_____________________
Jean Christophe Grange
LEYLEKLERİN UÇUŞU
_____________________


Tarayan Yaşar Mutlu
www.yasarmutlu.com
www.kitapsevenler.com


POLİSİYE/GERİLİM
Leyleklerin Uçuşu
Orijinal adı: Le vof des cigognes
© Sditions Albin Michel S. A., Paris, 1994
Yazan: Jean Christophe Grange
Fransızca aslından çeviren: Ali Cevat Akkoyunlu
Türkçe yayın hakları: © Doğan Kitapçılık AŞ I. baskı / mayıs 2002
18. baskı / temmuz 2005 / ISBN 975-6612-96-7 Bu kitabın 18. baskısı 2 000 adet yapılmıştır.
Kitaba katkılarından dolayı
gazetesine teşekkür ederiz.
Kapak ve kitap tasarımı: DPN Design Baskı: Altan Matbaacılık / Yüzyıl Mahallesi Matbaacılar Sitesi 222/A Bağcılar - İSTANBUL
Doğan Kitapçılık AŞ Hürriyet Medya Tov/ers, 34544 Günesii-ISTANBUL Tel. (212) 449 60 06 - 677 07 39 Faks (212) 677 07 49 www.dogankitap.com.tr
Leyleklerin Uçuşu
Jean-Christophe Grange
İSTANBUL ORHAN KEMAL İL HALK KÜTÜPHANESİ ÖDÜNÇ VERME BÖLÜMÜ
Çeviren: Ali Cevat Akkoyunlu
DOĞAN KİTAP
Virginie Luc'e..
I
Tatlı Avrupa
Birinci bölüm
Büyük yolculuk öncesi, Max Böhm'e onu son bir kez ziyaret edeceğime söz vermiştim.
O gün, Güneybatı İsviçre'nin üzeri, fırtına bulutlarıyla kaplıydı. Gökyüzü, içinden yarısaydam parıltıların çıktığı siyah ve mavimsi derinlikler açıyordu. Her yandan sıcak bir yel esiyordu. Kiralık arabamın direksiyonunda, Leman Gölü boyunca ilerliyordum. Montreux dönemecin sonunda, elektrikli havadan puslanmış gibi göründü. Gölün suları kaynıyor, turizm mevsimi olmasına rağmen oteller meşum bir sessizliğe mahkûm gibi duruyordu. Kent merkezine varınca yavaşladım, kıvnla kıvnla tepeye giden dar sokaklardan birine saptım.
Max Böhm'ün dağ evine vardığımda, hava neredeyse kararmıştı. Saatime baktım; beşti. Zili çalıp bekledim. Cevap yok. Bir daha çalıp kulak kabarttım. İçeride hiçbir hareket yoktu. Evin çevresini dolandım; ne bir ışık ne de açık bir pencere vardı. Bu çok tuhaftı. İlk ziyaretimden aklımda kalanlara göre, Böhm dakik denilebilecek insanlardandı. Arabama dönüp beklemeye koyuldum. Göğün derinliklerinde boğuk gürlemeler yankılanıyordu. Otomobilimin üstünü kapattım. Saat beş buçuk olduğunda, adam hâlâ gelmemişti. Kafeslerini ziyaret etmeye karar verdim. Kuşbilimci belki de yavrularının yemini vermeye gitmişti.
Bulle kenti üzerinden Almanca konuşulan kesime geçtim. Yağmur hâlâ kararsızdı, ama rüzgâr şiddetini artırıyor, tekerleklerimin ardından toz bulutları kaldırıyordu. Bir saat kadar sonra Wessembach'a, etrafı çitlerle çevrili tarlalara vardım. Motoru susturdum, ekili toprakların üzerinden kafeslere doğru yürüdüm.
Tellerin ardında leylekleri gördüm. Portakal renkli gagalar, siyah beyaz tüyler, keskin bakışlar. Sabırsız görünüyorlardı. Öfkey-
le kanat çırpıyor, gaga tokuşturuyorlardı. Kuşkusuz yaklaşan fırtına, belki de göç güdüsü. îşte o zaman Böhm'ün sözlerini hatırladım: "Leylekler içgüdüsel olarak göçerler. Yolculuklarının başlangıcı iklim ya da beslenme koşullarındaki bir değişikliğe değil, içlerindeki saate dayanır. Günlerden bir gün, hareket zamanı gelir, hepsi bu." Ağustosun sonlarmdaydık, anlaşılan leylekler o esrarlı işareti almışlardı. Biraz daha ötedeki otlaklarda başka leylekler rüzgârda sarsılıyor, gidip geliyorlardı. Havalanmaya çalışıyorlardı, ama Böhm onları "yolmuş", dengelerini bozup havalanmalarım önlemek amacıyla kanatlarından birinin son boğumun-daki tüyleri koparmıştı. Anlaşılan bu "doğa dostunun" dünya düzeni konusunda oldukça değişik görüşleri vardı.
Birden yan taraftaki tarlanın rüzgârdan eğilen ekinlerinin arasından kemik torbasını andıran bir adam çıktı. Kesilmiş ot kokusu her yanı sarıyor, sinsi bir baş ağrısının beynime doğru tırmandığım hissediyordum. İskelet uzaktan Almanca bir şeyler bağırdı. Ben de Fransızca birkaç kelime haykırdım. Adam hemen aynı dilde cevap verdi: "Böhm bugün hiç gelmedi. Dün de gelmemişti." Adamın kel kafasında dağınık birkaç perçem vardı. Durmadan onları kafasına yapıştırmaya çalışıyordu. Devam etti: "Oysa her gün gelir, hayvanlarının karnını doyururdu."
Arabaya atlayıp Ekoloji Müzesi'nin yolunu tuttum. Montreux'nün yakınında, geleneksel İsviçre dağ evlerinin her ayrıntıya sadık kalınarak yapıldığı, doğal boyutlarda bir müze. Bacalardan her birine, Max Böhm'ün büyük sorumluluğu altında bir çift leylek yerleştirilmişti.
Bir süre sonra yapay köyün kapısından giriyordum. Yürüyerek ıssız dar sokaklardan geçtim. İçlerinde hiçlikten başka bir şey oturmuyormuşa benzeyen kahverengi ve beyaz evler labirentinde bir süre yolumu aradım, sonunda kuleyi, yirmi metreden yüksek, karanlık, dört köşe kuleyi gördüm. Kulenin tepesinde, aşağıdan sadece kenarları görünen, dev boyutlu bir yuva vardı. "Avrupa'nın en büyük yuvası" demişti Max Böhm. Leylekler yukarıdaydı, dal ve topraktan yapılmış tahtlarında. Gagalarının takırtısı, bir çene kalabalığının çığlığı gibi boş sokaklarda yankılanıyordu. Böhm'den hiçbir iz yoktu.
Geri dönüp nöbetçinin evini aradım. Gece bekçisini televizyonun karşısında buldum. Elindeki sandviçi ısırırken, köpeği de se-fertasının içindeki köftelerden kendine bir ziyafet çekiyordu. "Böhm mü?" diye sordu ağzı dolu dolu. "Evvelsi gün gelip, kuleye baktı. Merdiveni çıkardık. (Kuşbilimcinin yuvaya erişmek için
kullandığı o cehennem makinesini hatırladım: dededen kalma, kurt yenikli bir itfaiye merdiveni.) Ondan beri, bir daha görünmedi. Malzemeyi bile yerine koymamış." Omuz silkip ekledi:
- Böhm burada, evinde sayılır. Gelir, gider.
Söylenecek başka bir şey kalmadığını belli etmek istercesine, sandviçinden bir ısırık daha aldı. Kafamdan karmakarışık düşünceler geçti.
- Yine çıkarabilir misiniz? -Neyi?
- Merdiveni.
Peşimizde köpek, fırtınanın içine daldık. Bekçi konuşmadan yürüyordu. Belli ki bu gece maceramdan hiç hoşlanmıyordu. Kulenin altına varınca, onun yanındaki samanlığın kapılarını açtı. İki tekerleğe bağlı merdiveni çıkardık. Makine her zamankinden daha tehlikeli görünüyordu. Yine de, bekçinin de yardımıyla zincirleri, makaraları, kabloları çalıştırdım, merdiven yavaşça basamaklarını yükseltti. Tepesi rüzgârda sallanıyordu.
Yutkundum, tırmanmaya koyuldum; dikkatle. Tırmandıkça, yükseklik ve rüzgâr görmemi güçleştiriyordu. Ellerimle basamaklara yapıştım. Karnımda uçurumlar oluştuğunu hissediyordum. On metre. Gözlerimi duvara dikip, tırmanmaya devam ettim. On beş metre. Ayaklarım ıslak basamaklarda kayıyordu. Bütünüyle sarsılan merdiven, dizlerime titreşim dalgalan gönderiyordu. Cesaretimi topladım, kafamı kaldırıp baktım. Yuvaya elimi uzatıp dokunacak kadar yaklaşmıştım. Soluğumu tuttum, yuvadaki dallara da tutunarak son basamakları tırmandım. Leylekler havalandı. Kısa bir süre uçuşan tüylerden başka bir şey yoktu; sonra kâbus göründü.
Böhm oradaydı, sırtüstü uzanmış, ağzı açık. Koca yuvada, yerini bulmuştu. Gömleği sıyrılmış, toprağa bulanmış beyaz karnı müstehcen bir şekilde meydandaydı. Gözleri kanlı ve boş çukurlardan farksızdı şimdi. Leyleklerin bebek getirip getirmediklerini bilemem, ama ölülerle ilgilenmeyi iyi bildiklerine kuşku yok.
İkinci bölüm
Mikroptan arındırılmış beyazlıklar, metal şıkırtıları, hayalet gibi gölgeler. Sabahın üçünde, Montreux'nün küçük hastanesinde, bekliyordum. Acil servis kapıları açılıp kapanıyordu. Hemşireler geçiyordu. Maskeli yüzler görünüyor, orada bulunmama aldır-maksızın yeniden kayboluyorlardı.
Bekçi şoku atlatamamış, yapay köyde kalmıştı. Oysa benim durumum da pek iyi sayılmazdı. Aklım başımdan gitmiş, sarsıntılarla ürperiyordum. Daha önce bir cesede hiç bakmamıştım. İlk defa ceset gören biri için, Böhm'ünki tam bir felaketti. Kuşlar işe dilini yemekle başlamışlardı; sonra da gırtlak bölgesinden daha derinlerdeki bazı şeyleri. Karnında ve yanlannda çeşitli yaralara rastlanmıştı: yırtıklar, ezikler, kesikler. Sonunda kanatlılar tümüyle yiyeceklerdi cesedi; "Leyleklerin etobur olduğunu biliyorsunuz, değil mi?" diye sormuştu Max Böhm, ilk karşılaşmamızda. Bundan böyle unutmam mümkün değil.
İtfaiyeciler cesedi kuşların ağır ve kuşkulu uçuşları altında tüneğinden indirmişlerdi. Cesedi yerde hışırtılı bir örtüye sarmadan önce, Böhm'ün kabuk tutmuş ve toprağa bulanmış etlerini görmüştüm. İtfaiye aracının tepesindeki döner lambalann ışığında bu kesik kesik ay yüzeyi görüntüsünü hiç konuşmadan ve itiraf edeyim, hiçbir şey hissetmeden izlemiştim. Sadece bir çeşit dalgınlık, ürkek bir çekiliş.
Şimdi de bekliyordum. Ve hayatımın son aylarını, bir ağıtla noktalanan, coşku ve kuşlarla dolu son iki ayını düşünüyordum.
O zamanlar, her bakımdan doğru dürüst bir gençtim. Otuz iki yaşında, tarih doktoramı henüz almıştım. "Oswald Spengler'de kültür kavramı" konusunda sekiz yıllık bir çabanın sonucu. Uygulamada hiç kimsenin işine yaramayacak, ahlakî alanda da inşa-
nı rahatsız edecek bin sayfalık tuğla kalınlığındaki çalışmayı bitirdiğimde, aklımda tek bir şey vardı: eğitimi unutmak. Kitaplardan, müzelerden, sanat ve deneme filmlerinden yorulmuştum. Vekâleten var olmaktan, sanatın seraplarından, insanı temel alan bilimlerin halelerinden yorulmuştum. Harekete geçmek, hayata atılmak istiyordum.
"Kaybedecek bir yılları" olduğunu söyleyip -böyle diyorlardı gerçekten- insanî yardım konusunda çalışan genç doktorlar tanıyordum. Mesleklerine sarılmadan önce Hindistan'ı arşınlayıp mistisizmin tadına bakan çiçeği burnunda avukatlar. Oysa benim kafamda ne bir meslek vardı ne de egzotizm ya da başkalarının mutsuzluğuyla ilgili bir arzu. Analığım ve babalığım bir kez daha imdadıma yetiştiler. "Bir kez daha" diyorum, çünkü bu yaşlı diplomat çift, yirmi yıl önce gerçek anne babamın ve abimin hayatına mal olan kazadan beri bana hep ihtiyacım olanı vermişlerdi: önce bir sütanne, ilerleyen yıllarda da paranın alçaklıkları karşısında gerçek bir umursamazlık takınmama imkân tanıyan dolgun
bir harçlık.
Kısacası Georges ve Nelly Braesler bana benim gibi birini arayan isviçreli bir dostlarını, Max Böhm'ü görmemi tavsiye etmişlerdi. Bir taraftan Böhm'ün adresine doğru yola çıkarken, bir taraftan da "Benim gibi biri mi?" diye sormuştum, işin sadece birkaç ay süreceğini söylemişlerdi bana. O birkaç aydan sonra, gerçek bir iş bulmam için ne gerekiyorsa yapacaklardı.
Sonra, sonra işler beklenmedik bir hal almıştı. Max Böhm'le ilk karşılaşmam, o esrarlı ve anlaşılmaz buluşma, beynime bütün ayrıntılarıyla kazınmıştı.
O gün, 17 mayıs 1991 günü, öğleden sonra dörtte, Montreux tepelerinin daracık sokaklarım uzunca bir süre arşınladıktan sonra Lac Sokağı, 3 numaranın önüne varmıştım. Ortaçağ'dan kalma sokak lambalarının sıralandığı meydanı dönünce, masif ahşap kapısının üzerindeki levhada "Max Böhm" yazılı dağ evini görmüştüm. Kapıyı çaldım. Bir dakikadan fazla geçti, sonra tek bir kayadan yontulmuş gibi duran, altmış yaşlarında biri dudağında bir tebessümle göründü. "Louis Antioche'sunuz, değil mi?" diye sordu. Başımla onayladım, Max Böhm'ün evine girdim.
Dağ evinin içi mahalleden farksızdı. Odalar dar ve karmaşıktı; hiçbir pencereyi gizlemeyen köşe bucaklarla, etajerlerle, perdelerle kaplıydı. Zemin sayısız basamaklarla ve kerevetlerle bölünmüştü. Böhm bir perdeyi araladı, peşinden derin bodruma inmemi söyledi. Duvarları beyaza boyanmış büyükçe bir odaya girdik.

Odada üzerinde bir yazı makinesi ile sayısız belge bulunan meşe bir çalışma masasından başka eşya yoktu. Masanın yanındaki duvarda da birer Avrupa ve Afrika haritası, bir sürü de kuş gravürü. Oturdum. Böhm çay önerdi. Memnuniyetle kabul ettim (çaydan başka bir şey içmem). Böhm hızlı hareketlerle bir termos, iki fincan, şeker ve limon dilimleri çıkardı. O meşgulken, rahatça inceledim.
Kısa boylu ve topluydu, fırça gibi kesilmiş saçları da bembeyazdı. Yine bembeyaz olan bıyığı yuvarlak yüzünü bölüyordu. Tıknaz oluşu onu hantal ve somurtkan gösteriyor, oysa yüzünden değişik bir saflık yayılıyordu. En azından, göz çevresindeki çizgilerden hep gülümsüyor gibiydi.
Böhm dikkatle çayımı verdi. Elleri kaba, parmaklan kalındı. "Ormanların adamı" diye düşündüm. Üzerinde belli belirsiz askerî bir hava -bir asker ya da sertlik gerektiren bir faaliyet geçmişi- vardı. Sonunda oturdu, ellerini kavuşturdu ve yumuşak bir sesle konuştu:
- Demek eski dostlarımın, Braesler'lerin ailesindensiniz. Gırtlağımı temizledim:
- Beni evlat edinmişlerdi.
- Ben de çocukları olmadığını düşünüyordum.
- Yok zaten. Yani kendi çocukları yok. (Böhm bir şey demediğinden devam ettim.) Gerçek annem ve babam, Braesler'lerin yakın dostlarıydı. Ben yedi yaşındayken annem, babam ve abim bir yangında öldü. Ailemden geriye kalan olmadı. Georges ve Nelly de beni nüfuslarına geçirdiler.
- Nelly entelektüel becerilerinizden söz etti.
- O konuda biraz abarttığım düşünüyorum. (Çantamı açtım.) Size özgeçmişimi getirmiştim.
Böhm uzattığım kâğıdı elinin tersiyle itti. Kocaman, güçlü bir el. Böyle iki parmağıyla bilek kıracak bir el. Cevapladı:
- Nelly'nin yargılarına güvenirim. Size "misyonunuzdan" bahsetmiş miydi? Bu işin çok özel bir görev olduğunu söyledi mi?
- Nelly bana hiçbir şey söylemedi.
Böhm susup bana baktı. En küçük tepkimi bile gözler gibiydi.
- Konu ne? diye sordum.
- insanlar değil.
Böhm sustu. Anlaşıldığı kadarıyla, gizemden hoşlanıyor olmalıydı. Sonunda mırıldandı:
- Leyleklerle ilgili.
- Leylekler mi?
- Bakın, ben bir doğa dostuyum. Kırk yıldan beri kuşlarla ilgileniyorum. Gençliğimde kuşlarla ilgili bilimsel kitapları yutuyor, elde dürbün, günlerimi ormanlarda geçiriyor, her cinsi inceliyordum. Beyaz leylek yüreğimde özel bir yere sahipti. Onu her şeyden önce inanılmaz bir göçmen olduğu, her yıl yirmi bin kilometreden fazla uçtuğu için seviyordum. Yazın sonunda, leylekler Afrika'ya doğru uçtuklarında, ben de tüm ruhumla onlara eşlik ediyordum. Zaten daha sonraları da seyahat etmeme ve kuşları izlememe izin verecek bir işe gerdim. Ben inşaat mühendisiyim Mösyö Antioche, emekli bir inşaat mühendisi. Meslek hayatım boyunca, kuşların göç yolları üzerinde, Ortadoğu'da, Afrika'da büyük şantiyelerde çalışmanın yollarını bulmaya çabaladım. Bugün, buradan kıpırdamıyorum ama, hâlâ kuş göçlerini inceliyorum. Bu konuda birçok kitap yazdım.
- Leylekler hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Benden ne bekliyorsunuz?
- Söyleyeceğim. (Böhm çayından bir yudum içti.) Ben burada, Montreux'de emekliye ayrılalı beri, leyleklerimin hayatı kusursuz. Her baharda aynı çiftler gelip, aynı yuvaya konuyorlar. Bir müzik parçasının notaları gibi düzenli. Oysa bu yıl, doğu leylekleri geri dönmedi.
- Ne demek istiyorsunuz?
- Almanya'da ve Polonya'da sayımı yapılan yedi yüz çiftten, geçen mart ve nisan aylarında havada görülenlerin sayısı elliden de az. Birkaç hafta bekledim. Oralara kadar bile gittim. Yapacak bir şey yoktu. Kuşlar geri dönmedi.
Kuşbilimci birden gözüme daha yaşlı, daha yalnız göründü. Sordum:
- Bir açıklamanız var mı?
- Bunun altında ekolojik bir felaket olabilir. Ya da yeni bir böcek ilacı. Bütün bunlar "belki"den öteye gidemiyor. Ben kesin bilgiler istiyorum.
- Size nasıl yardım edebilirim ki?
- Her yıl olduğu gibi, gelecek ağustosta da bir sürü leylek yavrusu aynı göç yoluna çıkacak. Onları izlemenizi istiyorum. Gı'in gün. Onlarla kesinlikle aynı yoldan gitmenizi istiyorum. Karşılaştıkları tüm güçlükleri öğrenmenizi istiyorum. B jlge halkına, güvenlik güçlerine, yerel kuşbilimcilere sorular sormanızı. Leyleklerin neden kaybolduğunu bulmanızı istiyorum.
Böhm'ün söylediklerine çok şaşırmıştım.
- Böylesi bir iş için siz benden çok daha uygun...
- Bir daha Afrika'ya ayak basmamaya yemin ettim. Kaldı ki, elli yedi yaşındayım. Kalbim pek hassas. Oralara gidemem.
- Böyle bir soruşturmayı yapacak bir yardımcınız, genç bir kuşbilimci yok mu?
- Uzmanlardan hoşlanmıyorum. Bu esrarı çözmeye gidecek kişinin önyargısız ve bilgisiz, açık olmasını istiyorum. Kabul ediyor musunuz, etmiyor musunuz?
- Ediyorum, dedim hiç tereddütsüz. Ne zaman gidiyorum?
- Leyleklerle birlikte, ağustosun sonunda. Yolculuğunuz yaklaşık iki ay sürecek. Ekimde, kuşlar Sudan'da olur. Eğer bir şey olacaksa, bu tarihten önce gerçekleşir, diye düşünüyorum. Yoksa siz dönersiniz, esrar daha da koyulaşır. Maaşınız ayda on beş bin frank olacak. Masraflar hariç. Paranızı derneğimizden, ALKD'den (Avrupa Leyleklerini Koruma Derneği'nden) alacaksınız. Çok zengin değiliz, ama sizin için en iyi koşullan sağladım: birinci sınıf uçak biletleri, kiralık otomobiller, konforlu oteller. Ağustos ortasında uçak biletleriniz ve otel rezervasyonlarınızla birlikte bir miktar para alacaksınız. Önerim size mantıklı geliyor mu?
