yığınların çevresinde iskelet gibi adamlar döneniyor, ellerindeki uzun sopalarla korları karıştırıyor, alevlerin yayılmasını önlüyorlardı. Yalımlar kurşunî mor parıltılar çıkarıyor, kalın ve kapkara bir duman yayıyorlardı. Kokuyu, yanık insan eti kokusunu tanıdım, o sırada alevlerden kurtulan bir el gördüm. Adamlardan biri hiç önemsemeden eli aldı, alevlerin arasına attı. Birkaç dakika önce, aynı benim yaptığım gibi. Gözlerimi kaldırdım. Taş kuleler şafağın griliğinde yükseliyordu. Birden hiç dua bilmediğimi hatırladım.
Curiç avlunun bir köşesinde yaşlı biriyle konuşuyordu. Bengal dilini rahatça konuşur gibiydi. İhtiyarın eline kalınca bir rupi destesi sıkıştırıp yanıma geldi.
- Birazdan bir Brahman gelir, dedi. Bir saat içinde tören yapılacak. Küllerini nehre atacaklar. Her şey sanki gerçek Hintliymiş-ler gibi olacak Louis. Daha iyisini yapamazdık.
Bir şey söylemeden başımı salladım. Üzerine beyazlara bürünmüş bir ceset yatırdıkları odun yığınını ateşe veren iki Bengalliyi izledim. Curiç bakışlarımı izleyip mırıldandı:
- Bu gördüklerin Dom'dur, Hindistan kastlarının en düşüğü.
Bir tek onlar ölülere dokunabilir. Bundan binlerce yıl önce, şarkı söyleyip hokkabazlık yaparlardı. Romların ataları. Benim atalarım Louis.
Marie-Anne Senicier'nin kafasını ve vücudunu, Frederic'in cesediyle birlikte çarşafa sardık. Kimse çarşafın içindekilerin Batılı olduğunu anlayamazdı. Curiç yeniden ihtiyar adama döndü. Bu kez daha yüksek sesle konuştu, yumruğunu sallayarak tehdit etti. Hiçbir şey anlamıyordum. Hemen arkasından gittik. Arabaya binmeden önce, cüce ihtiyara dönüp bir şeyler haykırdı, beriki de endişe ve kin dolu bir hareketle başını salladı. Yoldayken Curiç olanları açıkladı:
- Domlar odundan tasarruf etmeye bayılır. Cesetler yarı yarıya yanmışken, artıkları nehrin akbabalarına atar, yanmamış odunları da yeniden satarlar. Marie-Anne'a ve Frederic'e bunu yapamazdım.
Gözlerimi önümdeki yoldan ayıramıyordum. Karanlık yaşlar yanaklarımdan süzülüyordu. Daha sonra, Dakka uçağına bindiğimizde, gırtlağımda hâlâ yanık insan eti tadı vardı.
Sonsöz
Birkaç gün sonra, Kalküta'da on binlerce insan, laboratuvan-nm yanması sonucu acı bir şekilde ölen Fransız Doktor Pierre Doisneau ile ailesinin yasını tutuyordu. Avrupa'da bu ölümden çok bahsedilmedi. Dr. Pierre Doisneau bir efsaneydi efsane olmasına, ama uzak ve gerçekdışı bir efsane. Üstelik eseri ölümünden sonra da devam ediyor. Kurduğu Tek Dünya her zamankinden çok daha hızlı gelişiyor, yardımlarını yayıyor. Gazeteler ve televizyonlar Pierre Doisneau'nun 1992 yılında Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterilmesi gerektiğini söylemeye başladı bile.
Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Simon Rickiel elmas kaçakçılığı araştırmasını ustalıkla yürüttü. 24 ekim 1991 günü Cape Town polisi kentin şık mahallelerinden birinde kadınsı tavırlı ve endişeli bir ihtiyan, Niels van Dötten'i tutukladı. Usta ile ortakların birbiri ardından ölmeleri nedeniyle kuşkusuz rahatlamış görünen Afrikaner, hiç zorluk çıkarmadan bütün karanlık işlerini açıkladı. Şebekenin ana hatlannı anlattı, insan ve yer isimleri, tarihler verdi. Simon Rickiel sayesinde ifadesini okuduğumda, Van Dötten'in, itiraflarında hem Pierre Senicier'nin rolünü hem de doktorun üç kaçakçıya yaptığı şantajı gizlemeye çalıştığının farkına vardım.
Sarah Gabor bugün israil'de tutuklu. Mahkûm kadınların ki-butzdaki gibi, açık havada çalıştıkları bir kampta. Sarah bir bakıma "başlangıç noktasına" geri dönmüş sayılır. Mahkemesi daha başlamadı, ama soruşturmanın ışığında dosyasının çok karanlık görülmediği söyleniyor.
Genç kadına yazdığım sayısız mektuba cevap alamadım. Bu sessizliği, İbranî topraklarında beni çok etkileyen gurura ve güçlü iradeye yoruyorum. Güzel kibutzlunun elmaslarının ve parasının yerini kimse bulamadı.
Kalp hırsızlığına gelince, bu hikâye hiçbir resmî belgede yer almadı. Gerçeği sadece Simon Rickiel, Milan Curiç ve ben biliyorum. Bu sırrı mezara götürmekte de kararlıyız.
Ayrılırken, Milan Curiç sadece, "Bir daha birbirimizi görmemeliyiz Louis" dedi. "Dostluğumuz yaralarımızı kanatmaktan başka bir işe yaramaz." Elimi tuttu, var gücüyle sıktı. Bu değerli adamla el sıkışmak, sakatlık kompleksimi sonuna dek yok etti.
_____________________

SON
_____________________
Jean Christophe Grange
LEYLEKLERİN UÇUŞU
_____________________