- Ben tam aradığınız adamım. Ama daha önce bana Braesler'ler-le nasıl tanıştığınızı anlatın.
- 1987 yılında, Metz'de düzenlenen bir kuşbilim kolokyumu sırasında. O toplantının teması "Batı Avrupa'daki leylekler tehlikedendi. Georges kül renkli turnalar konusunda çok ilginç açıklamalarda bulunmuştu.
Daha sonra, Max Böhm beni İsviçre'nin çeşitli yerlerine, evcil leylekler yetiştirdiği çiftliklere götürdü. Evcil leyleklerin yavruları göçmen kuşlar olacaktı; işte izleyeceğim kuşlar bunlardı. Yol boyunca, kuşbilimci bana atılacağım maceranın inceliklerini anlatıyordu. Her şeyden önce, kuşların izleyeceği yol yaklaşık olarak biliniyordu. Sonra leylekler günde yüz kilometreden fazla uçmuyorlardı. Bir de Böhm'ün Avrupa leyleklerini diğerlerinden ayırt etmek için kusursuz bir yöntemi vardı: halkalar. Her bahar, leyleklerin bileklerine doğum tarihlerinin ve kimlik numaralarının yazılı olduğu birer halka takıyordu. Kısacası, her akşam elinde bir dürbünle "kendi" leyleklerini bulması mümkündü. Bütün bunlara her ülkede bana yardımcı olacak, sorularımı yanıtlayacak kuşbilimcilerle mektuplaştığını da ekledi Böhm. Bu koşullarda, geçen baharda kuşların yolu üzerinde neler olduğunu bulacağımdan kuşkusu yoktu.
Max Böhm üç ay kadar sonra, 17 ağustos 1991 günü telefon etti, çok heyecanlıydı. Almanya'ya gitmiş, kuşların çok yakında ha-
valanmak üzere olduğunu görmüştü. Böhm bankadaki hesabıma elli bin frank (iki aylık peşin, kalanı da masraflar için) yatırmış, uçak biletlerimi, kiralık araba evraklarını ve otel rezervasyon listelerini de DHL'le adresime göndermişti. Bunlara bir de Paris-Lo-zan bileti eklenmişti. Benimle son bir kez görüşmek, projenin ayrıntılarını tartışmak istiyordu.
Kısacası, seyahat rehberlerim, vizelerim ve ilaçlarımla 19 ağustos sabahı yedide yola koyuldum. Yol çantama en acil ihtiyaçlarım dışında hiçbir şey almamıştım. Dizüstü bilgisayarım da dahil bütün eşyam orta büyüklükte bir bavuldaydı. Buna bir de sırt çantam eklenecekti. Her şey yolundaydı. Öte yandan yüreğim sözle anlatılmaz bir kargaşa içindeydi: yakıcı bir karışıklığa dönüşen umut, heyecan, ürküntü.
Üçüncü bölüm
Oysa bugün her şey bitti. Daha başlamadan. Max Böhm leyleklerinin neden kaybolduğunu hiç öğrenemeyecekti. Ben de öyle tabiî. Çünkü onun ölümü, yapacağım soruşturmanın da sonu demekti. Aldığım parayı derneğe iade edecek, kitaplarımın başına dönecektim. Seyyah hayatım baş döndürücü geçmişti. Üstelik, işin böyle sonuçlanmasına da şaşmıyordum. Ne de olsa, tembel bir öğrenciden başka bir şey olmayı becerememiştim. Akşamdan sabaha becerikli bir maceraperest olmam için hiçbir neden yoktu.
Ama hâlâ bekliyordum. Burada, hastanede. Federal müfettişin gelmesini ve otopsi sonucunu. Otopsi yapılmıştı çünkü. Nöbetçi doktor polisten izin alır almaz -Max Böhm'ün bilinen bir yakını yoktu- otopsiye girişmişti. Yaşlı Max'a ne oldu acaba? Kalp krizi mi? Leylek saldırısı mı? Bu sorunun bir cevabı olmalıydı mutlaka, kuşbilimcinin cesedini parçalara ayırmalarının nedeni de buydu kuşkusuz.
-Louis Antioche?
Düşüncelere dalmış, gelip yanıma oturan adamı fark edememiştim. Sesi yumuşaktı, yüzü de öyle. Onu asabi gibi gösteren bir perçemin altında, düzgün hatlara sahip uzun bir yüz. Adam bana hâlâ uykudan mahmur gözlerle bakıyordu. Tıraş olmamıştı ve bunun olağandışı bir şey olduğu hissediliyordu. Üzerinde iyi kesimli ince bir pantolon ve lavanta mavisi bir Lacoste tişört vardı, ikimiz de neredeyse aynı biçimde giyinmiştik; aradaki tek fark tişörtümün siyah, timsahın yerinde de bir kurukafa olmasıydı. Cevap verdim: "Evet. Siz polis misiniz?" Başıyla onayladı, dua edecekmiş gibi ellerini birleştirdi:
- Müfettiş Dumaz. Bu gece nöbetçiyim. Pis iş. Cesedi bulan sizdiniz, değil mi?
- Evet.
- Nasıldı? -Ölü.
Dumaz omuz silkti, bir defter çıkardı:
- Onu nasıl buldunuz?
Bir gün önceki araştırmalarımı anlattım. Dumaz not alıyordu, yavaşça. Sordu:
- Fransız mısınız?
- Evet. Paris'te oturuyorum. Müfettiş adresimi dikkatle not etti.
- Max Böhm'ü uzun zamandan beri mi tanıyordunuz?
- Hayır.
- ilişkinizi nasıl tanımlarsınız? Yalan söylemeye karar verdim:
- Amatör kuşbilimciyim. Onunla birlikte, çeşitli kuşlar hakkında eğitici bir program düzenlemeye karar vermiştik.
- Hangi kuşlar?
- Özellikle beyaz leylek. -Mesleğiniz ne?
- Üniversiteyi yeni bitirdim.
- Ne eğitimi? Kuşbilim falan mı?
- Hayır. Tarih, felsefe.
- Kaç yaşındasınız?
- Otuz iki.
Müfettiş usulca ıslık çaldı:
- Hobinize bu kadar zaman ayırabildiğiniz için şanslısınız. Sizinle aynı yaşta olmama rağmen, on üç yıldır emniyette çalışıyorum.
- Tarih beni hiç çekmiyor, dedim kararlılıkla.
Dumaz gözlerini karşıdaki duvara dikti. Dudaklarında aynı hül-yalı tebessüm vardı.
- Emin olun, benim işim de bana çekici gelmiyor. Sonra yeniden bana döndü:
- Size göre, Max Böhm ne zaman öldü?
- Evvelki gün. Bekçi 17'si akşamı onu merdivenden tırmanırken gördü, ama inişini görmedi.
- Sizce, neden öldü?
- Hiç bilmiyorum. Kalp krizinden, belki. Sonra da leylekler onu... yemeye başladı.
- Cesedi otopsiden önce gördüm. Ekleyeceğiniz başka bir şey var mı?
- Hayır, yok.
- Kent merkezindeki karakola gidip, ifadenizi imzalamanız gerekecek. Öğlene doğru hazır olur. Bu da adresi. (Dumaz içini çekti.) Bu ölüm çok gürültü çıkaracak. Böhm ünlü biriydi. Leyleklerin isviçre'ye dönmesini ona borçluyuz. Bizler bu gibi şeylere bağlıyızdır.
Durakladı, sonra sessizce güldü:
- Üzerinizdeki gömlek tuhaf... Rastlantı değil mi? Başından beri bunu bekliyordum. Kahverengi saçlı, ufak tefek
bir kadın göründü, beni kurtardı. Beyaz önlüğünde kan lekesi vardı, yüzü kırışıklarla ve çizgilerle doluydu. Epey görmüş geçirmiş biri. Bu pamuk dünyada inanılmayacak bir şey, her adımda takırdayan topuklu ayakkabılar giyiyordu. Yaklaştı. Nefesi buram buram tütün kokuyordu.
- Burada Böhm için mi bekliyorsunuz? diye sordu kısık sesiyle.
Ayağa kalktık. Tanıştırma işini Dumaz üstlendi:
- Bu Max Böhm'ün öğrenci dostu (sesindeki alaycılığı yakaladım) Louis Antioche. Dün gece cesedi bulan o. Ben de federal polisten Müfettiş Dumaz.
- Catherine Warel, kalp cerrahı. Otopsi uzun sürdü, dedi boncuk boncuk terlemiş alnını silerek. Beklediğimizden de karmaşık bir vaka. Başta, yaraların yüzünden. Gaga darbeleri. Leylek yuvasında bulundu, deniliyor. Hey Tanrım, orada ne arıyordu ki?
- Max Böhm kuşbilimciydi, diye cevapladı Dumaz, alınmış gibi. Onu tanımamanıza şaşırdım. Çok ünlüydü, isviçre'deki leyleklerin koruyucusuydu.
- Öyle mi? dedi kadın. Fazla etkilenmemişti.
Cebindeki paketten esmer tütünlü bir sigara çıkarıp yaktı. Sigara içmenin yasak olduğunu gösteren işarete bakıp, kadının isviçreli olmadığına karar verdim. Dumanı uzun uzun üfleyip, sözünü sürdürdü:
- Otopsiye dönelim. Bütün yaralara -sabah olur olmaz ayrıntılı raporu alacaksınız- rağmen, adamın 17 ağustos akşamı, saat yirmi dolaylarında bir kalp krizinden öldüğü belli. (Bana döndü.) Siz olmasaydınız, koku ziyaretçileri uyaracaktı. Yine de şaşırtıcı bir şey var. Böhm'ün kalp nakli yaptırdığını biliyor muydunuz?
Dumaz soran gözlerle bana baktı. Doktor devam ediyordu:
- Otopsi ekibi göğüs kemiği hizasında uzun bir yara izi gördüğünde, otopsiye başkanlık etmem için bana haber verdi. Kalp nakli yaptırdığından hiç kuşku yok; önce sternotomiye ait belir-
gin özellikler var, bir de perikart boşluğunda eski bir müdahaleden kalma anormal birleşmeler. Ayrıca, atardamarda, akciğer damarında, sağ ve sol kulakçıklarda erimez ipliklerle yapılmış dikişler gördüm.
Doktor Warel yeni bir nefes çekti.
- Ameliyatın birkaç yıl öncesine dayandığı belli, ama anlaşılan vücut yeni organı reddetmemiş; genelde nakledilmiş kalbin üzerinde ret noktalarına ya da ölü kas hücrelerine denk gelen bir sürü beyaz iz görürüz. Böhm'ün geçirdiği nakil ameliyatı, bu bakımdan da son derece ilginç. Görebildiğim kadarıyla da ameliyat, işini bilen biri tarafından gerçekleştirilmiş. Soruşturdum; burada Max Böhm'ü izleyen hiçbir hekim yok. İşte size aydınlatacağınız küçük bir esrar, beyler. Ben kendi soruşturmamı yapacağım. Ölüm nedenine gelince, sıradışı bir şey yok. Yaklaşık elli saat kadar önce gerçekleşmiş miyokart enfarktüsü. Oraya tırmanmanın yorgunluğu herhalde. Eğer sizi teselli edecekse, Böhm acı çekmedi.
- Ne demek istiyorsunuz? diye sordum.
Warel mikroptan arındırılmış boşluğa uzun bir nikotin dumanı boşalttı.
- Nakledilen kalp alıcının sinir sisteminden bağımsızdır. Sizin anlayacağınız kalp krizi özel bir sancı hissettirmez. Max Böhm ölümü hissetmedi, işte böyle baylar. (Bana döndü.) Cenazesiyle siz mi ilgileneceksiniz?
Bir an tereddüt ettim:
- Maalesef bir yolculuğa çıkmam gerekiyor, dedim.
- Öyle olsun, diye kestirip attı. Bir yolunu buluruz. Ölüm ilmühaberi yarın sabah hazır olur. (Dumaz'a döndü.) Sizinle bir dakika konuşabilir miyim?
Müfettiş ve hekim bana bakıp vedalaştılar. Dumaz ekledi:
- Yarın öğleye doğru ifadenizi imzalayacaksınız, unutmayın.
Sonra beni koridorda bırakarak, biri çok yumuşak haliyle öteki gürültülü ayakkabılarıyla uzaklaştılar. Oysa topuklar kadının, "Bir sorun var..." dediğini duymamı engelleyecek kadar takırda-mıyordu.
Dördüncü bölüm
Dışarıda şafak madenî gölgeler saçıyor, tenha sokakları gri bir ışıkla aydınlatıyordu. Trafik ışıklarına aldırmadan Montreux'yü geçtim, doğruca Böhm'ün evine gittim. Neden bilmem, kuşbilim-ci hakkında bir soruşturmayı düşünmek bile ürkütüyordu beni. Polisi işe hiç karıştırmadan benimle ilgili tüm belgeleri ortadan kaldırmak, adımı bile söylemeden ALKD'den aldığım parayı iade etmek niyetindeydim.
Arabamı dağ evinden yüz metre uzakta, gözlerden uzak bir yere park ettim. Önce evin kapısının kilitli olmadığını gördüm, sonra da otomobildeki çantamdan yumuşak plastik bir parça aldım. Parçayı kapı ile pervazın arasına soktum. Plastiği kilit dilinin altına kaydırmak için kapıya hafifçe yüklendim. Bir kez daha dayanınca, kapı gürültüsüz açıldı. Merhum Max Böhm'ün evindeydim. Alacakaranlıkta, dağ evinin içi her zamankinden çok daha küçük, çok daha kuvvetli görünüyordu. Daha şimdiden bir ölünün evi.
Bodrumdaki çalışma odasına indim. Masanın üzerine bırakılmış "Louis Antioche" dosyasım kolayca buldum. Dosyada banka havalesinin makbuzu, uçak biletlerinin ve kiralanan otomobillerin faturaları da vardı. Bu arada Böhm'ün Nelly Braesler'nin sözleri üzerine aldığı notlan da okudum:
Louis Antioche. Otuz iki yaşında. On yaşındayken, Braesler'ler tarafından evlat edinilmiş. Akıllı, zeki, duyarlı. Ama işsiz ve açıkgöz. Dikkatli olmalı. Geçirdiği kazanın izlerini taşıyor. Kısmî unutkanlık.
Demek Braesler'ler için, bunca yıldan sonra bile kritik bir vaka, bir çatlak olarak görünüyordum. Kâğıdın arka yüzüne baktım,
hepsi buydu. Nelly ilk yıllanmdaki dram hakkında hiçbir ayrıntıya girmemişti. Daha iyi ya. Dosyayı aldım, araştırmayı sürdürdüm. Çekmecelerden birinde, kapağında "Leylekler" yazılı olan, Max'ın bana ilk gün verdiği, çeşitli bilgilerle, temasa geçileceklerle dolu dosyanın bir eşini buldum. Onu da aldım.
Gitme zamanı gelmişti. Yine de karanlık bir merakın pençesinde aramaya devam ettim. İnsan boyu yüksekliğindeki metal bir dolapta, kuşlarla ilgili binlerce fış buldum. Fişler aşağıdan yukarıya dizilmiş, çeşitli renklerde dilimlere bölünmüştü. Böhm renk kodlarını açıklamıştı bana. Her olaya, her bilgiye bir renk veriliyordu -kırmızı: dişi; mavi: erkek; yeşil: göçebe; pembe: elektrik çarpması; sarı: hastalık; siyah: ölüm... Böylece Böhm dilimlere bir göz atıyor, araştırmasının konusuna göre, o sırada ilgilendiği fişleri buluyordu.
Aklıma bir fikir geldi; kayıp leylekler listesini inceledim, sonra da bu çekmecede fişlerden bazılarını aradım. Böhm anlaşılmaz şifreli bir dil kullanıyordu. Tek anladığım, kaybolan leyleklerin tümünün yedi yaşından büyük yetişkin kuşlar olduğuydu. Fişleri cebime attım. Açık bir uçuşa geçmek için artık hazırdım. İçimde bastırılmaz bir dürtü, çalışma odasının her köşesini aradım. Artık bir hastane dosyası arıyordum. "Böhm okullarda okutulacak bir vaka" demişti Dr. Warel. Ameliyatını nerede yaptırdı? Kime yaptırdı? Hiçbir şey bulamadım.
Umudumu yitirmek üzereyken, çalışma odasına açılan küçük girintiye saldırdım. Max Böhm buraya bavullarını ve kuşbilirr gereçlerini yerleştiriyordu. Günlük çalışma planının üzerine dürbünler, fotoğraf filtreleri, çeşitli malzemeler ve her boyda halkalar dizilmişti. Bunların yanında ameliyat aletleri, şırıngalar, bandajlar, cebireler, yara temizleyiciler gördüm. Demek Max Böhm boş zamanlarında veterinercilik oynamaktan da hoşlanıyordu. Yaşlı adamın dünyası giderek daha boş, daha anlaşılmaz tutkulara yönelik görünüyordu gözüme. Sonunda her şeyi yerine yerleştirdikten sonra, giriş katma çıktım.
Hızla oturma odasından, salondan ve mutfaktan geçtim. Orada İsviçre biblolarından, kâğıt yığınlarından, eski gazetelerden başka bir şey yoktu. Odaların bulunduğu kata çıktım. Üç oda vardı. İlk geldiğimde yattığım oda, küçük yatağı ve eski görünüşlü eşya-sıyla hâlâ son derece tarafsız, aynı ölçüde kişiliksizdi. Böhm'ün odası küf ve hüzün kokuyordu. Renkler solmuş, mobilyalar belirgin bir neden olmaksızın, üst üste yığılmış. Her yeri aradım: dolap, yazı masası, komodin. Hemen hepsi de neredeyse bomboştu.
Yatağın, halının altına baktım. Duvar kâğıdının köşelerini kaldırdım. Hiç. Dolabın dibindeki eski bir kutuda, eski kadın fotoğrafları dışında. Bir an fotoğraflara baktım. Tropikal görüntüler önünde, yüz çizgileri belirsiz zarif görünüşlü bir kadın. Herhalde Madam Böhm. Daha yeni fotoğraflarda -yetmişli yılların soluk renkleri- kırkında falan görünüyordu. Üçüncü odaya geçtim. Orada da aynı boşluğu, aynı çıplaklığı gördüm, ama hepsi buydu. Elbiselerime konmuş tozlan silkeleyerek merdivenleri indim.
Pencerelerin dışında gün doğuyordu. Yaldızlı bir ışık mobilyaların sırtım, salonun hemen her yerinden belirgin hiçbir neden olmaksızın fışkıran kerevetlerin sivri köşelerini okşuyordu. Kerevetlerden birine çöktüm. Anlaşılan bu evde bir sürü eksik vardı: Max Böhm'ün sağlık dosyası (kalp nakli geçirmiş birinin yanında tonlarca reçete, skaner, elektro falan olmalıydı), hayatını seyahatle geçirmiş bir insanın klasik hatıraları -Afrika'dan incik boncuk, doğudan halılar, trophaeum'lar...-, profesyonel bir hayatın izleri -burada tek bir emeklilik dosyasına, banka makbuzu ya da vergi beyannamesine rastlamamıştım- yoktu. Max Böhm geçmişiyle ilgili bütün izleri silmek istese, bundan farklı davranamazdı. Oysa burada bir yerlerde gizli bir bölmesi olmalıydı.
Saatime baktım; yediyi çeyrek geçiyor. Adlî soruşturma açılması durumunda, kapıları mühürlemek için de olsa, polis her an gelebilirdi. İstemeye istemeye kalktım, kapıya doğru yürümeye başladım. Açtım, sonra birden basamakları hatırladım. Büyük salondaki kerevetler gizli bölmeler için ideal eşyalardı. Geri dönüp, kerevetlerin kenarlarına vurmaya koyuldum. İçleri boştu. Koşarak aşağıya, çalışma odasının yanındaki girintiye indim, birkaç alet kapıp yukarı fırladım. Yirmi dakika kadar sonra, Böhm'ün salonundaki yedi kereveti fazla zarar vermeden açmış, üzerleri yazısız, tozlu, kahverengi üç zarf bulmuştum.
Otomobilime binip, sakin bir yer bulabilmek için direksiyonu Montreux'yü çevreleyen tepelere kırdım. On kilometre kadar sonra, ıssız bir yolun kıvrımında, çiyden hâlâ sırılsıklam ağaçların altında durdum. Birinci zarfı açarken, ellerim titriyordu.
Zarf 1942'de Cenevre'de İrene Fogel olarak doğan İrene Böhm'ün sağlık dosyasıydı. Tüm vücuduna yayılan bir kanser nedeniyle ağustos 1977'de Lozan'da, Bellevue Hastanesi'nde ölmüştü. Dosyada birkaç radyografi, diyagram, bazı reçetelerin dışında ölüm ilmühaberi, Max Böhm'e gönderilmiş bir telgraf ve İrene'in doktoru Lierbaüm'ün taziye mektubu vardı. Mektubun üzerinde, Max Böhm'ün 1977 yılındaki adresi: 66, Bokassa Caddesi, Ban-
gui, Orta Afrika Cumhuriyeti. Yüreğim dörtnala kalktı. Orta Afrika Cumhuriyeti, Böhm'ün Afrika'daki son adresi olmuştu. Diktatörü İmparator Bokassa yüzünden karanlık bir üne sahip o zavallı ülke. Afrika'nın kalbine gömülmüş, kavurucu ve rutubetli cangıl parıltısı. Aynı zamanda da geçmişimin derinliklerinde gömülü.
Camı indirip dışarıdaki havayı soludum, sonra da dosyayı karıştırmayı sürdürdüm. Zarif kadınınınkilerin yanı sıra, Max Böhm'ü kendine şaşılacak derecede benzeyen on üç-on dört yaşlarında bir oğlanla gösteren fotoğraflar buldum. Aynı tıknazlık, aynı fırça kesimi sarı saçlar, aynı kahverengi gözler ve aynı kaslı hayvan boynu. Oysa çocuğun gözlerinde, Böhm'ün katılığına hiç de uymayan bir hülya, bir aldırmazlık görünüyordu. Bütün fotoğrafların aynı dönemde, yetmişli yıllarda çekildiği belliydi. Aile eksiksizdi: anne, baba, çocuk, iyi ama, Max Böhm böylesi sıradan fotoğrafları neden kerevetinin içinde gizliyordu? O çocuk neredeydi?
ikinci zarfta tarihsiz, isimsiz, yorumsuz bir göğüs röntgeni vardı. Anlayabildiğim tek şey, röntgende görülenin bir kalp olduğuydu. Kalbin ortasında da, kenarları çok belirgin, küçücük bir beyaz nokta; o denli küçük ki organın "içinde" bir pıhtı mı, yoksa bir film kusuru mu, belli değil. Max Böhm'ün yaptırdığı ameliyatı düşündüm. Röntgendeki muhtemelen Isviçreli'nin iki kalbinden biriydi. Birincisi mi, ikincisi mi? Röntgeni özenle zarfa yerleştirdim.
Sonunda üçüncü zarfı açtım ve donup kaldım. Gözlerimin önünde, insanın düşünemeyeceği kadar korkunç bir manzara sergileniyordu. Bir çeşit insan mezbahasını gösterir siyah beyaz fotoğraflar; kancalara asılmış çocuk cesetleri, kolların ya da cinsel organların yerinde kanlı çukurlar, dudakları yırtık yüzler, sağa sola atılmış ya da bir tezgâhın üzerine sıralanmış uzuvlar; uzun masalann üzerine yerleştirilmiş, kurumuş gözlerini size dikmiş, kabuklaşıp kahverengiye kesmiş kelleler. Bütün cesetler istisnasız siyahtı.
Bu iğrenç yer basit bir mezarlık değildi. Duvarlar tıpkı bir klinikte ya da morgda olduğu gibi, beyaz fayanslarla kaplanmış, sağa sola parlayan ameliyat aletleri asılmıştı. Burası daha çok korkunç bir işkence odasına ya da ölümcül bir laboratuvara benziyordu. Korkunç deneylerle uğraşan bir canavarın gizli yuvası. Arabadan indim. Göğsüm iğrenç bir bulantıdan sıkışmıştı. Sabahın serinliğinde uzun dakikalar geçti. Arada sırada elimdeki resimlere bir göz atıyordum. Daha iyi anlayabilmek için gerçekliklerine dalmaya, onlara alışmaya çalışıyordum, imkânsız. Resim-
lerin çıplaklığı, yüzeyinin pütürlülüğü bu cesetler ordusunu şaşırtıcı bir şekilde somutlaştınyordu. Böylesi cinayetleri kim işledi? Ve neden?
Arabama döndüm, üç zarfı da kapatıp bir daha açmamaya yemin ettim. Kontak anahtarını çevirdim, gözlerim yaşlı, Montreux'ye doğru inmeye başladım.
Beşinci bölüm
Önce kent merkezine yöneldim, sonra da göl boyunca uzanan caddeye saptım. Arabamı aydınlık ve soylu Otel Teras'ın parkına bıraktım. Güneş daha şimdiden ışıklarını Leman Gölü'nün renksiz sulanna yaymaya başlamıştı. Manzara yaldızlı bir hareyle alevlenir gibiydi. Otelin bahçesine, manzarayı çevreleyen dumanlı dağların ve gölün karşısına yerleştim.
Birkaç dakika sonra garson göründü. Koyu bir Çin çayı ısmarladım. Düşünmeye çalıştım. Böhm'ün ölümü. Kalbiyle ilgili sırlar. Sabahki araştırma sonucunda bulduğum ürkütücü şeyler. Bu kadarı leyleklerin peşine düşmüş basit bir öğrenci için fazlaydı doğrusu.
- Gitmeden önce son bir gezinti mi?
Döndüm. Müfettiş Dumaz sinekkaydı tıraş olmuş, arkamda duruyordu. Kahverengi ince bir ceket ve açık renk keten bir pantolon giymişti.
- Beni nasıl buldunuz?
- Güç olmadı. Sizler hep buraya gelirsiniz. Sanki Montreux'nün tüm sokakları göle çıkıyormuş gibi.
- Kim bu "sizler" dedikleriniz?
- Yabancılar. Turistler. (Çenesiyle kıyı boyunca gezintiye çıkanları gösterdi.) Buraları pek romantiktir, bilirsiniz. Buraya, nasıl derler, bir sonsuzluk havası hâkim. Sanki Jean-Jacques Rous-seau'nun Julle yahut Yeni Heloise'ı gibi. Size bir sır vereyim; bütün bu klişeler çıldırtıyor beni. Çoğu isviçrelinin de benim gibi olduğunu sanıyorum.
Tebessüm etmeye çalıştım:
- Birden alaycı oluverdiniz. Bir şeyler içer miydiniz?
- Bir kahve. Koyu.
Garsonu çağırıp bir espresso ısmarladım. Dumaz yanıma oturdu. Güneş gözlüklerini takıp, sessizce bekledi. İlgiyle manzarayı seyrediyordu. Gelen kahveyi bir yudumda bitirip, içini çekti:
- Ayrıldığımız andan beri bir saniye durmadım. Önce Dr. Wa-rel'le o konuşma. Hani önlüğü kan içinde olan, o küçük sigara tiryakisi. Buralarda yeni daha. Böyle bir şey beklediğini sanmıyorum. (Dumaz güçlü bir kahkaha attı.) Montreux'de iki hafta geçirdikten sonra, pat! Leylek yuvasında bulunmuş, vücudunun yarısı kendi kuşları tarafından yenmiş bir kuşbilimci cesedi getiriyorlar. Tamam. Hastaneden çıkınca eve gidip üzerimi değiştirdim. Oradan da ifadenizi dosyaya koymaları için karakola gittim. (Dumaz ceketinin cebini elledi.) İfadeniz yanımda, burada. İmzalayabileceksiniz. Polis müdürlüğüne kadar gitmenize gerek yok. Ondan sonra Max Böhm'ün evini ziyarete karar verdim. Yarım saatte bütün sorularımın yanıtım buldum. Şimdi de buradayım!
- Sonuç?
- İyi soru. Sonuç yok.
- Hiçbir şey anlamadım.
Dumaz masaya dayanarak yine ellerini birleştirdi, sonra bana döndü.
- Size söylemiştim, Max Böhm ünlü biriydi. Onun için bize dingin, açık bir ölüm gerek. Anlaşılır, basit bir şey.
- Durum da öyle değil mi?
- Hem evet hem de hayır. Bulunduğu yerin sıradışılığından başka, ölümde gerçek bir sorun yok. Kalp krizi. Tartışılmaz. Ama bunun dışında her şey karmakarışık. Ünlü birinin anısını kirletmek istemiyorum, anlıyor musunuz?
- Neleri karmaşık bulduğunuzu bana anlatacak mısınız? Dumaz duman renkli camların ardından bana baktı:
- Aslında bilgi vermesi gereken sizsiniz.
- Ne demek istiyorsunuz?
- Max Böhm'ü ziyaretinizin gerçek nedeni neydi?
- Size dün akşam söyledim ya.
- Yalan söylediniz. Küçük bir araştırma yaptım. Elimde söylediklerinizin doğru olmadığım gösteren kanıtlar var.
Cevap vermedim. Dumaz devam etti:
- Böhm'ün dağ evini aramaya gittiğimde, benden önce birilerinin daha geldiğini anladım. Hatta orasının gelişimden birkaç dakika önce arandığım da biliyorum. Zaman geçirmeden, Böhm'ün ikinci bürosunun bulunduğu Ekoloji Müzesi'ne telefon ettim. Onun gibi biri, önemli dosyaların kopyalarım da çıkarır, diye dü-
şündüm. Sekreteri işe erken gelmiş anlaşılan, belgelere bir göz atmayı kabul etti, sonra da çekmecelerden birinde kayıp leyleklerle ilgili inanılmaz bir dosya buldu. Dosyadaki en önemli belgeleri bana faksladı. Devam etmem gerekiyor mu?
Gölün sularım izleme sırası bendeydi. Yakıcı ufukta minicik yelkenliler belirmeye başlamıştı.
- Sonra banka. Böhm'ün şubesini aradım. Kuşbilimci birkaç gün önce önemli bir havale çıkarmış. Alıcının adı, adresi ve hesap numarası bende.
Aramızdaki sessizlik daha da uzadı. Bundan böyle birçok yönde kırılabilecek, sabah havası gibi billur bir sessizlik. Konuşmaya karar verdim.
- Bu kez bir sonuç var.
Dumaz gülümsedi, sonra gözlüklerini çıkardı.
- Bir fikrim var. Paniğe kapıldığınızı düşünüyorum. Böhm'ün ölümü o kadar da basit değil. Soruşturma başlayacak. Oysa siz özel bir görev için ondan yüksek meblağlı bir çek almıştınız, anlaşılmaz bir nedenle de paniğe kapıldınız. Dosyanızı almak ve ilişkinizle ilgili tüm izleri silmek için evine girdiniz. Parayı saklamak isteyeceğinizi sanmıyorum. İade edeceğinizden eminim. Ama eve girmek, çok ciddi bir suç...
Zarflan düşündüm. Aceleyle cevap verdim:
- Müfettiş, Max Böhm'ün bana verdiği görev sadece leyleklerle ilgiliydi. Burada kuşkulu bir şey göremiyorum. Parayı da derneğe iade edeceğim ve...
- Dernek yok. -Efendim?
- Sizin anladığınız anlamda bir dernek yok. Böhm yalnız çalışıyordu ve ALKD'nin tek üyesiydi. Yanında birkaç kişi çalıştırıyordu, malzeme sağlayıp bürolar kiralıyordu. Böhm'ün başkalarının parasına ihtiyacı yoktu. Aklın alamayacağı kadar zengindi.
Şaşkınlıktan boğazım düğümlendi. Dumaz devam etti:
- Kişisel hesabı yüz bin İsviçre frangının üzerinde. Üstelik kasalarımızdan birinde, Böhm'ün şifreli bir hesabı olduğundan da eminiz. Hayatmın bir döneminde, çok kazançlı bir işe girişmişti.
- Ne yapmayı düşünüyorsunuz?
- Şimdilik hiçbir şey. Adam öldü. Bilindiği kadarıyla, hiç yakını yok. Servetini WWF ya da Greenpeace benzeri kuruluşlara bıraktığından eminim. Kısacası, bizim için dosya kapandı. Oysa konuyu daha araştırmak isterdim. Bunun için de sizin yardımınıza ihtiyacım var.
- Benim yardımıma mı?
- Bu sabah, Böhm'ün evinde bir şeyler buldunuz mu? Üç zarf, ateşten meteorlar gibi beynime daldı.
- Kendi dosyamın dışında, hiçbir şey.
Dumaz inanmıyormuşçasına gülümsedi. Ayağa kalktı.
- Biraz yürümek ister misiniz? Peşinden, kıyı boyuna gittim.
- Hiçbir şey bulmadığınızı kabul edelim, dedi. Ne de olsa, adam dikkatliydi. Ben de bu sabah soruşturdum; fazla bir şey öğrenemedim. Ne geçmişi ne de o esrarlı ameliyatı hakkında. Hatırlıyorsunuz; kalp nakli, işte bir sır daha. Dr. Warel bana ne anlattı biliyor musunuz? Böhm'e takılan kalpte tuhaf bir şey varmış. Orada bulunmaması gereken bir şey. Kalbin ucuna dikilmiş, minicik bir platin parçası, hani bazı protezlerin yapımı için kullanılan malzeme. Nakledilen kalplere biyopsileri daha da kolaylaştırmak için, genelde bir çeşit mandal takılır. Bizim karşılaştığımız durumda ise, hiç de öyle değil. Warel'e göre o parçanın özel hiçbir işlevi yok.
Sessiz kaldım. Röntgendeki beyaz lekeyi düşündüm. Elimdeki film, ikinci kalbe aitti demek. Bitirmek için sordum:
- Size nasıl bir yardımım dokunabilir müfettiş?
- Böhm size leyleklerin göçünü izlemeniz için para verdi. Gidecek misiniz?
- Hayır. Parayı iade edeceğim. Leylekler İsviçre'ye ya da Almanya'ya uğramamaya mı karar verdi, yoksa büyük bir fırtınaya mı yakalandı bilemem. Beni hiç ilgilendirmiyor.
- Yazık. Bu yolculuk çok işe yarayacaktı. Mühendis Böhm'ün yoluna şöyle bir göz attım. Sizin yolculuğunuz hiç kuşkusuz, Afrika'da ve Ortadoğu'da geçirdiği yıllan öğrenmemize yardımcı olacaktı.
- Aklınızdan geçen ne?
- İkili bir çalışma. Burada, ben. Oralarda siz. Ben servetini ve nerelere kullanıldığını araştıracağım. Görev yerlerini ve tarihlerini öğreneceğim. Siz de sahadaki izleri süreceksiniz; leyleklerin peşinden giderek. Düzenli olarak haberleşeceğiz. Birkaç haftada Max Böhm'ün tüm hayatını açığa çıkaracağız. Sırlarını, sevaplarını, kaçakçılığını.
-Kaçakçılığını mı?
- Öylesine ağzıma gelen bir kelimeydi.
- Peki bütün bunlardan kazancım ne olacak?
- Güzel bir yolculuk. Ve İsviçre'nin dillere destan sessizliği.

(Dumaz ceketinin cebini sıvazladı.) İfadenizi birlikte imzalayacağız. Ve unutacağız.
- Ya siz, siz ne kazanacaksınız?
- Çok şey. Her ne olursa olsun, çalınmış seyahat çeklerinden, kaybolmuş kanişlerden fazlasını. Montreux'deki günlük bir gazetenin ağustos baskılan hiç de heyecan vermez Mösyö Antioche, inanın bana. Ben de size yalan söyledim; işime tutkunum. Ama işim beklentilerimi karşılamıyor. Her geçen gün, sıkıntıyı daha da artırıyor. Artık sağlam bir iş üzerinde çalışmak istiyorum. Böhm'ün alınyazısı bize, bir takım olarak ilerleyebileceğimiz, masalımsı bir soruşturma konusu sunuyor. Böylesi bir bilmece, bir entelektüel olarak sizi de heyecanlandınyor olmalı. Düşünün bir.
- Yann Fransa'ya döndüğümde sizi ararım. İfadem bir iki gün daha bekleyebilir, değil mi?
Müfettiş gülümsedi, başıyla onayladı. Otomobilime kadar benimle yürüdü, vedalaşmak için elini uzattı. Arabama binerken elinden kaçtım. Dumaz yine gülümsedi, sonra da aralık kapıyı tuttu. Sordu:
- Size merak ettiğim bir şeyi sorabilir miyim? Başımı evet anlamında salladım.
- Ellerinize ne oldu?
Sorusu beni sarstı. Yıllar önce şeklini kaybetmiş parmaklanma, derinin üzerindeki minicik yara izlerine baktım, sonra da omuz silktim:
- Küçükken geçirdiğim bir kaza. Kumaş boyalarıyla ilgilenen bir sütannem vardı. Asit dolu varillerden biri bir gün elime devrildi. Sonrasını hatırlamıyorum. Şok ve acı bütün anılan sildi.
Dumaz ellerime bakıyordu. Kuşkusuz yara izlerimi dün gece görmüş, bu eski yanıkların esrannı sonunda çözmüştü. Ani bir hareketle kapıyı kapattım. Dumaz gözlerini bana dikti, sonra tatlı bir sesle ekledi:
- Bu yara izlerinin anne ve babanızın kazasıyla hiçbir ilgisi yok, değil mi?
- Annem ve babamın kaza geçirdiğini nasıl öğrendiniz?
- Böhm'ün dosyası eksiksizdi.
Motoru çalıştırdım, dikiz aynasına bakmadan kıyıya yöneldim. Birkaç kilometre sonra müfettişin boşboğazlığım unutmuştum. Lozan yönünde, sessizce ilerliyordum.
Biraz sonra, güneşli bir tarlada bir grup siyah ve beyaz leke gördüm. Arabamı durdurup dikkatlice yaklaştım. Dürbünümü kaldırdım. Leylekler oradaydı. Gagalan toprağın içinde, sakin,
kahvaltılarım ediyorlardı. Biraz daha yaklaştım. Yumuşak tüyleri, yaldızlı aydınlıkta kadifeye benziyordu. Parlak, kalın, ipeksi. içimde hayvanlara karşı doğal bir sevgi hiç olmamıştı, ama hakarete uğramış düşes bakışlı bu kuş, gerçekten de özeldi.
Böhm'ü Weissembach'taki tarlalarda düşündüm. Beni küçük dünyasıyla tanıştırmaktan mutlu olmuş gibiydi. O tıknaz vücuduyla ekinlerin arasından kafeslere doğru sessizce ilerliyordu. Kalın beline rağmen zarif ve yavaş yürüyordu. Kısa kollu gömleği, kumaş pantolonu ve boynundaki dürbünle hayalî manevralar yöneten emekli bir albayı andırıyordu. Kafeslerin önüne vardığında, leyleklerle yumuşak, sevgi dolu bir sesle konuşmuştu. Kuşlar önce gerilemiş, bize korku dolu gözlerle bakmıştı.
Böhm sonra bir metre yukarıdaki yuvaya uzanmıştı. Bir metre çapında, dalla ve toprakla yapılmış, yüzeyi temiz ve düzenli bir yuva. Dişi leylek istemeye istemeye uzaklaşmak zorunda kalınca, Böhm bana ortada yatan yavruları göstermişti. "Altı tane, anlıyor musunuz ?" Minicik kuş yavrularının yeşile çalan gri tüyleri vardı. Gözlerini kocaman açıyor, birbirlerine sokuluyorlardı. İlginç bir yakınlık, sakin bir aile yaşamı görüyordum. Akşam aydınlığı bu manzaraya değişik, hayaletimsi bir boyut katıyordu. Böhm mırıl-danmıştı: "Kalbinizi fethettiler değil mi?" Gözlerinin içine bakmış ve sessizce onaylamıştım.
Ertesi sabah, Böhm, içinde temas kurulacak kişilerin, haritaların, fotoğrafların bulunduğu kalın bir dosya verdikten sonra, çalışma odasının merdivenlerinden çıkarken beni birden durdurup kabaca, "Beni iyice anladığınızı umuyorum, Louis" demişti. "Bu iş benim için son derece önemli. Leyleklerimi bulmanız, mutlaka bulmanız ve neden kaybolduklarını öğrenmeniz gerek. Bu bir ölüm kalım meselesi!" Son basamakların güçsüz ışığında, Böhm'ün yüzünde beni ürküten bir ifade vardı. Çatlamaya hazır katı ve beyaz bir maske gibi. Böhm'ün korkudan ödü patladığına hiç kuşku yoktu.
Uzaktaki kuşlar usulca havalandı. Uzun hareketlerinin sabah aydınlığını yırtışım izledim. Dudaklarımda tebessüm, onlara iyi yolculuklar dileyip yola koyuldum.
Yarımda Lozan Garı'na vardım. Paris hızlı treni yirmi dakika sonra kalkacaktı. Bekleme salonunda bir telefon kulübesine girip, hiç düşünmeden telesekreterimi aradım. Tek bir mesaj vardı; bundan bir ay önce, kuşbilim eğitimim sırasında tanıştığım Alman biyolog Ulrich Wagner'den. Ulrich ve arkadaşları leyleklerin göçünü uydu aracılığıyla izlemeye hazırlanıyorlardı. Kuşlardan
yirmi kadarına minicik Japon yansıtıcıları takmışlar, Argos'tan alacakları koordinatlar yardımıyla her gün leyleklerin nerede olduğunu hiçbir sapmaya meydan vermeksizin bilebileceklerdi. Bana uydu verilerinden yararlanmamı önermişlerdi. Böylesi bir yöntem güçlükle tarayacağım madenî halkaların peşinden koşmamı önleyecek, işimi oldukça kolaylaştıracaktı. Mesaj "Tamam, Louis!" diyordu. "Yola çıktılar! Sistem kusursuz çalışıyor. Beni arayın. Size leyleklerin numaralarını ve yerlerini bildiririm, iyi şanslar."
Demek kuşlar bana yine yetişmişlerdi. Telefon kulübesinden çıktım. Yanakları kıpkırmızı aileler bacaklarına çarpan seyahat çantalarını sürükleyerek yürüyorlardı. Soğukkanlı ve meraklı gözlerle bakan turistler vardı. Saatime baktım, sonra da taksi durağına yürüdüm. Bu kez havaalanına gidiyordum.
II
Sofya, savaş zamanı
Altıncı bölüm
Lozan-Viyana uçağına yetiştikten, havaalanında da bir araba kiraladıktan sonra, günbatımında Bratislava'ya giriyordum.
Max Böhm bu kentin yolculuğumun ilk etabı olacağım söylemişti. Almanya ve Polonya leylekleri her yıl bu bölgeden geçiyordu. Buradan, Wagner'in vereceği bilgiler sayesinde, istediğim yönde gider, kuşları yakalayıp gözetleyebilirdim. Üstüne üstlük Fransızca konuşan bir Slovak kuşbilimcinin, Joro Grybinski'nin de adresi vardı yanımda. Kısacası, dost topraklardaydım.
Bratislava, çıkardıkları kara dumanla şehri zehirlemeye kararlı görünen kırmızı ya da pastel mavi küçük otomobillerin cirit attığı uzun caddelerle ve dik açılı bloklarla bölünmüş, gri renkli ve kişiliksiz, büyük bir kentti. Kavurucu sıcak bu ağır atmosferi daha da boğucu yapıyordu. Buna rağmen, bu yeni çevrenin her görüntüsünden, her ayrıntısından haz duyuyordum. Böhm'ün ölümü, bu sabahki korkularım daha şimdiden birkaç ışık yılı geride kalmıştı.
Max Böhm notlarında Joro Grybinski'nin Bratislava merkez garında taksi şoförü olduğunu belirtmişti. Skoda ve Trabant şoförleri Joro'nun mesaisinin akşam yedide bittiğini söylediler. Garın karşısındaki küçük kafede beklememi önerdiler. Kafenin Alman turistlerle ve güzel sekreterlerle tıka basa dolu olan terasına çıktım. Bir çay ısmarladım, garsona Joro görününce bana haber vermesini söyledim, sonra da görüş alanıma giren her şeyi izlemeye koyuldum. Birden eski hayatımdan uzaklaşmanın keyfini çıkarıyordum. Paris'te Raspail Bulvarı üzerindeki gösterişli bir binanın dördüncü katında, geniş bir dairede oturuyordum. Dairenin altı odasından sadece üçünü kullanıyordum: salonu, yatak odasını, çalışma odasını. Yine de bomboş ve sessiz de olsa bu ge-
niş mekânda dolaşmak hoşuma gidiyordu. Bu daire analığım ile babalığımın armağanıydı. îşte bende bir şükran duygusu uyandırmadan yaşamımı kolaylaştıran cömertliklerinden biri.
Benim gözümde onlar, gözlerini üzerimden ayırmayan, ama uzakta durmayı yeğleyen adsız burjuvalardı. Yirmi beş yıl boyunca bana sadece birkaç mektup yazmışlar, benimle topu topu dört ya da beş kez görüşmüşlerdi. Her şey sanki gerçek annem ve babama ölmeden önce bir söz vermişler, bu sözü de çeklerle ve bağışlarla yerine getiriyorlar gibiydi. Onlardan en ufak bir sevgi beklemeyeli çok uzun zaman olmuştu. O iki kişinin üzerine bir çizgi çekmiş, buna rağmen, gizli bir pişmanlıkla da olsa, paralarından yararlanmayı sürdürmüştüm.
Braesler'leri en son 1982'de, bana dairenin anahtarım verdiklerinde gördüm. Yaşlı çiftin pek kıskanılacak bir görünüşü yoktu. Nelly ellisindeydi. Bu ufak tefek, kuru kadın, mavimtırak perukalar takıyor, kafese konulmuş serçeleri andıracak kahkahalar atıyordu. Sabahtan akşama kadar sarhoş geziyordu. Georges da ondan daha parlak değildi. Andre Gide ve Valery Larbaud'nun dostu bu eski Fransız büyükelçisi, artık kül renkli turnaları çağdaşlarına yeğliyor gibiydi. Üstelik son zamanlarda düşüncelerini sadece tek hecelerle ve baş sallamalarla ifade eder olmuştu.
Ben de olabildiğince yalnız bir hayat sürüyordum. Kadın yoktu, gezme yoktu, çok az dost vardı. Bütün bunları yirmi yaşındayken, tam anlamıyla yaşamıştım ne de olsa. Konuyu derinliğine bildiğim görüşündeydim. Genellikle insanların zamanlarını gece eğlenceleriyle ve aşırılıklarla geçirdiği yıllarda ben kendimi yalnızlığa, çileciliğe ve eğitime vermiştim. Kütüphaneleri on yıldan fazla bir süre aşındırmış, görüşlerimi bini aşkın sayfaya not etmiş, yazmış, olgunlaştırmıştım. Bilgisayarımın parıltıları karşısında kendimi günlük yaşamımın somut yalnızlığına ve düşünce dünyasının tümüyle soyut büyüklüğüne terk etmiştim.
Tek fantezim züppeliğimdi. Fiziğimi tarifte hep zorlanırım. Yüzüm bir karışımdır. Bir tarafta, belirgin bir incelik; erken oluşan kırışıklıkların ortaya çıkardığı hatlar, çıkık elmacıkkemikleri, geniş bir alın. Öte yanda ise düşük gözkapaklan, iri bir çene, sert bir burun. Vücudum da aynı zıtlığı gösterir. Uzun boyuma ve zarafetime rağmen, vücudum tıknaz ve kaslıdır. Bu yüzden giyimime hep özel bir ilgi gösterdim. Her zaman zarif kesimli ceketler, ütüleri kusursuz pantolonlar giydim. Aynı zamanda da renklerde, motiflerde, en küçük ayrıntılarda cesaretli olmanın tadına vardım. Kırmızı bir gömlek ya da beş düğmeli ceket giymenin varo-
luşçu bir davranış olduğuna inananlardandım. Bütün bunlar şimdi ne kadar uzak görünüyor!
Güneş Bratislava üzerinde batarken ben de bilmediğim dilde tek tük kelimeler duyarak, arabaların egzoz gazlarını soluyarak geçen her dakikadan yararlanıyordum.
Saat yedi buçukta kısa boylu bir adam karşımda dikildi:
- Louis Antioche ?
Adamı selamlamak için ayağa kalkarken, hemen ellerimi ceplerime soktum. Joro bana elini uzatmadı.
- Joro Grybinski, değil mi?
Başıyla onayladı. Görünüşü pek hoş değildi. Daha çok bir fırtınayı andınyordu. Gri bukleleri sanki alnını kırbaçlıyor, çukura kaçmış gözleri parlıyordu. Belirgin hatlı dudakları ona gururlu bir hava veriyordu. Ellilerinde olmalıydı. Üzerinde perişan, yürekler acısı giysiler vardı, ama hiçbir şey çizgilerindeki, hareketlerindeki soyluluğu saklayamıyordu.
Ona Bratislava'ya geliş nedenimi anlattım, göçmen kuşları izlemek niyetinde olduğumu söyledim. Yüzü hemen aydınlandı. Zaman kaybetmeden beyaz leylekleri yirmi yılı aşkın bir süredir izlediğini, bölgedeki bütün göç yollarını bildiğini anlattı. Kesik kesik Fransızca'yla söylediği cümleler, birer karar gibi çıkıyordu. Ben de ona uydu araştırmasının prensiplerinden ve bana iletilecek kesin koordinatlardan söz ettim. Beni dikkatle dinledikten sonra, dudaklarında bir tebessüm belirdi. "Leylekleri bulmak için uyduya gerek yok. Gelin."
Arabasına, pırıl pırıl cilalanmış Skodasına bindik. Bratislava çıkışında sosyalist ikonaları süsleyenler gibi, ortalarından tuğladan yapılmış uzun bacalar yükselen sanayi kompleksleri gördük. Keskin kokular sıcakta bizi izliyordu: eski, mide bulandırıcı, ürkütücü. Sonra sıra madenî canavarların yaşadığı kocaman ocaklara geldi. Sonunda ıssız ve çıplak kırlar göründü. Gübre kokuları sanayi kokularının yerini aldı. Bu görüntüler, toprağın yüreğini tüketecek abartılı bir üretime adanmış gibiydi.
Buğday, kolza, mısır tarlalarının arasından geçtik. Uzakta, kocaman traktörler başak ve toz bulutlan kaldırıyordu. Güneş daha yumuşuyor, atmosfer daha derinleşiyordu. Joro bir yandan otomobili kullanıyor, bir yandan da ufku gözleyip benim görmediklerimi görüyor, hiçbir farklılık bulamadığım yerlerde duruyordu.
Sonunda sessizliğin ve sükûnetin hüküm sürdüğü taşlı bir patikaya saptı. Yeşil ve hareketsiz bir gölcük boyunca ilerledik. Sürülerle kuş gidip geliyordu. Balıkçıllar, turnalar, çaylaklar gruplar
halinde geçiyordu. Sadece siyah beyaz kuşlar yoktu. Joro yüzünü buruşturdu. Leyleklerin eksikliği inanılmaz bir şey gibiydi. Beklemeye koyulduk. Joro elde dürbün, bir heykel kadar telaşsız. Ben yanına, kavrulmuş toprağa oturdum. Fırsattan yararlanıp sordum:
- Leyleklere halka takıyor musunuz? Joro dürbününü indirdi.
- Ne için? Gidiyorlar, geliyorlar. Onları neden numaralayalım? Nereye yuva kurduklarım biliyorum, hepsi bu. Her yıl, her leylek kendi yuvasına döner. Matematik gibi kesin.
- Göç sırasında halka takılmış leyleklere rastlıyor musıîhuz?
- Tabiî rastlıyorum. Hesabmı bile tutuyorum. -Hesabını mı?
- Rastladığım her numarayı bir yere yazıyorum. Yerini, tarihini, saatini. Bunun için para veriyorlar. İsviçre'de biri.
- Max Böhm mü?
- Ta kendisi.
Kuşbilimci, Joro'nun da onun "gözcülerinden" olduğunu söylememişti.
- Size ne zamandan beri para veriyor?
- Yaklaşık on yıldır.
- Size göre, bunu neden yapıyor?
- Deli olduğu için.
Joro işaret parmağını şakağına dayayarak tekrarladı: "Deli o adam."
- İlkbaharda, leylekler dönerken Böhm her gün telefon edip, "Şu numarayı gördün mü? Ya şunu?" diye sorar. Öyle zamanlarda aklı başında değildir. Mayısta bütün kuşlar geçip gittikten sonra, nihayet soluk alır, bir daha beni aramaz. Bu yıl korkunçtu. Kuşlardan hemen hemen hiçbiri dönmedi. Adamın çatlayacağından korktum. Her neyse, paramı ödüyor ya, ben de görevimi yaparım.
Joro bana güven veriyordu. Ben de Max Böhm için çalıştığımı anlattım, bu arada İsviçreli'nin öldüğünü söylemedim. Bu durum işbirliğimizi daha da güçlendirdi. Joro'nun gözünde bir Fransız'dım, yani bir Batılı, zengin ve aşağılık bir Batılı. Her ikimizin de aynı kişi hesabına çalıştığını bilmek, Joro'nun komplekslerini sıfırlıyordu. Hemen senli benli konuşmaya başladı. Leyleklerin fotoğraflarım çıkarıp sordum:
- Kuşların kaybolmasıyla ilgili bir fikrin var mı?
- Sadece belirgin bir leylek tipi kayboldu.
_ Ne demek istiyorsun?
_ Sadece halkalı leylekler dönmedi. Özellikle de iki halka taşıyanlar.
Bu bilgi son derece önemliydi. Joro fotoğrafları eline aldı:
- Bak, dedi içlerinden bazılarım uzatarak. Kuşlardan çoğu iki halkalı. İki halka, diye tekrarladı. Her ikisi de sağ ayakta, eklemin hemen üstünde. Bu da, yerdeyken yakalandıkları anlamına gelir.
-Yani?
- Avrupa'da birinci halka leylek yavruları henüz uçamadan takılır. İkincisini takabilmek için, kuşun bir şekilde hareketsiz olması gerekir; yani hastalanması ya da yaralanması. İşte ikinci halka o zaman takılır. Yapılan tedavinin kesin tarihleriyle birlikte. İşte burada iyice görünüyor.
Joro fotoğrafı uzattı. Gerçekten de iki halkanın üzerindeki tarihler okunuyordu: nisan 1984 ve temmuz 1987. Demek bu leylek doğduktan üç yıl sonra, Böhm tarafından tedavi edilmişti.
- Notlar aldım, diye devam etti Joro. Kaybolan leyleklerin yüzde yetmişi, iki halkalı olanlardandı. Topal leylekler.
- Sen ne düşünüyorsun? diye sordum. Joro omuz silkti:
- Afrika'daki, İsrail'deki ya da Türkiye'deki bir hastalık belki. Belki de bu leylekler ötekiler kadar dayanıklı değildi. Belki de bu halkalar istedikleri gibi avlanmalarına engel oluyor. Ne bileyim.
- Böhm'e bundan bahsettin mi?
Joro artık dinlemiyordu. Dürbününü kaldırmış, dudaklarının arasından mırıldanıyordu: "îşte. İşte. Orada..."
Birkaç saniye kadar sonra, hâlâ aydınlık gökyüzünde esnek ve dalgalı bir kuş sürüsü gördüm. İlerliyorlardı. Joro, Slovakça küfretti. Yanılmıştı; bunlar leylek değildi. Başımızın üzerinden geçip giden çaylaklardı. Joro yine de onları izlemeye devam etti, sırf zevk için. Yaz akşamının ürkütücü sessizliğinde, yırtıcılara baktım. Birden insanın tanımadığı erdemin, o nefis hafifliğin ne olduğunu anladım. Kuşlara bakınca kuşların dünyasından, kanat çırparak ilerleyen bu doğal zarafetten daha büyülü bir şey olamayacağını fark ettim.
Sonunda Joro toprağın üzerine, yanıma çöktü, dürbününü bıraktı. Bir sigara sarmaya koyuldu. Ellerine bakınca, bana neden sağ elini uzatmadığım anladım. Romatizmadan yamru yumruydu. Parmaklan daha birinci boğumdan dik açıyla kırılmıştı. Savaş öncesi filmlerinde bundan fazlasıyla yararlanan Jules Berry gibi. Bu donmuş kastanyetlerle kımıldayamayan, korku filmleri oyuncusu
John Carradine gibi. Oysa Joro sigarasını birkaç saniyede sardı. Yakmadan önce, sordu:
- Kaç yaşındasın?
- Otuz iki.
- Fransa'nın neresindensin?
- Paris'ten.
- Ah, Paris, Paris...
Yaşlı adamın ağzında ilginç, derin bir yankı uyandıran, çok banal bir cümle. Ufku gözleyerek sigarasını yaktı.
- Böhm leylekleri izlemen için para mı veriyor?
- Evet. ^
- İyi iş. Başlarına gelenleri öğrenecek misin?
- Umarım.
- Ben de. Böhm için. Yoksa ölür. Birkaç saniye bekledim, sonra söyledim:
- Max Böhm öldü, Joro.
- Öldü mü? İşte buna hiç şaşmadım küçük.
Böhm'ün nasıl öldüğünü anlattım. Joro fazla üzülmüşe benzemiyordu. Tabiî, alamayacağı para dışında. İsviçreli'yi, genel olarak da kuşbilimcileri sevmediğini hissettim. Kuşlara kendi malları, hani neredeyse evcil hayvanlar gibi bakan bu adamları küçüm-süyordu. Onların doğu göklerinde özgürce dolaşan binlerce kuşla ortak hiçbir yanlan olamazdı.
Ölüm duası niyetine Max Böhm'ün 1982 yılında Bratislava'ya nasıl geldiğini, bu önemli görevi ona nasıl verdiğini anlattı Joro. İsviçreli her yıl leyleklerin geçişini izlemesi için ona binlerce Çek kronu önermişti. Joro onun deli olduğuna inanmış, yine de önerisini hiç tereddütsüz kabul etmişti.
- Bana bu kuşlar hakkında soru sorman ilginç, dedi sigarasından bir nefes çekerek.
-Neden?
- Çünkü bunları ilk soran sen değilsin. Nisan ayında da iki kişi gelip, aynı soruları sordu.
- Kimdi onlar?
- Bilmem. Sana benzemiyorlardı küçük. Bence Bulgar'dı ikisi de. Biri uzun, biri kısa, gömleğimi bile emanet etmeyeceğim iki hayvan. Bulgarlar alçak heriflerdir, bunu herkes bilir.
- Leyleklerle neden ilgileniyorlarmış? Onlar da mı kuşbilim-ciydi?
- Bana uluslararası bir örgüte üye olduklarını söylediler, Tek Dünya diye bir örgüt. Ekolojik bir araştırma yapıyorlarmış. Bir ke-
limesine bile inanmadım. O iki herif daha çok casusa benziyordu. Tek Dünya. Bu isim bende bazı çağrışımlar yapıyordu. Bu uluslararası örgüt dünyanın dört bucağında, özellikle de savaşan ülkelerde insanlık yararına faaliyetler yürütüyordu.
- Onlara ne anlattın?
- Hiç, diye gülümsedi Joro. Gittiler. Bu kadar.
- Onlara Max Böhm'den söz ettin mi?
- Hayır. Kuşbilim dünyasından habersiz gibiydiler. Söyledim sana, iki köstebek.
Dokuz buçukta karanlık çöktü. Tek bir leylek bile görememiştik ama, bir sürü şey öğrenmiştim. Gece Joro'nun köyü Sarovar'da, Ceske Budejovice'li ve gürültülü Slovakça'yla anlatılan maceralarla noktalandı. Erkekler keçeden yapılmış başlıklar giymiş, kadınlar uzun önlüklere sannmışlardı. Başta her zamanki suskunluğunu unutmuşa benzeyen Joro olmak üzere, hepsi de avazları çıktığı kadar bağırıyordu. Gece tatlıydı, yanık yağ kokularına rağmen, beni sıcak ve doğal karşılayan bu neşeli insanlarm arasmda geçirdiğim saatlerin tadını çıkardım. Daha sonra Joro beni, Böhm'ün adıma bir oda ayırttığı Bratislava Hilton'a götürdü. Leylekleri arayabilmemiz için, Joro'ya sonraki günlerin parasını vermeyi önerdim. Slovak önerimi gülümseyerek kabul etti. Geriye sadece kuşların randevularına sadık olacaklarım ummak kalmıştı.
Yedinci bölüm
Joro her sabah saat beşte gelip beni alıyor, sonra da gecenin mavisinde ışıldayan küçük Sarovar Meydanı'nda çaylarımızı içiyorduk. Hemen ardından da hareket. Önce Bratislava'yı ve asitli dumanlarını çevreleyen tepeler. Sonra gübre ve toz fırtınalannm içinden çayırlıklar. Leylekler çok değildi. Bazen özellikle on bir sıralarında büyük bir sürü belirir, güçlükle görülecek kadar yüksekten geçip giderdi. Maviliklerde dönenen, hatasız güdülerinin yol gösterdiği beş yüz siyah beyaz kuş. Spiral biçimi bu hareket şaşırtıcıydı; oysa ben kanatlar eğik, gagalar dik, dümdüz bir uçuş bekliyordum, işte o zaman Böhm'ün sözlerini hatırladım: "Beyaz leylek göç sırasında aktif olarak uçmaz; onu taşıyan sıcak hava akımlarını kullanarak, süzülür. Atmosferin özel bir kimyasından doğmuş, bir çeşit görünmez kayık gibi..." Demek kuşlar sıcak havada kayarak, doğruca güneye gidiyorlardı.
Akşamlan uydu verilerini inceliyordum. Her leyleğin bulunduğu yeri, dakikalarla da kesinleştirilmiş dereceleri, enlem ve boylamları alıyordum. Bir yol haritasının da yardımıyla, kuşların rotasını izlemekte hiç zorlanmıyordum. Küçük bilgisayarım yerleri numaralandırılmış Avrupa ve Afrika haritalarmın üzerinde gösteriyordu. Böylece, leyleklerin ekranda ilerleyişini görme zevkini de tatmış oluyordum.
İki çeşit leyleğe rastlanıyordu. Batı Avrupa leylekleri Kuzey Afrika'ya ulaşmak için ispanya'nın ve Cebelitank Boğazı'nın üzerinden geçiyorlardı. Mali'ye, Senegal'e, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne ya da Kongo'ya varana dek binlerce yeni kuş katılıyordu onlara. Sayıca on kat daha kalabalık olan Doğu Avrupa leylekleri yola Polonya'dan, Rusya'dan ya da Almanya'dan çıkıyorlardı, istanbul Boğazı üzerinden geçiyorlar, Süveyş Kanalı'ndan Mısır'a, Ortado-
ğu'ya ulaşıyorlardı. Ondan sonra Sudan, Kenya ya da çok daha aşağıda, Güney Afrika Cumhuriyeti. Böylesi bir yolculuk yirmi bin kilometreyi bulabiliyordu.
Yansıtıcı takılmış yirmi kuştan on ikisi doğu, ötekiler ise batı rotasını kullanıyordu. Doğu leylekleri her zamanki rotayı izliyordu: Berlin'den yola çıkıp Doğu Almanya'dan geçmişler, Dresden üzerinden Polonya boyunca uçup Çekoslovakya'ya, onları beklediğim Bratislava'ya varmışlardı. Uydu kusursuz çalışıyordu. Ul-rich Wagner heyecanlanıyordu: "inanılmaz bir şey" diyordu bana üçüncü gece telefonda. "Halka kullanarak yaklaşık bir rota belirleyebilmek için onlarca yıl çalışmak gerekiyordu. Yansıtıcfcar sayesinde, leyleklerin kullandıkları yolu bir ayda öğrenmiş olaca-ğız!"
O günlerde, benim için İsviçre ve sırlan sanki hiç yokmuş gibiydi. Ama 23 ağustos akşamı, otelde Herve Dumaz'dan gelen bir faks buldum. Yolculuğumdan onu haberdar etmiş, yine de şimdilik Max Böhm'ün geçmişinden çok, leyleklerle ilgileneceğimi belirtmiştim. Oysa federal müfettişin aklı ihtiyar İsviçreli'de gibiydi, îlk faksı, dalgın yumuşaklığıyla çelişen asabi ve kaba bir üslupla yazılmış, gerçek bir hikâyeydi. Bir de karşılaşmamıza uymayan dostça bir dil kullanıyordu:
Kimden: Herve Dumaz Kime: Louis Antioche Hilton Oteli, Bratislava
Montreux, 23 ağustos 1991, saat 20.00 Azizim Louis,
Yolculuğunuz nasıl geçiyor? Ben büyük adımlarla ilerliyorum. Dört günlük soruşturma, aşağıdaki bilgileri toplamama yetti.
Max Böhm 1934 yılında, Montreux'de doğar. Antikacı bir çiftin tek oğludur, eğitimini Lozan'da tamamlayıp yirmi altı yaşındayken mühendislik diplomasını alır. Üç yıl sonra, 1963'te SOGEP müteahhitlik firması hesabına Mali'ye gider. Nyer Deltası'nda bir bent sistemi projesinde çalışır. 1964'te, siyasal kargaşa sonunda İsviçre'ye dönmek zorunda kalır. Bunun üzerine, yine SOGEP hesabına Mısır'a, Assuan Barajı şantiyesine hareket eder. 1967 yılında çıkan Altı Gün Savaşı Böhm'ü yine ülkesine dönmeye zorlar. İsviçre'de geçirdiği bir yıldan sonra, 1969'da gittiği Güney Afrika Cumhuriyeti'nde iki yıl kalır. Bu kez elmas konusunda dünya devi olarak bilinen De Beers şirketi hesabına çalışmaktadır. Burada maden altyapı inşaatlarım denetler.
ORHAN KEMAL
İL HALKjUİTÜPNANESİ
Sonra, 1972'de Orta Afrika Cumhuriyeti'ne yerleşir. Ülke o sıralar Jean-Bedel Bokassa'nın elindedir.
Böhm başkanın teknik danışmanı olur. Aynı zamanda birkaç işle ilgilenir: inşaat, kahve plantasyonları, elmas madenleri. Soruşturmada 1977 yılında yaklaşık bir senelik karanlık bir dönemle karşılaşılıyor. Max Böhm'ün izine yeniden 1979 başında İsviçre'de, Montreux'de rastlanıyor. Afrika'da geçirdiği yıllar sonunda yıpranmış, yorulmuş. Temas kurabildiğim herkes, onu sahada çalışırken tanımış eski meslektaşları aynı fikirde: Böhm uzlaşmaz, katı ve acımasız bir adamdı. Hemen herkes bir saplantıya dönüşen kuş tutkusundan bahsetti.
Ailesi hakkında da ilginç şeyler öğrendim. Max Böhm evleneceği kadını, îrene'i yirmi sekiz yaşındayken, 1962'de tanır. Hemen evlenir. Birkaç ay sonra bu evlilikten Philippe adında bir oğullan olur. Böhm onunla birlikte her gittiği yere gelen, değişik iklim ve kültür koşullarına uyum sağlamakta zorlanmayan ailesini büyük bir tutkuyla sever. Ne var ki yetmişli yılların hemen başında ilk tökezleyen İrene olur. Sık sık İsviçre'ye gelir, Afrika seyahatlerinin arasını giderek uzatır, kocasına ve oğluna düzenli mektup yazar. 1976 yılında Montreux'ye kesin dönüş yapar. Bir yıl sonra da vücudunu saran kanser nedeniyle ölür. (Max da yaklaşık olarak aynı dönemde kaybolacaktır.) O dönemden sonra, o sırada on beş yaşında olması gereken oğlun da izini kaybediyorum. Hiç haber yok. Philippe Böhm babasının ölümünden sonra da ortaya çıkmadı. O da mı öldü? Yabancı bir ülkede mi yaşıyor? Bilinmiyor.
Max Böhm'ün servetiyle ilgili yeni bir bilgiye ulaşamadım. Kişisel hesaplarını ve derneğinkileri incelediğimizde, Böhm'ün yaklaşık sekiz yüz bin İsviçre frangına sahip olduğunu görüyoruz. Şifreli bir hesabın izine rastlanmadı. (Olduğundan kuşkum yok.) Böhm bu kadar parayı nasıl, ne zaman kazandı? Yabancı ülkelerdeki hayatı sırasında bir ya da birçok kirli işe karışmış olmalı. Fırsat sıkıntısı çekmemiştir. Aslında Bokassa'yla birlikte bir iş -altın, elmas, fildişi- çevirdiklerine kafam yatıyor. Şu sırada diktatörün iki mahkemesinin dosyalarını bekliyorum. Bakarsınız bir yerde Max Böhm'ün de adı geçer.
Şimdilik en büyük esrar kalp nakliyle ilgili. Doktor Catherine Wa-rel, İsviçre hastanelerinde ve kliniklerinde bir araştırma yapmaya söz vermişti. Hiçbir şey bulamadı. Ne İsviçre'de ne Fransa'da ne de Avrupa'nın herhangi bir ülkesinde. Öyleyse, nerede ve ne zaman? Afrika'da mı? Bu sanıldığı kadar saçma olmayabilir; insan üzerinde ilk kalp nakli ameliyatı 1967 yılında Dr. Christian Barnard tarafından Güney Afrika'da yapıldı. Barnard 1968 yılında ikinci bir kalp nakli gerçekleştirdi. Böhm, Güney Afrika'ya 1968 yılında gitmişti. Barnard'a
ameliyat olmuş olabilir mi? Araştırdım: Groote Schuur Hastanesi'nin kayıtlarında Max Böhm adına rastlanmıyor.
Bir başka tuhaflık daha var: Max Böhm'ün sağlığı yerinde görünüyordu. Bir reçete, bir tahlil, bir belge bulabilmek umuduyla evini yeni baştan aradım. Hiçbir şeye rastlamadım. Banka hesabını, telefon faturalarını taradım: bir kardiyologla ya da bir klinikle ilgili uzaktan yakından ne bir çek ne bir temas. Oysa kalp nakli geçirmiş biri, sıradan bir hasta değildir. Düzenli olarak doktoruna görünmek, elektrolar çektirmek, biyopsiler, tahliller yaptırmak zorundadır. Bütün bunları başka bir ülkede yaptırmış olabilir mi? Böhm sık sık Avrupa seyahatlerine çıkıyordu. Leylekler Belçika'ya, Fransa'ya, Almanya'ya vs gitmesi için ona iyi bir fırsat yaratıyordu. Burada da çıkmaza girdim.
Benden şimdilik bu kadar. Sizin de gördüğünüz gibi, Max Böhm çok esrarlı biri. inanın bana, Louis: Böhm dosyası gerçek. Burada, Montreux Polis Müdürlüğü'nde, dosyayı rafa kaldırdılar bile. Gazeteler yasta, durmadan "leylek dostunun" hakkında yazılar çıkıyor. Ne çelişki! Cenaze töreni Montreux Mezarlığı'nda yapıldı. Tüm resmî zevat, kentin bütün "ileri gelenleri" içi boş ağıt yakmada birbirleriyle yarıştılar.
Son bir haber: Böhm vasiyetinde tüm servetini İsviçre'de çok ünlü bir hizmet örgütüne, Tek Dünya'ya bıraktı. Belki de bu yeni bir izdir. Araştırmaya devam ediyorum.
Bana kendinizden haber verin.
Herve Dumaz
Müfettiş beni hâlâ şaşırtıyordu. Birkaç günde, bayağı ciddi bilgiler edinmişti. Ona bir cevap faksladım. Böhm'ün belgelerinden söz etmedim. Belirgin bir pişmanlık duyuyordum, ama içimdeki o tuhaf haya duygusu daha güçlüydü. O dürtü görünüşe aldanmamak, şiddeti çok belirgin belgelerden çekinmek gerektiğini fısıldıyordu.
Sabahın ikisi olmuştu. Işığı söndürdüm, olduğum yerde kalıp yarı karanlıkta oluşan gölgeleri seyrettim. Max Böhm'ün gizli gerçeği neydi? Bu kadar kişiyi ilgilendiren leylekler bu işte nasıl bir rol oynuyorlardı? Yoksa şiddeti beni aşan sırları mı koruyorlardı? Onları izlemekte her zamankinden daha kararlıydım. Sırlarının sonuna kadar.
Sekizinci bölüm
Ertesi sabah kafamda şiddetli bir ağnyla oldukça geç uyandım. Joro lobide bekliyordu. Hemen yola koyulduk. Joro gün boyu Paris'teki yaşamımla, geçmişimle, eğitimimle ilgili sorular sordu. Tepenin yamacında oturuyorduk. Toprak sıcaktan kavruluyor, birkaç koyun kuru ağaççıkları kemiriyordu.
- Ya kadınlar Louis. Paris'te bir kadının var mı?
- Oldu. Birkaç tane. Ama ben yalnız yaşayanlardanım. Kızların da buna üzülürmüş gibi bir halleri yok zaten.
- Öyle mi? Oysa ben şık ceketlerinle Parisli hanımların senden hoşlanacağını sanmıştım.
- Temas sorunu, diye güldüm, ellerimi göstererek. O korkunç, boynuz tırnaklı, geçmişimin boşluğuna aitmiş gibi duran ellerimi.
Joro yaklaştı, yaralarımı dikkatle inceledi. Dişlerinin arasından, yarı hayranlık, yarı acıma dolu hafif bir ıslık çaldı.
- Bunu nasıl becerdin küçük? diye mırıldandı.
- Çok gençtim, sayfiyedeydik, diye yalan söyledim. Gaz lambası elimde patladı.
Joro "Vay canına!" diyerek yanıma oturdu. Kazam hakkında farklı yalanlar söylemeye alışmıştım artık. Bu davranış başkalarının merakım gidermek, kendi sıkmtımı gizlemek için tik gibi bir şey olmuştu. Oysa Joro boğuk bir sesle ekledi:
- Benim de yaralarım var.
Felçli ellerini çevirdi. El ayaları korkunç şişliklerle doluydu. Büyük bir güçlükle gömleğinin üst düğmelerini çözdü. Aym izler göğsünü de boydan boya çiziyordu. Düzenli olarak daha büyük, açık pembe noktalarla kesilmiş, acı telleri gibi. Soran gözlerle baktım. Bana geçmişini, bedeninin sırrım açıklamaya karar verdiğini anlamıştım. Donuk bir sesle, yazgısmı anlatmak için derinleş-
tirdiğine inandığım kusursuz Fransızcası'yla anlatmaya başladı.
- 1968 yılında, Varşova Paktı orduları ülkemi istila ettiğinde, otuz iki yaşındaydım. Senin gibi. O istila benim için bir umudun, güler yüzlü sosyalizmin sonu demekti. O sıralar ailemle birlikte, Prag'da yaşıyordum. Tanklar geldiğinde yerin nasıl sarsıldığını hâlâ hatırlıyorum. Toprağın altından ilerleyen demir kökler gibi, korkunç bir ses. ilk patlamaları, ilk dipçik darbelerini, ilk tutuklamaları hatırlıyorum. înanamıyordum. Birden şehrimizin, hayatımızın hiçbir anlamı kalmamıştı. İnsanlar evlerinde saklanıyorlardı. Ölüm ve korku sokaklarımıza, beyinlerimize girmişti. Direnmeye başladık; özellikle gençler. Oysa tanklar vücudumuzun, direnişimizin pestilini çıkardı. İşte o zaman ailemle birlikte, Bra-tislava üzerinden Batı'ya kaçmaya karar verdik. Mümkün görünüyordu. Bir düşünsene, Avusturya burnunun dibinde! iki kız kardeşim sınırdaki dikenli telleri geçtikten sonra vuruldu. Babam başına bir salvo yedi. Kafasının yarısı, kasketiyle birlikte uçtu gitti. Annemse dikenli tellere takılıp kalmıştı. Kurtarmaya çalıştım. Mümkün değildi. Haykırıyor, bir çılgın gibi debeleniyordu. Debe-lendikçe dikenler paltosuna, etine daha çok batıyordu. Kafamızın üzerinden kurşunlar geçiyordu. Kan içindeydim, o kahrolası tellere çıplak ellerimle asılıyordum. Çığlıkları ölene kadar kulaklarımdan silinmeyecek.
Joro bir sigara yaktı. O korkunç anıları deşmeyeli uzun zaman olmuştu.
- Ruslar tutukladı bizi. Annemi bir daha görmedim. Piodv'da bir çalışma kampında dört yıl geçirdim. Ellerine kaynamış bir kazma, soğuktan ve çamurdan gebererek geçen dört yıl. Durmadan annemi, dikenli telleri düşünüyordum. Kampı çeviren dikenli tellerin dibinde dolaşıyor, annemi yaralayan o çelik parçalarına dokunuyordum. Benim hatam, diye düşünüyordum. Benim hatam. Avuçlarımdan kan fışkırana dek ellerimle o telleri sıkıyordum. Bir gün, çeşitli boyda birkaç tane tel çaldım. Bir yelek yaparak, ceketimin altına giydim. Kazmayı her kaldırışım, her hareketim kaslarımı yırtıyordu. Böylece kendimi cezalandırıyordum. Birkaç ay boyunca, vücudumun üzerine tel sararak yaşadım. Sonunda çalışamayacak hale geldim. Her hareket beni yaralıyor, yaralarım da cerahatleniyordu. Sonunda düştüm. Artık kanlı ve cerahatli bir yaradan, bir kangrenden başka bir şey değildim. Günler sonra revirde açtım gözlerimi. Uzuvlarım şiddetli bir ağn, vücudum uzun bir yırtıktı, işte onları o zaman gördüm. Yarı bilinçliyken, kirli camların ardındaki beyaz kuşları fark ettim. Melek
olduklarını sandım. Dedim ki, cennetteyim, melekler beni karşılamaya geliyor. Hayır, hep aynı cehennemdeydim. Sadece bahar gelmiş, leylekler dönmüştü. Nekahetim boyunca onları izledim. Gözetleme kulelerinin tepesinde, birçok çift vardı. Nasıl anlatayım? Bunca sefaletin, bunca acımasızlığın tepesinde, o parıltılı kuşlar. Bu görüntü bana cesaret verdi. Nasıl yaşadıklarını gözledim, sırayla kuluçkaya yatışlarım, leylek yavrularının küçük siyah gagalarını, ilk uçuş denemelerini, sonra da ağustostaki büyük yolculuğu... Leylekler dört yıl boyunca, her ilkbahar, bana yaşama gücü verdi. Kâbuslarım hâlâ burada, derimin altındaydı, ama gökyüzündeki o beyaz kuşlar hayatta kalmak için asıldığım ip oluverdiler. Kirli bir ip, inan bana. Ama cezamı çektim. Rusların çizmesi altında iflahım kesilerek, işkenceye alınanların böğürtülerini dinleyerek, çamur yiyip soğukta titreyerek, işte neden orada olduğu bilinmeyen komünist bir militandan Fransızca öğrenmeye de o zaman başladım. Dışarı çıkınca da parti kartımı gösterdim ve bir dürbün satın aldım.
Karanlık çökmüştü. Leylekler gelmemişti, Joro'nun yazgısın-dakilerin dışında. Tek bir kelime etmeden, arabaya bindik. Tarlalar boyunca, salınan dalları çevreleyen dikenli teller masalımsı kıvrımlar çiziyordu.
Yansıtıcı takılmış ilk leylekler 25 ağustosta Bratislava'ya vardılar. Öğleden sonra, Argos verilerini inceledim, kuşlardan ikisinin Sarovar'ın on beş kilometre batısına vardığını anladım. Joro kuşkuluydu, yine de haritayı incelemeyi kabul etti. Oraları biliyordu: ona kalırsa şimdiye kadar tek bir leyleğin bile konmadığı bir vadi. Akşam yediye doğru, gölcüğe vardık. Göğü ve çevreyi kolaçan ederek ilerliyorduk. Etrafta kuşun gölgesi bile yoktu. Joro tebessümünü gizlemeyi beceremiyordu. Leylek bekleyerek geçirdiğimiz beş gün boyunca, çaylak ya da herhangi bir başka yırtıcı olup olmadığını bile anlayamayacağımız kadar uzakta bazı kuş sürüleri görmüştük. 0 akşam bilgisayarım sayesinde leylek bulmak, Joro Grybinski için gerçek bir hakaret olacaktı.
Oysa birden, "Buradalar" diye mırıldandı. Gözlerimi kaldırdım. Kızıl gökyüzünde bir grup döneniyordu. Yüz kadar kuş yavaşça yer yer dağılmış bataklık sularına konuyordu. Joro dürbününü uzattı. Kalkık gagalarıyla, maviliğe doğru dikkatlice süzülen kuşlara baktım. Harikaydı. Sonunda onları Afrika'ya kadar götürecek olan kanatlı yolculuğun boyutlarını anlayabilmiştim. Bu hafif ve yabanî kalabalığın ortasında, demek bizimkilerden iki leylek
vardı. Kanımdan bir neşe ürpertisi geçti. Vericiler düzenli çalışıyordu. Harfi harfine.
27 ağustosta Herve Dumaz'dan yeni bir faks aldım. Ilerleyemi-yordu. Günlük işlere dönmek zorunda kalmış olsa da Fransa'yı aramaktan, Max Böhm'ü Orta Afrika'da tanımış olabilecek askerleri bulmaya çalışmaktan vazgeçmiyordu. Dumaz Böhm'ün orada karanlık işler çevirdiğinden emin, aynı yönde ilerlemekte ısrar ediyordu. Sonucunda da, 1973-1977 yıllan arasında orada çalışmış olan Poitiers'li bir ziraat mühendisinden söz ediyordu. Müfettiş Fransa'ya gitmek ve adamını tatilden döner dönmez bulmak niyetindeydi. •
28 ağustos günü benim için hareket zili çaldı. On leylek Bratis-lava'dan geçmiş, en hızlılan -günde ortalama yüz elli kilometrelik bir tempo tutturmuşlardı- da Bulgaristan'a varmıştı bile. Benim görevim şimdi onlan arabayla, aynı yoldan izlemek olacaktı; kuşlar ilk çatışmaların başladığı eski Yugoslavya'dan geçiyorlardı. Haritayı inceledim, Romanya sınınnı izleyerek barut fıçısını atlatmaya karar verdim. Ne de olsa, pasaportumda Rumen vizesi vardı. Sonra Calafat adlı bir kentten geçerek Bulgaristan'a girecek, doğruca Sofya'ya gidecektim. Yaklaşık bin kilometrelik bir yol. Yolların durumunu ve sınır noktalannı hesaba katarak, bu yolu bir buçuk günde tamamlamayı umuyordum.
Kısacası o sabah bir gün sonrası için Sofya Sheraton'da bir oda ayırttım, sonra da Max Böhm'ün listesinden Marcel Minaüs adlı birini aradım. Minaüs kuşbilimci değil, dilciydi; bana Bulgaristan'ın leylek uzmanını, Rayko Nikoliç'i bulmamda yardım edecekti. Birkaç başansız girişimden sonra hat düştü ve Sofya'ya yerleşmiş Fransız'la konuşmayı başardım. Beni sıcak karşıladı. Ertesi gün saat yirmi ikide Sheraton'ın lobisinde buluşmayı kararlaştırdık. Telefonu kapadım, Dumaz'ya yeni adresimi fakslayıp çantamı kilitledim. Hesabımı öder ödemez direksiyona geçip Jo-ro Grybinski'yi son kez selamlamak için, Sarovar'a yöneldim. Gösterişli bir veda olmadı. Birbirimize adreslerimizi verdik. Fransa'ya gelebilmesi için bir davetiye göndereceğime söz verdim.
Birkaç saat sonra Macaristan'da, Budapeşte yakınlanndaydım. Öğlen olduğunda otoyoldaki bir istasyonda durdum, benzin pompası gölgesinde iğrenç bir salata yedim. Olgun buğday başaklan gibi sarışın ve hafif birkaç genç kız yüzlerindeki kızarık gururla bana bakıyorlardı. Ciddi bir ifade veren kaşlar, geniş çeneler, açık renk saçlar: bu kızlar doğunun güzelleri hakkında kafamda oluşturduğum modele uyuyorlardı. Bu rastlantıysa üzüyordu be-
ni Başından beri önyargıların, ortak görüşlerin amansız düşmanı olmuştum. Dünyanın çoğu kez sanıldığından da açık olduğunu, ne kadar alışılmış olursa olsun, gerçeklerin şeffaf ve canlı göründüğünü bilmiyordum. Bundan tuhaf bir ürperti, derin bir sevinç titreşimi duydum. Saat bire doğru, yeniden yola koyuldum.
Dokuzuncu bölüm
Ertesi akşam, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında Sofya'ya vardım. Tuğladan yapılmış, kirli ve yıpranmış binalar kötü asfaltlanmış caddeleri çevreliyordu. Ladalar, modası geçmiş oyuncaklar gibi asfaltm üzerinde kayıp sıçrıyor, eskilikten dökülen tramvayların önünden ramak kala kurtuluyorlardı, işte bu tramvaylar, Sofya'nın gerçek kahramanlarıydı. Kulakları sağır edici bir gürültüyle, bilinmez bir yerlerden çıkıveriyorlar, gökten boşanan yağmurun altında mavi şimşekler çakıyorlardı. Pencerelerinden sarımsı aydınlığının titreştiğini, yolcuların donuk yüzlerinde sönüp gittiğini görmek mümkündü. Bu tuhaf katarlar şimdiye kadar duyulmadık bir deneyin, kansız kobaylara uygulanan, soluk ve iç karartıcı, genel bir elektroşokun sahnesine benziyordu.
Nereye gideceğimi bilmeksizin ilerledim. Yol işaretleri Kiril alfabesiyle yazılmıştı. Sağ elimle, çantamdan Paris'ten alınma rehberi çıkardım. Kitabı karıştırırken, Lenin Meydam'na varmıştım bile. Bakışlarımı kaldırdım. Mimarîsi fırtınaya karşı direnen ilahiler gibiydi. Her köşeden sade, güçlü, küçük pencereli yapılar yükseliyordu. Sivriltilmiş tepelerine kadar incecik yükselen kare kuleler bir mazgal sonsuzluğu gibi uzanıyordu. Düzgün renkleri, ilerleyen gecenin içinde bulanıkça parlıyordu. Sağda kararmış bir kilise, saldırıya geçmek için hazır gibi. Solda Sheraton Sofya Balkan Oteli, işgalci kapitalizmin ön karakollarından biri gibi, tüm heybetiyle kuruluyordu. Amerikalı, Avrupalı ya da Japon işadamlarının hepsi burada kalıyor, bir veba gibi kaçtıkları sosyalist neşesizlikten kurtulabilmek için buraya sığmıyorlardı.
Marcel Minaüs lobinin ortasında, dev avizelerin altında beni bekliyordu. Onu hemen tanıdım. Bana, "Sakalım ve sivri bir kafam var" demişti. Oysa Marcel bütün bunların da ötesindeydi. Yürüyen
bir ikonaydı. Çok uzun boylu ve iri yapılıydı. Ayaklan içe dönük, kollan iki yana sarkık hafif kambur bir ayı gibi duruyordu. Üzerinde uzun sakallı, iri burunlu saygı uyandıran bir başın yükseldiği gerçek bir dağ. Gözleri bile başlı basma bir şiirdi: eski bir Balkan inancına göre ateşlenmiş gibi gölgeli, yeşil, hafif. Bir de tabiî, külah gibi bir kelle; tümüyle kel, bir dua gibi göğe dikilmiş.
- Yolculuğunuz iyi geçti mi?
- Öyle de denebilir, dedim elini sıkmaktan kaçınarak. Sınırdan bu yana yağmur yağıyor. Belirli bir ortalama tutturmaya çalıştım, ama yüksek geçitler ve bozuk asfalt yüzünden hızımı düşürmek...
- Bakın ben otobüsten başka şeye binmem. * Bagajımı resepsiyona bırakıp, arkadaşımla birlikte otelin ana
restoranına yöneldik. Marcel yemeğini çoktan yemişti, yine de keyifle masaya oturdu.
Pasaport üzerinde Fransız olan Marcel, kırkında, bir göçebe entelektüel, birçok dili konuşan bir dilbilimciydi. Lehçe'ye, Bulgarca'ya, Macarca'ya, Çekçe'ye, Sırpça'ya, Hırvatça'ya, Makedonya diline, Arnavutça'ya, Rumca'ya... anadili gibi hâkimdi. Tabiî bir de Çingenelerin dili Romanî'ye. Asıl uzmanlık alam Romanî'ydi. Bu konuda birçok kitap, bir de -bununla övünüyordu- çocuklar için bir ders kitabı yazmıştı. Finlandiya'dan Türkiye'ye bir sürü kalburüstü kuruluşun üyesi olarak kolokyumdan kolokyuma dolaşryor, Varşova ya da Bükreş gibi kentlerde asalak gibi yaşıyordu.
Yemek on bir buçuğa doğru bitti. Leyleklerden neredeyse hiç konuşmadık. Minaüs sadece uydu çalışmalan hakkında belirli şeyler sordu. Bu konuda hiçbir şey bilmemekle birlikte beni hemen ertesi gün, "Balkanlar'ın en önemli kuşblimcisi" dediği Ray-ko Nikoliç'le tanıştırmaya söz verdi.
Geceyansı, Marcel'le ertesi sabah yedide otelin lobisinde buluşmak üzere ayrıldık. Önce bir araba kiralayacak, sonra da Rayko Ni-koliç'in oturduğu Sliven'e hareket edecektik. Minaüs bu gezinti fikrinden oldukça hoşlanmışa benziyordu. Odama çıktım. Kapının altından bir mesaj atılmıştı. Dumaz'nın gönderdiği bir faks.
Kimden: Herve Dumaz Kime: Louis Antioche Sheraton Sofya Balkan Oteli
Montreux, 29 ağustos 1991, saat 22.00 Azizim Louis, Fransa'da zor bir gün geçirdim, ama buraya gelmeye değdi. Sonun-
da aradığım adamla buluştum. Michel Guillard, ziraat mühendisi, elli altı yaşında. Orta Afrika Cumhuriyeti'ndeki bir çiftlikte dört yıl. Rutubetli ormanlarda, kahve plantasyonlarında ve... Max Böhm'le birlikte geçen dört yıl! Guillard'ı Poitiers'deki evinde, ailesiyle birlikte tatilden döndüğü sırada buldum. Onun sayesinde Böhm'ün Afrika serüvenini tüm ayrıntılarıyla öğrendim. Önemli bölümleri şöyle:
- Ağustos 1972: Böhm Bangui'ye, Orta Afrika Cumhuriyeti'nin başkentine ayak basar. Yanında karısı ve çocuğu vardır. Kendini "hayat boyu başkan" atayan Bokassa'run boyunduruğundaki ülkenin siyasal koşullarına aldırmaz gibidir. Böhm böylelerini çok görmüştür. Daha önce bulunduğu Güney Afrika Cumhuriyeti'nin elmas madenlerinde insanlar çırılçıplak çalıştırılır, elmas yutup yutmadıklarını anlamak için, maden çıkışında röntgenden geçirilir. Max Böhm koloni tarzı bir eve yerleşip çalışmaya koyulur. Önce Bokassa'nın "Pasifik 2" olarak adlandırılan büyük bir binasının inşaatını yönetir. Bokassa etkilenir, Böhm'e başka görevler önerir. Böhm kabul eder.
- 1973: Birkaç ay boyunca, ülkenin güney ucunda, yoğun ormanlarla kaplı Lobaye bölgesinde kahve plantasyonlarının güvenliğini sağlamakla görevli bir ekip oluşturur. Burada esas sorun, köylülerin hasattan önce kahve çekirdeklerini çalmasıdır. İşte aynı bölgede bir tarım projesinde çalışan Guillard, Böhm'le bu dönemde tanışır. Hatırında kalan asker tavırlı ve kaba, aynı zamanda da dürüst ve açık sözlü bir insan olduğudur. Daha sonra, Böhm iki yüz villa inşaatı için gerekli finansmanı sağlamak üzere, Güney Afrika hükümeti nezdinde Orta Afrika Cumhuriyeti'nin sözcüsü rolünü oynar. Parayı bulur. Bokassa Isviçreli'ye elmasla ilgili yeni bir iş önerir. Elmas, diktatörün en büyük tutkusudur. Bu değerli taşlar sayesinde muazzam bir servet edinmiştir. (Kuşkusuz bu öykülerin hepsini biliyorsunuz: Bokassa'nın mücevherlerini koyduğu, konuklarına göstermekten büyük zevk aldığı ünlü "reçel kavanozu"; imparatorluk tacında, hintkirazı biçimi olağanüstü "Catherine Bokassa" elması; Fransız Cumhurbaşkanı Valery Giscard d'Estaing'e verdiği "armağanlar" skandali...) Kısacası, Bokassa Böhm'e hem kuzeyde, yan çöl savanada hem de güneyde, ormanların ortasında kurulmuş madenleri gezmesini, elmas üretimini denetlemesini önerir. Elmas madenciliğinin düzenlenmesi ve kaçakçılığın önlenmesi için, İsviçreli mühendise güvenir.
Böhm kuzeyin tozunda, güneyin cangılında bütün ocakları arşınlar. Acımasızlığıyla madencilerin korkulu rüyası haline gelir, kendi icadı bir cezayla da ünlenir. Güney Afrika'da ceza olarak hırsızların hem ayaklan kınlır hem de yine çalışmaya zorlanır. Böhm değişik bir yöntem geliştirir; bir kablo makasıyla hırsızların Asil kirişini keser.
Bu yöntem hızlı ve etkilidir, ama ormanda yaralar mikrop kapar. Guillard birçok kişinin böyle yaralardan öldüğüne tanık olmuştur.
Böhm o dönemde birden fazla şirketin faaliyetlerini denetler. Bo-kassa'nın resmî ya da gizli ticaretine paravan teşkil eden Centrami-nes, SCED, Diademe, Sicamine gibi. Böhm, diktatörün temsilcisi olarak, kaçakçılığa karışmaz. Bokassa'nın çevresindeki hırsızlardan ve yağcılardan çok farklıdır. Bokassa'nın şirketleriyle hiçbir ilişkisi olmamıştır. Bu nedenle de, kendim de gördüm, Bokassa'ya karşı açılmış iki davanın dosyalarında adı geçmez.
- 1974: Böhm kayıtsız ticarette, kaçakçılığa, devlet kasasından hırsızlığa göz yuman Bokassa'ya kafa tutar. Bu hırsızlıklarda]! biri doğrudan Böhm'ü hedef alır. Güney Afrika kredisi gerçekleşir gerçekleşmez, Bokassa planlanan iki yüz villanın yansını yaptırır, villaların döşenmesi işini üstlenir, sonra da iki yüz villanın parasını ister. Finansman işine karışan Böhm öfkesini yüksek sesle haykırır. Hemen hapse atılır, kısa zamanda serbest bırakılır. Bokassa'nın ona ihtiyacı vardır. Böhm elmas madenlerini denetlediğinden beri, ocakların randımanı gözle görülür biçimde artmıştır.
Böhm daha sonra diktatörün korkunç boyuttaki fildişi ticareti ve bu ticaretin yol açtığı fil katliamı yüzünden Bokassa'ya yine karşı çıkar. Şaşılacak şey, istediğini yaptırır. Diktatör ticareti sürdürür, ama buna karşılık Orta Afrika Cumhuriyeti'nin güneybatı ucunda, Naya dolaylarında Bayanga'da koruma altında bir doğal park açılmasını kabul eder. Bu park hâlâ duruyor. Orada Orta Afrika'nın son fillerini görmek mümkündür.
Guillard'a göre, Böhm'ün kişiliği çelişkilidir. Afrikalılara karşı son derece acımasızdır (gizlice elmas madenciliği yapan birçok kişiyi kendi elleriyle öldürmüştür) ama aynı zamanda da sadece siyahların arasında yaşamaktadır. Bangui'deki Avrupa sosyetesinden, diplomatik davetlerden, ziyafetlerden nefret eder. Böhm ormanla, hayvanlarla ve tabiî leyleklerle temasın yumuşattığı yalnız bir adamdır.
Guillard ekim 1974'te, doğu savanasında Max Böhm'ü yanında reh-beriyle kamp kurmuş görünce şaşırır, isviçreli elde dürbün, leylekleri beklemektedir, işte o zaman genç ziraat mühendisine isviçre leyleklerini nasıl kurtardığını, her yıl göçlerini izlemek için nasıl ülkesine döndüğünü anlatır. "O hayvanlarda ne buluyorsunuz ki?" diye sorar Guillard. Böhm sadece, "Beni sakinleştiriyorlar" diye cevap verir. Guillard Böhm'ün ailesi hakkında fazla bir şey bilmiyor. 1974 yılında, irene Böhm artık Afrika'da değildir. Guillard koloni tarzı evinde tek başına yaşayan, kükürt tenli, becerikli, ufak tefek bir kadm hatırlıyor. Oysa öte yanda, babasınm yolculuklarına katılan Philippe'i
unutmuyor. Dediklerine göre, baba-oğul arasında şaşırtıcı bir benzerlik varmış: aynı tıknazlık, aynı yuvarlak yüz, aynı biçimde kesilmiş saçlar. Ne var ki Philippe annesinin karakterini almıştır; çekingen, uyuşuk, hayalperesttir, baba otoritesi altında yaşar ve şiddet dolu eğitimine gık çıkarmadan katlanır. Böhm oğlunu bir "erkek" gibi yetiştirmek niyetindedir. Onu hayata hazırlamak için tehlikeli bölgelere götürür, silah kullanmayı öğretir, görevler verir.
- 1977: Böhm ağustos ayında M'Baîki'ye, ormanın ortasındaki SCAD'a ait tomruk alanını denetlemeye gider. Pigme topraklarının başlangıcı orasıdır. Kampını ormanda kurar. Yanında Niels van Döt-ten adlı Belçikalı bir jeolog, iki rehber (bir "büyük siyah", bir de Pigme) ve hamallar vardır. Bir sabah, Pigme bir ulağın getirdiği bir telgraf alır. Karısının ölüm haberi. Oysa Böhm karısının kanser olduğunu bilmemektedir. Çamurlara yığılır.
Max Böhm bir kalp rahatsızlığı geçirir. Van Dötten eldeki imkânları -kalp masajı, hayat öpücüğü, ilkyardım ilaçlan- kullanarak onu canlandırmaya çalışır. Zaman geçirmeden hamallara Böhm'ü sedyeyle, yayan birkaç günlük yoldaki M'Baîki Hastanesi'ne taşımalarını buyurur. Oysa Böhm kendine gelmiştir. Kekeleyerek, daha yakında, Kongo sınınnın ötesinde bir misyon bildiğini söyler. (Bu bölgede sınır, ormanda görülmez bir çizgidir.) Tedavisi için, oraya taşınmasını ister. Van Dötten tereddüt eder. Böhm kararında ısrar edip kabul ettirir, aynı zamanda da jeologun Bangui'ye dönüp yardım getirmesini söyler: "Her şey iyi olacak" der Belçikalı'yı yatıştırmak için. Van Dötten şaşkınlık içinde yola koyulur, altıncı günün sonunda başkente va-nr. Zaman geçirmeden Fransız ordusundan bir helikopter ayarlar ve bölgeye döner. Helikopter Van Dötten'in gösterdiği yere varınca, ne misyonun ne de Böhm'ün izine rastlanır. Her şey kaybolmuştur. Sanki hiç olmamış gibi. Kuşbilimcinin kaybolduğuna karar verilir, Belçikalı da Bangui'de fazla oyalanmaz.
Aradan bir yıl geçer, sonunda Böhm kanlı canlı ve sapasağlam, Bangui'ye ayak basar. Kongolu bir tomruk şirketinin helikopteriyle Brazzaville'e götürüldüğünü, bu mucize sonucu hayatta kalınca da uçakla isviçre'ye döndüğünü anlatır. Orada, Cenevre'deki bir klinikte gördüğü özenli tedavi sayesinde iyileşmiştir. Şimdi eski görkemli görüntüsünden geriye sadece gölgesi kalmış gibidir; durmadan eşinden söz eder. Tarih, ekim 1978'dir. Max Böhm kısa süre sonra gider. Bir daha Orta Afrika Cumhuriyeti'ne dönmeyecektir. Maden yönetiminde Isviçreli'nin yerini eski bir paralı asker, Otto Kiefer adlı bir Çek alır.
İşte bütün öykü Louis. Bu görüşme bazı noktaların aydınlatılmasını sağladı. Aynı zamanda da gölgeleri güçlendirdi. Mesela, irene
Böhm'ün ölümüyle birlikte, Philippe'in izini tümüyle kaybediyoruz. Kalp naklindeki esrar, belki tarihi dışında hâlâ çözülemedi. Ameliyat muhtemelen 1977 sonbaharında yapıldı. Oysa Cenevre'deki nekahet hikâyesi koskocaman bir yalan; son yirmi yılın kayıtlarında Böhm'ün adına rastlanmıyor.
Geriye elmas izi kalıyor. Böhm'ün servetini bu değerli taşlar üzerine inşa ettiğinden eminim. Yolculuğunuzun sizi bütün bu esrarı aydınlatmanız için, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne götürmediğine de çok üzülüyorum. Belki de Mısır'da ya da Sudan'da bir şeyler bulursunuz? Ben 7 eylülden sonra bir haftalık tatile çıkacağım. Tatil sırasında elmas borsasını ziyaret etmek için Anvers'e gitmeyi düşünüyordu. Orada Max Böhm'ün izini bulacağımı biliyorum. Bütün bunları sıcağı sıcağına yazıyorum. Bunlar üzerine düşünüp, ilk fırsatta birbirimizle temasa geçelim.
Haberlerinizi bekliyorum, Herve
Faksı okurken, düşüncelere dalıyordum. Bu bulmacaya, elimdeki parçalan da yerleştirmeye çalışıyordum: irene ve Philippe Böhm'ün fotoğrafları, Böhm'ün kalbinin skaneri ve bilhassa parçalanmış siyah vücutların iğrenç fotoğrafları.
Dumaz'nın habersiz olduğu bir konu vardı: Orta Afrika Cumhu-riyeti'nin tarihini ezbere biliyordum; bilmek için kişisel nedenlerim vardı. Bu yüzden Bokassa'nın yardımcısı Otto Kiefer'in adı bana yabancı değildi. Tam bir şiddet yanlısı bu Çek sığınmacı, özellikle tehdit yöntemleriyle tanımyordu. Tutsaklarm ağzına bir el bombası yerleştirir, konuşmazlarsa pimini çekerdi. Bu yöntem ona "Tonton El Bombası" takma adım kazandırmıştı. Böhm ve Ki-efer aynı acımasızlığın iki değişik yüzünü sunuyorlardı: kablo makası ve el bombası.
Işığı söndürdüm. Yorgunluğuma rağmen, uyku tutmadı. Sonunda, ışığı yakmadan, Argos merkeze telefon ettim. Bu saatte Sofya'nın tenha telefon hatları bana kusursuz bir bağlantı sağladı. Odamın karanlığında, leyleklerin güzergâhı Doğu Avrupa'nın numaralandırılmış haritası üzerinde bir kez daha siyah beyaz göründü. Bu kez ilginç bir haber vardı; leyleklerden biri Bulgaristan'a varmıştı. Rayko Nikoliç'in şehri Sliven'in biraz ötesinde, büyük bir ovaya konmuştu.
Onuncu bölüm
- Sofya'da her şey değişiyor. Şimdi artık "büyük Amerikan rüyası" zamanı. Bulgarlar kendilerine Avrupa'da elle tutulur, somut bir gelecek bulamayınca, Amerika'ya yöneliyor. Şimdi Sofya'da ingilizce konuşmak, insana birçok kapı açıyor. Amerikalıların vize için para ödemedikleri bile söyleniyor. Düşünün artık! Bundan daha iki yıl önce, Bulgaristan için, Sovyetler Birliği'nin on altıncı cumhuriyeti deniliyordu.
Marcel Minaüs hiddetli ve alaylı bir şekilde, yüksek sesle konuşuyordu. Parlayan güneşin altında, Balkan Dağları boyunca ilerliyorduk. Tarlalar hiç umulmadık renkler sergilemeye başladı: ışığın okşamaları altında ürperen sarılar, yumuşatılmış maviler, soluk yeşiller. Sıvalı duvarları kireç badanalı küçük köyler görünüyordu.
Marcel'in rehberliğinde, otomobil kullanıyordum. Yanında Ye-ta'yı, pamuklu kumaştan taklit bir Chanel tayyör giymiş Çingene nişanlısını getirmişti. Kısa boylu, tombul, gençliğin diriliğini çoktan kaybetmiş, gri saçlan başının üzerinde bir yele gibi duran, öne doğru çıkık, bombeli yüzlü, siyah gözlü bir kadın. Roma-nî'den başka bir dil konuşmuyor, arkada uslu uslu oturuyordu.
Marcel şimdi de Rayko Nikoliç'in marifetlerini anlatıyordu.
- Bundan iyisini bulamazsın, diyordu sürekli. Fırsattan yararlanmış, senli benli konuşmaya başlamıştı. Rayko çok genç, ama olağanüstü özelliklere sahip. Üstelik uluslararası kolokyumlara katılmaya başladı bile. Bulgarlar öfkeden kuduruyor. Rayko ülkeyi temsil etmeyi kabul etmedi.
- Rayko Nikoliç, Bulgar değil mi yani? Marcel sessizce güldü:
- Hayır, Louis. O bir Rom... bir Çingene. Üstelik en ateşlilerin-
den. Bir toplayıcı ailesinden geliyor. Bahar geldiğinde, Romlar Sliven'deki gettolarından çıkar, ovanın çevresindeki ormanlara dağılır. Orada ıhlamur, papatya, kızılcık, kiraz sapı toplarlar. (Gözlerimi kocaman açınca, Marcel güldü.) Ne yani, bilmiyor musun? Kiraz sapı çok güçlü bir idrar söktürücüdür! Bu yabanî bitkilerin yetiştiği yerleri sadece Romlar (kendilerine taktıktan adla, "erkekler") bilir. Böylelikle Doğu Avrupa ülkeleri içinde en önemlisi olan Bulgar ilaç sanayiini beslerler. Göreceksin; inanılmaz insanlardır. Yiyecekleri kirpi, susamuru, kurbağa, ısırgan otu, yabanî kuzukulağıdır... Tabiatın sunduğu, ellerini uzatıp alacakları ne varsa. (Marcel coşuyordu.) Rayko'yu görmeydi altı ay oldu!
Yol arkadaşım daha sonra on beş dakika boyunca Arnavut fıkraları anlattı. Balkanlar'da Arnavutlar, Batı Avrupa'daki Belçikalılar gibidir; saflıklanyla, imkânsızlıklanyla ve akılsızlıklanyla fıkraların başlıca kahramanlandır. Minaüs böylesi fıkralara bayılıyordu.
- Ya bunu biliyor musun? Bir sabah Pravda'da bir haber yayımlanır: "Deniz manevralan sırasında gelişen korkunç bir kaza, Arnavutluk donanmasının yansını yok etti: sol kürek kınldı." (Marcel bıyık altından gülüyordu.) Bir de bu var: Arnavutlar Ruslarla ortaklaşa bir uzay programı geliştirirler. Uzayda gerçekleştirilecek hayvanlı bir uçuş. Sovyetler'e bir telgraf gönderirler: "Köpeği bulduk. Stop. Füzeyi gönderin. Stop."
Bir kahkaha patlattım. Marcel ekledi:
- Tabiî, bu zamanda, pek fıkra anlatılmıyor. Ama hâlâ en çok Arnavut fıkralanna gülüyorum.
Dilbilimci Çingene mutfağı hakkında uzun bir konferansa girişti. (Paris'te özel bir restoran açmayı düşünüyordu.) Bu gastro-nominin "temel çivisi" kirpiydi. Gece olunca sopayla avlanıyor, sonra da dikenlerini daha kolay sökebilmek için şişiriliyordu. Zumi'yle, yani özel bir unla pişirilip, birbirine eşit altı parçaya bölündüğünde, Marcel'e göre enfes bir yemek oluyordu.
- Demek yolda gözümüzü açacağız.
- Hiç ümitlenme, dedi Marcel bilgiç bir edayla. Kirpiler gündüz gezinmezler.
Tam o sırada, sanki onu yalanlamak istermiş gibi, yolun kena-nnda bir kirpi göründü. Marcel şaşırmış görünüyordu:
- Mutlaka hasta bir hayvan. Ya da hamile bir dişi.
Yine kahkahayı bastım. Doğu'nun soğuk ülkeleri, tiranca rejimleri, grilik ve neşesizlik neredeydi? Marcel Balkanlar'ı varıla-
cak hedefe, espri ve insan sıcaklığına bürünmüş eğlence ve fantezi ülkelerine çevirecek o özel büyü gücüne sahipti.
Sliven bölgesine yaklaşıyorduk. Yollar daha dar, daha dolambaçlıydı şimdi. Karanlık ormanlar üzerimize kapanıyordu. Şimdi artık "verdinlerle", göçebe Çingenelerin arabalarıyla karşılaşıyorduk. Döküntü arabalarının üzerinden, kaygılı gözlerle bize bakıyordu aileler. Siyah yüzler, tarak yüzü görmemiş saçlar, paçavradan elbiseler. Bu Çingeneler Yeta'ya hiç benzemiyorlardı. Şimdi Romlann zamanıydı. Gerçek Romlann, yola çıkıp parmaklarının ucuyla, sizi küçümseyip acıyarak soyanların.
Sonunda Marcel sağ tarafta bir patikayı işaret etti. Yolun yanından inip, nehir yatağı boyunca uzanan, toprak bir yol. Ağaçların arasında bir açıklığa vardık. Kütüklerin gerisinde bir kamp görünüyordu: cart renkli dört çadır, birkaç at, yere oturmuş, beyaz çiçeklerden örgüler yapan kadınlar.
Marcel arabadan inip en melodik sesiyle bağırarak bir şeyler söyledi. Kadınların bakışı buz gibiydi. Marcel bize döndü: "Bir sorun var. Siz beni burada bekleyin." Kellesini yaprakların arasından geçerken gördüm, sonra tüm iriliğiyle kadınların yanında göründü. Kadınlardan biri ayaklanmış, heyecanlı heyecanlı bir şeyler söylüyordu. Üzerinde porsumuş memelerini saran, ayçiçeği desenli bir kazak vardı. Yüzü, ağaç kabuğundan oyulmuş gibi, kahverengi ve kabaydı. Alacalı başörtüsünün altından yaşı belli olmuyordu: sadece sertlik, her zaman patlamaya hazır bir şiddet. Yanında daha küçük bir Romni, başıyla onaylıyordu. O da ayağa kalkmıştı. Kemerli burnu, sanki bir yumrukla kınlmış gibi çarpıktı. Kulaklarından ağır gümüş halkalar sarkıyordu. Turkuvaz kazağının dirsekleri delinmişti. Üçüncü kadın, kucağında bir bebek, oturuyordu. On beş-on altı yaşında olmalıydı, parlak ve siyah saçlarının altından, ışıltılı gözlerle bana bakıyordu.
Yaklaştım. Ayçiçekli kadın, sırayla ormanın derinliklerini ve yerde oturan genç anneyi göstererek haykınyordu. Onlara birkaç adım kalana dek yaklaştım. Romni kadın susup, bana baktı. Mar-cel'in yüzü solmuştu. "Anlayamıyorum, Louis... Anlayamıyorum. Rayko ölmüş. Baharda. Öl... öldürülmüş. Ormana gidip şeflerini, Marin'i görmemiz gerekecek." Yüreğimin kesik kesik çarptığım hissederek, başımı salladım. Kadınlar önümüze düştü. Ağaçlann arasından, peşlerine takıldık.
Ormanda hava daha serindi. Köknarlann tepeleri rüzgârda salınıyor, yolumuzun üzerindeki bodur ağaççıklar hışırdıyordu. Açıklıklarda güneş ışınları usulca ilerliyordu. Milyonlarca parça-
cık insana şeftali kabuğunun yumuşaklığını hatırlatıyordu. Yeni açılmışa benzer bir patikayı izliyorduk. Romniler hiç tereddütsüz ilerliyorlardı. Birden zümrüt kubbenin yüksekliklerinden, bazı sesler duyuldu. Uzak mesafelerden birbirlerine seslenen erkek sesleri. Ayçiçekli kadın dönüp Marcel'e bir şeyler söyledi, beriki de başını sallayıp, yürümeyi sürdürdü.
İlk karşılaştığımız mavi kumaştan bir elbise, daha doğrusu, kalın iplikle tutturulmuş paçavralar giymiş genç bir Rom'du. Adam bir çalıyla boğuşuyor, o çalının arasından üzerinde çok soluk bir çiçek açmış minicik bir dal koparmaya çalışıyordu. Önce Mar-cel'le konuştu, sonra bana baktı. "Kosta" dedi. Esmer ynzü çok gençti, ama en ufak bir tebessümde ifadesi bir bıçağın anlaşılmaz güzelliğine bürünüveriyordu. Kosta bize katıldı. Birazdan, bir açıklığa vardık. Adamlar oradaydı. Bazıları, kaydırılmış şapkalarının altında uyuyor ya da uyur gibi yapıyor, bazıları da iskambil oynuyordu. Bir diğeri ise bir ağaç kütüğüne kurulmuştu. Meşin gibi yüzler, kemerlerde ya da şapkalarda gümüş pırıltılar, en ufak bir saldırıda fırlamaya hazır bir güç. Ağaçların dibinde, yeni toplanmış bitkilerle dolu torbalar vardı.
Marcel kütükteki adama yöneldi. Uzun bir sohbetten sonra beni tanıştırdı, sonra da Fransızca ekledi: "Bu Marin', Mariana'nın, yani bebekli kızın babası. Mariana, Rayko'nun karısıydı." Genç kadın geride, çalılıkların arasında durmuştu. Marin' bana baktı. Kara derisi iğne izleriyle delik deşikti; sanki yüzüne çivili bir maske çakılmış gibi. Gözleri çizgi gibi, saçları dalgalıydı. Yüzünü ince bir bıyık bölüyordu. Altından kirli bir tişörtün göründüğü, yırtık bir ceket giyiyordu.
Onu selamladım, sonra öteki erkeklere dönüp eğildim. O zaman bakılma onuruna eriştim. Marin' bana bakarak, Romanî konuştu. Marcel çevirdi: "Ne istediğini soruyor."
- Ona leylekler hakkında bir soruşturma yaptığımı söyle. Geçen yıl neden kaybolduklarını öğrenmeye çalıştığımı. Ona Rayko'nun yardımına güvendiğimi anlat. Nasıl öldüğü beni ilgilendirmiyor. Ama kuşların kaybolması, başka bilinmezler de içeriyor. Belki de Rayko leyleklerle ilgilenen Batılıları tanıyordu. Onun Max Böhm adında biriyle ilişkisi olduğunu sanıyorum.
Ben konuştukça, Marcel inanmaz bir ifadeyle çeviriyordu. Anlattıklarımdan hiçbir şey anlamamıştı. Yine de çeviriyor, Marin' de çizgi gibi gözlerini benden ayırmadan, başını hafifçe eğerek dinliyordu. Sonra bir sessizlik oldu. Marin' bir dakika boyunca bana baktı. Sonra konuştu. Uzun uzun. Dikkatle. Başka insanla-
rın vahşeti karşısında yıpranmış, yorgun ruhların kendilerine özgü sesiyle.
_ Rayko belasını arıyordu, dedi Marin'. Ama yine de oğlum gibiydi. Çalışmıyordu, çalışmaması da önemli değildi. Ailesiyle ilgilenmiyordu, işte bu daha ciddiydi. Yine de ona kinlenmedim. Tabiatı buydu. İnsanlar onu rahat bırakmadılar. (Marin çuvaldan bir çiçek çıkardı.) Bu çiçeği görüyor musun? Bu bizim için sadece birkaç leva kazanma yolu. Rayko için, bir soru, bir sır. O zaman da inceliyor, gözlüyor, okuyordu. Rayko gerçek bir bilgindi. Bütün bitkilerin, bütün ağaçların adını, özelliklerini bilirdi. Kuşların da öyle. Özellikle de bahar aylarında seyahat edenler. Senin şu leyleklerin gibi. Hesaplarını tutardı. Avrupalı bazı gace'lere mektuplar gönderirdi. Mektup gönderdikleri arasında, biraz önce adını söylediğin o Böhm'ün de olduğunu sanıyorum.
Demek Rayko da Böhm'ün gözcülerinden biriydi. İsviçreli hiçbir şey söylememişti. Bir kör gibi ilerliyordum. Marin' devam ediyordu:
- işte olanları sana bunun için anlatıyorum. Sen de Rayko gibisin, düşünenlerdensin. (Dalların arasından, Mariana'ya bakıyordum. Babasına fazla yaklaşmama niyetindeymiş gibi geliyordu.) Ama oğlumun ölümünün senin kuşlarınla hiç ilgisi yok. Bu, başka bir dünyaya ait ırkçı bir cinayet. Rom nefretinin cinayeti. Her şey ilkbaharda, nisan sonunda, yola başladığımızda oldu. Rayko'nun kendine özgü alışkanlıkları vardı. Martla birlikte ata atlayıp buraya, vadinin kenarına kadar gelir, leylekleri gözlerdi. O zamanlar, ormanda yalnız yaşardı. Köklerle beslenir, açık havada uyurdu. Sonra da gelişimizi beklerdi. Oysa bu bahar, bizi karşılayacak kimse yoktu. Ovayı aradık, ormanı karış karış gezdik, sonra içimizden biri, ormanın derinliklerinde Rayko'yu buldu. Vücudu soğumuştu. Hayvanlar cesedini yemeye başlamıştı. Böyle bir şey hiç görmedim. Rayko çıplaktı. Göğsü yarılmış, vücudunun her yeri yırtılmış, bir kolu ve kamışı neredeyse kökünden kesilmiş, tepeden tırnağa yaralar içinde. (Mariana, yaprakların gölgesinde narin, istavroz çıkardı.) Böylesine bir vahşeti anlamak için adamım, çok gerilere gitmek gerekir. Sana bu öykülerden istediğin kadar anlatabilirim. Bizim Hindistan'dan geldiğimiz, bir dansçı kasttan olduğumuz, işte bunun gibi bir sürü şey anlatılır. Bütün bunlar salakça şeyler. Sana nereden geldiğimizi söyleyeyim: Bav-yera'daki insan avından, Romanya'daki köle pazarlarından, Polonya'da, Nazilerin bizi basit birer kobay gibi doğradıkları temerküz kamplarından. Sana anlatacağım adamım. Savaş sırasında
çok acılar çekmiş yaşlı bir Romni tanıyorum. Naziler kadını kısır-laştırdılar. Kadın hayatta kalmayı başardı. Birkaç yıl önce, Alman hükümetinin ölüm kampları kurbanlarına para verdiğini duymuş. Emeklilik hakkını elde edebilmesi için, sadece bir muayeneden geçmesi, bir bakıma çektiklerini kanıtlaması gerekiyormuş. Kadın muayeneden geçip belgeyi alabilmek için en yakın dispansere gitmiş. Orada, kapı açılınca kimi görmüş? Kampta onu ameliyat eden doktoru. Bu gerçek bir öykü adamım. Bu dediklerim Le-ipzig'de oluyor, bundan dört yıl önce. Kadın annemdi, bir metelik bile alamadan, kısa süre sonra öldü.
- iyi ama, bunun Rayko'nun ölümüyle ne ilgisi var?fcdiye sordum.
Marcel çevirdi. Marin' cevap verdi.
- İlgisi? (Marin' ölümcül gözlerini üzerime dikti.) İlgisi, kötülüğün döndüğü, adamım. (Bir parmağıyla toprağı gösterdi.) Bu toprağın üzerinde, kötülük geri döndü.
Marin' sonra göğsünü döverek Marcel'e bir şeyler söyledi. Marcel çevirmeden önce, tereddüt etti. Marin'den bir daha tekrarlamasını istedi. Sesler yükseldi. Marcel son sözleri anlayamıyordu. Sonunda, gözleri yaş içinde, bana dönüp fısıldadı:
- Katiller, Louis... Katiller Rayko'nun yüreğini çalmışlar.
On birinci bölüm
Sliven yolunda, kimse ağzını açmadı. Marin' bazı başka ayrıntılar da anlatmıştı: Çingeneler cesedi bulduktan sonra, Sliven çevresinde viziteye çıkmış Çingene Doktor Curiç'e haber vermişler. Milan Curiç bir otopsi yapabilmek için hastaneden bir ameliyathane ayrılmasını istemiş. İsteğini reddetmişler. Bir Çingene için yerleri yokmuş. Ölü de olsa. Arabayı bir dispanserin önüne çekmiş. Aynı şey. Konvoy sonunda Romlara ayrılmış virane bir spor salonuna gitmiş. Otopsiyi orada, spor salonunun ekşi kokusunda, basket potalarının altında yapmış Dr. Curiç. Kalbin çalındığını orada öğrenmişler. Ayrıntılı bir rapor yazıp polise vermiş, polis de dosyayı rafa kaldırmış. Romlardan kimse bu aldırmazlığa şaşırmamış. Çingeneler alışıkmış buna. Hayır, yaşlı Rom'u ilgilendiren, damadım "kimin" öldürdüğüydü. O katillerin adlarını öğrendiği gün, işte o gün güneş bıçakların sırtını okşayacaktı.
Yola çıkarken, garip bir şey oldu. Manana yanıma yaklaştı, elime sertleşmiş bir defter sıkıştırdı. Bir şey söylemedi ama, defterin ne olduğunu anlamak için içine bir göz atmak yeterliydi: Rayko'nun not defteri. Leylekler hakkındaki görüşlerini, teorilerini yazdığı sayfalar. Hemen defteri torpido gözüne sakladım.
Öğlen olduğunda, Sliven'e vardık. Son derece kişiliksiz bir sanayi şehri. Orta büyüklükte bir kent, orta yükseklikte binalar, ortalama bir keyifsizlik. Bu değersizlik sanki madenî bir toz gibi sokakları kaplıyor, insanların yüzlerini binaların cephelerini örtüyordu. Marcel'in Çingene dünyasının önemli kişilerinden biri olan Markus Lazareviç'le randevusu vardı. Onunla öğle yemeğinde buluşacaktık, bütün duyduklarımıza rağmen, yemeği iptal etmek için çok geçti artık.
İştahsız, kimsenin masada kalmak için istek duymadığı bir yemek oldu. Markus Lazareviç bir doksan boyunda, çok esmer tenli, bileğinde künye, boynunda altın zincir, kendini yakışıklı sanan bir züppeydi. Çeşitli işlere girip çıkmış, milyonlarca leva kazanmış, başarılı Rom'un bulunmaz örneği. Sanki astarı kurnazlıktan, dışı kadifeden dokunmuş gibi, ikiyüzlü biri.
- Anlıyor musunuz, dedi ingilizce. Bir taraftan da filtresi yaldızlı bir sigara içiyordu. Rayko'nun ölümüne çok üzüldüm. Ama bu işten hiç kurtulamayacağız. Hep aynı şiddet, hep aynı karmaşık öyküler.
- Size göre, bu Çingeneler arasında bir hesaplaşma mV?
- Ben böyle bir şey demedim. Belki de Bulgarlar yapmıştır. Ama Romlar arasında hep eski çekişmeler, kan davaları sürer. Her zaman yakılacak bir ev, kazanılacak kötü bir ad vardır. Bütün samimiyetimle söylüyorum: ben de Rom'um.
- Aman Tanrım, nasıl böyle konuşursun? diye araya girdi Mar-cel. Rayko'nun hangi koşullarda öldüğünü bilmiyor musun?
- iyi ya, Marcel. (Sigarasını küçük ve gri bir kül parçasından kurtardı.) Bir Bulgar serserisi sokakta, kanunda bir bıçakla bulunabilirdi, iş biterdi. Ama bir Rom, hayır. Onu ormanın içinde, kalbi sökülmüş bulmak gerekir. Hâlâ batıl inançlara ve büyülere inanılan bu ülkede, bu ölüm zihinleri tehlikeli ölçüde sarstı.
- Rayko serseri değildi, diye çıkıştı Marcel.
"Salata kâseleri" geldi. Üzerleri rendelenmiş peynirle kaplı, yeşil yapraklar. Kimse dokunmadı. Kahverengi halı döşeli, üzerlerinde beyaz örtüden başka ne bir çatal, ne bir tabak, hiçbir şey bulunmayan masaların olduğu kocaman ve bomboş bir salondaydık. Taklit kristal avizeler parıltısız sarkıyor, dışarıdaki güneşin soluk bir aksini yansıtıyordu. Her şey hiçbir zaman gelmeyecek bir ziyafet günü için hazırlanmış gibiydi. Markus devam etti:
- Cesedin çevresinde hiçbir iz, hiçbir belirti yoktu. Bilinen tek şey, yüreğinin çalındığı. Bölge gazeteleri konuya saldırdı, akıllarına ne geldiyse yazdılar. Büyücülük, sihirbazlık öyküleri. Daha da beteri. (Markus sigarasını bastırdı. Marcel'in gözlerinin içine baktı.) Ne diyeceğimi tahmin ediyorsun.
Sözü nereye getireceğini anlamadım. Marcel Fransızca bir parantez açtı ve yüzyıllardan beri Romların yamyam olarak tanındıklarını anlattı.
- Eski bir efsaneden başka bir şey değil. Çocuk katili canavarın Çingenelere uyarlanması. Ama Rayko'nun yüreğinin kaybolması, çoğu kulübede titremelere neden oldu.
Markus'a bir göz attım, iri vücudu kımıldamıyordu. Yeni bir sigara yakmıştı.
_ Yıllardan beri, diye söze girişti, imajımızı düzeltmek için uğraşıyorum. Ama yeniden Ortaçağ'a döndük işte! Üstelik bunda herkes suçlu. Beni iyi dinleyin Mösyö Antioche. Bu anlattıklarım gerçek. Ben sadece geleceği düşünüyorum. (Ahtapot parmaklarını beyaz örtünün üzerine koydu.) Yaşam koşullarımızın iyileştirilmesi, çalışma hakkımızın verilmesi-için uğraşıyorum.
Markus Lazareviç, Sliven bölgesinde siyasal bir kişilikti. Romların tek adayı olması, ona önemli bir güç kazandırıyordu. Marcel bana Lazareviç'in, elbisesinin güzel kumaşına asılmaktan mutlu, bir alay kirli çocukla, kruvaze kostümünün içinde Sliven gettosunda nasıl kasılarak gezindiğini anlatmıştı. Pis kokan müstakbel seçmenleri karşısında yüzünün nasıl buruşacağını tahmin edebiliyordum. Oysa bütün iğrenmesine rağmen, Romların gururunu okşaması gerekiyordu. Politik arzularının bedeliydi bu; şimdi de Rayko'nun ölümü tekerine çomak sokar gibiydi. Lazareviç durumu kendi görüşüne göre anlatıyordu:
- Bu ölümle bütün çabalarımız boşa gitti; özellikle de toplumsal alandakiler. Mesela, bir yardım kuruluşunun da katkısıyla, gettoda bir sağlık merkezi kurdum.
- Hangi yardım kuruluşu? diye sordum asabi bir şekilde.
- Tek Dünya. (Markus bunu Fransızca söylemiş, sonra da ingilizce tekrarlamıştı.) Only World.
Tek Dünya. Birkaç gün içinde, birbirinden yüzlerce kilometre uzaklıktaki yerlerde, üçüncü kez karşılaşıyordum bu isimle. Markus devam ediyordu:
- Sonra o genç hekimler gitti. Acil bir görev, dediler bana. Ama bitmek tükenmek bilmeyen kavgalarımızdan, uyum sağlamama inadımızdan, gacoları küçümsemelerimizden bıktıklarını duyarsam, hiç şaşırmayacağım. Bana kalırsa, Rayko'nun ölümü içlerindeki son cesaret kırıntılarını da alıp götürdü.
- Doktorlar Rayko'nun ölümünden hemen sonra mı gittiler?
- Pek öyle denemez. Onlar Bulgaristan'dan geçen temmuzda ayrıldılar.
- Faaliyetleri neyi içeriyordu?
- Hastalarımızı tedavi ediyorlar, çocuklarımızı aşılıyorlar, ilaç dağıtıyorlardı. Bir tahlil laboratuvarlan ve küçük müdahaleler için ameliyat aletleri vardı. (Markus ne söylediğini bildiğini anlatmak istercesine, başparmağım işaret parmağına sürttü.) Tek Dün-ya'nın arkasında çok para var. Çok.
Markus hesabı ödedi, on gün önce Moskova'da başarısızlıkla sonuçlanan darbe girişimine değindi. Ona göre her şey, herkesin belirgin bir rol oynadığı tek ve geniş bir siyasal programın parçasıydı. Romların sefaleti, Rayko'nun öldürülmesi, sosyalizmin çöküşü, bütün bunlar, tabiî onun seçilmesiyle sonuçlanacak mantıklı bir bütün oluşturuyordu.
En sonunda, restoranın çıkışında, ceketimin yakasım yokladı ve Volkswagen'in fiyatını sordu, dolar olarak. Sadece nasıl tepki göstereceğini görüp keyiflenmek için, olmayacak bir fiyat söyledim, îlk kez gözlerini kırptı. Arabanın kapısını çarptım. Bizi son bir kez selamladı, iri vücudunu otomobilin camına kasar eğdi. Sordu: "Anlamadım. Bulgaristan'a ne için geldim demiştiniz?" Kontak anahtarını çevirirken, leyleklerin öyküsünü özetledim. "Ya, gerçekten mi?" diye başladı gerçek bir Amerikan aksanıyla ve küçümseyen bir ifadeyle. Lastiklere patinaj yaptırarak hareket ettim.
On ikinci bölüm
Akşam altıda Sofya'ya dönmüştük. Hiç zaman kaybetmeden, Dr. Milan Curiç'e telefon ettim. Ertesi gün öğleden sonraya kadar, Plovdiv'de vizitede olacakmış. Karısı biraz ingilizce konuşuyordu. Kim olduğumu ve ertesi gün akşama doğru kocasını ziyaret edeceğimi anlattım. Milan Curiç'le karşılaşmanın benim için çok önemli olduğunu da ekledim. Kadın birkaç saniyelik bir tereddütten sonra adresi verdi, hatta yolu biraz tarif de etti. Telefonu kapadım, bir sonraki durağımı, İstanbul'u düşünmeye başladım.
Max Böhm'ün bana verdiği zarfta bir Sofya-lstanbul tren bileti ile bir de tren tarifesi vardı. Her gece on bir sıralarında, Türkiye'ye bir tren kalkıyordu. İsviçreli her şeyi hazırlamıştı. Birkaç dakika boyunca onu düşündüm. Bana onun hakkmda bilgi verebilecek birini tanıyordum: Nelly Braesler. Ne de olsa, beni Böhm'e gönderen oydu. Telefonu kaldırdım, Fransa'daki analığımın numarasını çevirdim.
On kadar denemeden sonra başarılı olabildim. Uzaktaki zil sesini, sonra da Nelly'nin daha da uzaktan gelen sert sesini duydum.
-Alo?
- Ben Louis, dedim soğukça.
- Louis? Benim küçük Louis'm, nerelerdesiniz?
O yapmacık dost, tatlı sesi duyar duymaz, cildimin altında sinirlerimin gerildiğini hissettim.
- Bulgaristan'da.
- Bulgaristan'da! Orada ne yapıyorsunuz?
- Max Böhm için çalışıyorum.
- Zavallı Max. Yeni öğrendim. Gittiğinizi sanmıyordum.
- Böhm bir iş için para verdi. Ben de sözüme sadık kaldım. Ölümünden sonra da olsa.
- Bize haber verebilirdiniz.
- Bana haber vermesi gereken, sendin, Nelly (ben Nelly'yle senli benli konuşuyor, o ise bana "siz" demek için çırpmıyordu). Max Böhm kimdi? Bana önereceği görev konusunda neler biliyordun?
- Benim küçük Louis'm, sesinizin tonu beni ürkütüyor. Max Böhm sıradan bir kuşbilimciydi. Birbirimizi bir kuşbilim kongresinde tanıdık. Georges'un bu konularla ilgilendiğini bilirsin. Max bize pek sevimli geldi. Üstelik, çok da seyahat etmişti. Aynı ülkelerde bulunduk ve...
- Mesela Orta Afrika Cumhuriyeti gibi mi?
Nelly bir an durakladı, sonra daha alçak bir sesle cevap verdi:
- Orta Afrika Cumhuriyeti gibi, evet.
- Bana vereceği görev konusunda ne biliyordun?
- Hemen hemen hiç. Geçen mayısta Max bize dış ülkelerde gerçekleştirilecek kısa bir görev için bir öğrenci aradığım yazmıştı. Biz de doğal olarak seni düşündük.
- Bu görevin leyleklerle ilgili olduğunu biliyor muydun?
- Böyle bir şey hatırlar gibiyim.
- Bu görevin tehlikeli olabileceğini biliyor muydun?
- Tehlikeli mi? Aman Tanrım, hayır... Yön değiştirdim:
- Max Böhm hakkında, ailesi, geçmişi hakkında ne biliyorsun?
- Hiç. Max çok içine kapanık bir adamdı.
- Sana karısından söz etmiş miydi? Hatta bazı hışırtılar duyuldu.
- Çok az, dedi Nelly boğuk bir sesle.
- Hiç oğlundan bahsetti mi?
- Oğlundan mı? Oğlu olduğunu bile bilmiyordum. Sorularınızı anlamakta güçlük çekiyorum Louis...
Daha da yoğunlaşan hışırtılar. Haykırdım:
- Son bir soru, Nelly: Max Böhm'ün kalp nakli yaptırdığım biliyor muydun?
- Hayır! (Nelly'nin sesi titriyordu.) Tek bildiğim, kalbinden rahatsız olduğuydu. Enfarktüsten öldü, değil mi? Louis, yolculuğunuzun bir anlamı kalmadı. Her şey bitti...
- Hayır, Nelly. Tam tersine, her şey yeni başlıyor. Seni daha sonra ararım.
- Louis, benim küçük Louis'm... Ne zaman dönüyorsunuz? Hışırtılar yeniden başladı.
_ Bilmiyorum, Nelly. Georges'u öp. Kendine de iyi bak.
Telefonu kapadım. Analığımla her konuşmamdaki gibi, yine sarsılmıştım. Nelly hiçbir şey bilmiyordu. Kuşkusuz Braesler'ler namussuz olamayacak kadar zengindi.
Saat sekiz olmuştu. Hızla Herve Dumaz'ya bir faks yazıp o gün öğrendiğim korkutucu bilgileri ilettim. Mesajın sonuna da Max Böhm'ün geçmişi hakkında kendi soruşturmamı yürüteceğimi
yazdım.
O akşam, Marcel beni ve Yeta'yı bir restorana götürmeye karar vermişti. Geçirdiğimiz saatlerden sonra, oldukça tuhaf bir fikir. Ne var ki Minaüs aykırılıkların adamıydı; üstelik biraz gevşemeye ihtiyacımız olduğuna inanıyordu.
Restoran Ruski Bulvarı'nın üzerindeydi. Marcel metrdotel rolünü üstlenip, kapıdaki karşılayıcıya -beyaz ve kirli bir smokin ceketi giymişti- terasta oturmanın mümkün olup olamayacağım sordu. Adam başını sallayarak onayladı, merdiveni gösterdi. Teras birinci kattaydı.
Geniş bulvara hâkim, açık pencereli, büyük bir salondu burası. Buraya kadar gelmeyi beceren kokular, beni ihtiyata davet ediyordu: kızarmış et, sosis, füme domuz... Yerleştik. Dekora bir göz attım: ahşap benzeri doğramalar, kahverengi bir halı, bakır avizeler. Alçak sesle konuşan aileler. Sadece loş bir köşeden yüksek sesler geliyordu: yerel votka arkinin ölçüsünü kaçırmış bir grup Bulgar. Marcel bilgiç bir tavırla Yeta'nın ısmarlayacaklarını belirlerken, ben de İngilizce'ye çevrilmiş mönüyü elime aldım. Göz ucuyla onları izliyordum. Uzun sakalı ve sivri kellesiyle Mar-cel'i. Dimdik oturmuş, çevresine korku dolu gözlerle bakan Yeta'yı. Küçük kemirgen suratı dağınık gri saçlarının arasından güvensizce bakıyordu. Bu iki kuşu bir araya getiren bağlan tahmin edemiyordum. Dün akşamdan beri, tek bir kelime bile etmemişti Romni.
Garson geldi. Güçlükler de hemen başladı. Ne "salata" kalmış-" ti ne de patlıcan ezmesi. Hatta ne de turşiya (sebze yemeği). Hele balık, hiç. Sabrım taşmak üzereyken, garsona mutfakta ne olduğunu sordum. "Sadece et" dedi Bulgarca, dudağında tatsız bir tebessümle. O zaman bonfilenin yanındaki garnitürde -yeşil bezelye ve patates- karar kıldım, eti istemediğimi tekrar tekrar söyledim. Marcel bana iştahsızlığım konusunda bir fırça çekti, kesin Psikolojik saptamalarda bulundu.
Yarım saat kadar sonra, ısmarladığım sebzeler geldi. Yarımda da, neredeyse hiç pişirilmemiş, kanlı bir et parçası. Birden midem
kalktı. Garsonun yakasına yapışıp, tabağı hemen götürmesini söyledim. Adam debelendi. Tabaklar uçtu, bardaklar kırıldı. Garson küfretti; sonra o da yakama yapıştı. Ayağa kalkmış, dövüşmeye hazırlanıyorduk ki, Marcel aramıza girmeyi başardı. Garson hakaretler ederek tabağı götürürken, köşedekiler kadehlerini kaldırıp, beni cesaretlendirmeye çalıştılar. Çılgın gibiydim, tepeden tırnağa titriyordum. Gömleğimi düzelttim, sakinleşmek için balkona çıktım.
Şimdi Sofya'yı serinlik sarıyordu. Balkon Ulusal Meclis'in de bulunduğu Narodno-Sabranye Meydanı'na hâkimdi. Bulunduğum yerden, yavaş yavaş ışıklanan kentin büyük bir bölümünü görebiliyordum.
Sofya bir vadinin dibine kurulmuştur. Akşam olduğunda, çevresindeki dağlar yumuşak bir maviye bürünür. Tam tersine, kırmızı-kahverengi olan kent, bütün dikkatleri kendi üzerinde toplar gibidir. Kırmızıya çalan binalarıyla ve kireçli duvarlanyla, dikilmiş, sıkıntılı, masalımsı Sofya bana Balkanlar'ın yüreğinde bir gurur kenti gibi görünür. Doğu ülkelerinin sefaleti klişeleriyle hiç de uyuşmayan canlılığı ve çeşitliliği beni şaşırtıyordu. Kuşkusuz Sofya da gri binalar, kalabalık benzin istasyonları, boş dükkânlar konusunda payına düşeni almıştı ama aynı zamanda açık ve havadar, şirin ve çılgın bir yerdi, insanı hazırlıksız yakalayan rölyefi, turuncu tramvayları, renkli dükkânları kente gösterilerin kahkaha ile korku arasında gidip geldiği tuhaf bir lunapark görüntüsü kazandırıyordu.
Marcel terasta yanıma geldi.
- Daha iyi misin şimdi? diye sordu omzuma vurarak.
- İyiyim.
Asabi bir kahkaha attı:
- Çingene restoranımı seninle ortak kurmayı düşünemiyorum.
- Özür dilerim Marcel, dedim. Seni uyarmam gerekirdi. Küçük bir parça bonfile bile kaçmam için yeterlidir.
- Vejetaryen misin?
- Öyle de denebilir.
- Önemli değil. (Gözlerini ışıklandırılmış kentin üzerinde gezdirip tekrarladı.) Önemli değil. Ben de fazla aç değildim. Bu restorana gelmek iyi bir fikir değildi.
Birkaç saniye sustu.
- Rayko dostumdu Louis. Gerçek ve sevecen bir dost, ormanı herkesten daha iyi tanıyan, her bitkinin yerini bilen harika bir gençti. O Nikoliçlerin beyniydi. Hasat sırasında bütün görev ondaydı.
- Öyleyse nasıl oldu da Rayko'yu altı aydır görmedin? Neden ]- Geçen bahar Arnavutluk'taydım. Orada korkunç bir açlık baş gösteriyor. Fransız yetkilileri harekete geçirmeye çalışıyorum. Marin' ve ötekilerine gelince, bana neden haber versinler ki? Dehşet içindeydiler. Hem üstelik, sonuçta ben de bir gaceyim.
- Rayko'nun ölümü konusunda, senin fikrin ne ?
Marcel omuz silkti. Sanki düşüncelerini toparlamak istermiş gibi, bir süre bekledi.
- Bir açıklamam yok. Romların dünyası, şiddet dünyasıdır. Her şeyden önce, kendi aralarında. Kolayca bıçak çekerler, yumruk atmalanysa daha da kolaydır. Küçük haydutlar gibi yaşarlar. Ama en korkunç şiddet dışarıdan gelir. Gacelerin şiddeti. Bıkmayan, aman vermeyen, onları her yerde sıkıştıran, yüzyıllardan beri peşlerini bırakmayan bir şiddet. Bulgaristan'ın, Yugoslavya'nın, Türkiye'nin büyük kentlerinin yakınlarında o kadar çok teneke mahallesi gördüm ki. Sonu olmayan bir ırkçılığa karşı korunmaya çalışan, işsiz ve geleceksiz ailelerin yaşadığı, çamurun içinde, birbirine dayanarak ayakta durmaya çalışan barakalar. Bazen saldırılar şiddetle, dolaysız gelir. Başka zamanlardaysa daha gelişmiş yöntemler kullanılır. Yasalardan ve yasal önlemlerden söz ediyorum. Ne var ki sonuç hep aynıdır: Romlar, dışarı! Tanık olduğum bütün polisli, buldozerli, yangınlı mahalle tahliyelerini bir bilsen... Bir de baraka kalıntılarında, araba yangınlarında ölen çocukları gördüm Louis. Romlar vebadır, lanetlenecek bir hastalıktır. Tamam öyleyse, Rayko'ya ne oldu? Gerçekten, bilmiyorum. Belki de ırkçı bir cinayettir. Ya da Romları bölgeden kovmak için bir uyan. Hatta bütün suçu onların üzerine yıkmak için bir strateji. Her ne olursa olsun, Rayko pis bir öykünün masum kurbanı oldu.
Bütün bilgileri kaydettim. Belki de bu "pis öykünün" Max Böhm ve sırlarıyla bir ilgisi yoktu. Konuyu değiştirdim:
- Tek Dünya hakkında ne düşünüyorsun?
- Gettodaki doktorlar mı? Kusursuzdular. Anlayışlı ve fedakâr. Dk kez Bulgaristan Romlarına gerçek bir yardım yapılmıştı.
Marcel bana döndü:
- İyi de senin Louis, bütün bu olayların içinde, senin yerin ne? Marin'le konuşurken anlattığın ciddi şey de ne? Hem leylekler bu işte ne arıyor?
- Ben de bir şey bilmiyorum. Senden sakladığım bir şey var, Marcel; bana leylekleri izlemem için para veren, Max Böhm'dü.
Adam arada öldü, onun ölümünden beri de esrar perdesi daha da yayılıyor. Sana daha fazlasını söyleyemeyeceğim ama, emin olduğum tek bir şey var, o da kuşbilimcinin kirli işlere bulaştığı.
- Öyleyse işi neden kabul ettin?
- Beni her türlü entelektüel meşgaleden uzak tutan zorlu bir eğitim döneminden çıktım. On yıl boyunca, hiçbir şey yaşamadım, hiçbir şey görmedim. İnsanın içinde korkunç bir boşluk, kafasını duvarlara vurduracak bir yaşama açlığı bırakan bu kandır-macaya bir son vermek istedim. Bu, benim için bir tutku gibiydi. İhtiyar Max bana Avrupa'yı, Ortadoğu'yu, Afrika'yı gezip leylekleri izlememi önerdiğinde, bir an bile tereddüt etmedim.
Yeta yanımıza geldi. Sabırsızlanıyordu. Garson ona hizmet etmemekte direniyordu. Sonunda hiçbirimiz bir şey yiyemedi. Karanlıkta, gök koyu yünden derinlikler açıyordu.
- Dönelim, dedi Marcel. Fırtına geliyor.
Odam kişiliksiz, ışığım güçsüzdü. Yağmur yağmak zahmetine katlanmazken, dışarıda gök güdüyordu. Hava boğucu olmasına rağmen, odada klima yoktu. Böyle bir ısı, şaşırtıcıydı. Başından beri Doğu ülkelerini ölümcül bir soğukta, yeterince ısıtılamamış mekânlarda kürk şapkalar olarak düşünmüştüm.
On buçukta, Argos verilerini kontrol ettim. Sliven'deki ilk iki leylek, çoktan Boğaziçi Köprüsü'nün yolunu tutmuştu bile. Kayıtlar her ikisinin de akşam altıyı çeyrek geçe sıralarında, Türk sınırı yakınındaki Svilengrad'a indiklerini gösteriyordu. Bu akşam Sliven'e bir leylek daha gelmişti. Ötekiler de peşinden gelecekti kuşkusuz. Öteki rotayı, Batı güzergâhını da inceledim: İspanya ve Fas yolunu seçen sekiz leyleği... Çoğu Cebelitarık Boğazı'nı aşmış, Sahra'ya doğru uçuyorlardı.
Fırtına hâlâ dinmemişti. Yatağıma uzandım, ışığı söndürüp baş ucu lambamı yaktım. İşte ancak o zaman Rayko'nun defterini açtım.
Leyleğe düzülmüş gerçek bir methiye. Rayko her şeyi kaydetmişti: kuşların geçişi, yuva sayısı, yavru sayısı, kazalar... Ortalamaları hesaplıyor, bunlardan sistemler çıkarmaya çalışıyordu. Defteri Max Böhm'ün çok hoşuna gidecek sütunlarla, sayılarla doluydu. Defterin kenarına, yetersiz bir İngilizce'yle kendi görüşlerini yazıyordu. Ciddi, dostça, esprili görüşler. Sliven'de yuva kuran çiftlere isimler takmış, defterin sonundaki bölüme de isimlerin nedenlerini sıralamıştı. Yosundan bir örtünün üzerine yuvalanan "Gümüş Külleri", erkeğinin asimetrik bir gagaya sahip oldu-
ğu "Çekici Gagaları", güneş kızanp batarken konan "Kızıl Baharları" işte böyle tanıdım.
Rayko gördüklerini teknik şemalarla ve anatomik incelemelerle de süslüyordu. Diğer krokilerdeyse çeşitli halka şekilleri çiziliydi: Fransız, Alman, Hollanda bilezikleri, bir de tabiî Böhm'ün-kiler. Rayko her çizimin yanma tarihini ve görüldüğü yeri yazmıştı. Bir ayrıntı dikkatimi çekti; çift halkalı leylekler, iki değişik halka modeli taşıyorlardı. Doğum tarihlerini gösteren halka inceydi, tek bir parçadan oluşuyordu. Böhm'ün daha sonra taktığı ise daha kalındı, bir kıskaç gibi açılıyordu. Gidip fotoğrafları buldum, kuşların bacaklarım inceledim. Rayko doğru görmüştü. Halkalar aynı değildi. Bu ayrıntının üzerinde düşündüm. Öte yandan, halkaların üzerindeki yazılarda hiçbir farklılık yoktu; tarih ve takıldıkları yer, hepsi bu kadar.
Dışarıda, yağmur nihayet yağmaya karar vermişti. Camlan açtığımda serin hava içeri doldu. Uzakta Sofya, gümüş fırtınasına tutulmuş bir galaksi gibi, ışıklarım yayıyordu. Okumaya devam ettim.
Son sayfalar 1991 leyleklerine ayrılmıştı. Rayko'nun son ilkbaharı. Joro gibi Rayko da şubat ve mart aylarında Böhm'ün leyleklerinin dönmediğinin farkına varmıştı. Joro gibi o da bunu kuşların yaralı ya da hasta olmalarına bağlamıştı. Rayko'nun bana söyleyecek başka bir şeyi yoktu. Notlarım okuyarak son günlerini izledim. 22 nisan tarihli sayfa boştu.
On üçüncü bölüm
- Tarih boyunca Çingenelerin göçebeliği, daha çok gacelerin sonu gelmez ırkçılığının bir sonucu gibi görünüyor.
Sabahın altısında, Bulgar tarlalarının uzaktan söken şafağında ben otomobili kullanırken, Marcel çoktan konferansına başlamıştı.
- Göçebe olarak kalmış Çingeneler, toplumun en yoksulları, en mutsuzlarıdır. Her baharda, geniş ve sıcak bir evin hayalim kurarak yola düşerler. Aym zamanda asıl çelişki de buradadır, bu göçebelik Çingene kültürünün ayrılmaz bir parçasıdır. Yerleşik Romlar bile, düzenli olarak seyahat ederler. Erkekler kanlarıyla böyle tanışır, aileler böyle birleşir. Bu gelenek, fizikî yer değişikliğinin de ötesinde, bir yaşam biçimi, bir ruh halidir. Bir Rom'un evi, hep kocaman bir çadır gibidir; toplumsal hayatm temeli olan, eşyanın, yerleşimin süslerin araba içini hatırlattığı büyük bir odadır.
Yeta arkada uyuyordu. Ağustosun 31'ine gelmiştik. Bulgaristan'da topu topu on altı saatim kalmıştı. Marin'le bir daha görüşüp sorular sormak, bir de 23 ve 24 nisan 1991 tarihli yerel gazetelere bakmak için Sliven'e gitmeyi kafama koymuştum. Polis dosyayı rafa kaldırmış olsa da, gazeteciler bazı ilginç ayrıntılar yakalamış olabilirlerdi belki de. Bütün bu araştırmalardan önemli bir sonuç çıkarmayı ummuyordum, ama bugün yapacaklarım akşamüstü Dr. Curiç'le buluşmama kadar beni oyalayacaktı. Öte yandan, geniş ovanın kenarındaki leylekleri de uyanırken yakalamak istiyordum.
Gazeteleri ziyaretimiz hiçbir işe yaramadı. Rayko cinayetiyle ilgili makaleler bir ırkçı söylemler furyasından başka bir şey değildi. Markus Lazareviç haklıydı: Rayko cinayeti zihinleri sarsmıştı.
Atkitno gazetesi Romlar arası hesaplaşma savını benimsiyordu. Makaleye göre iki toplayıcı klanı bir bölge için kapışmışlardı. Makale sonunda Romlara karşı bir iddianameye dönüşüyor, son birkaç ayda Sliven'i sarsan ve Çingenelerin başrolleri paylaştıkları bir dizi skandali hatırlatıyordu. Kısacası, Rayko cinayeti bu skandalların en önemlisi, zirvesiydi. Çingenelerin ormanları savaş alanına çevirmelerine, Bulgar köylüleri, özellikle de gezmeye gelen çocukları için tehlikeli bir yere dönüştürmelerine izin verilmemeliydi. Marcel bir taraftan makaleyi çeviriyor, bir yandan da öfkeden köpürüyordu.
Muhalefet partisi UDF'nin başlıca yayın organı Kutba ise daha çok batıl inançlar üzerinde duruyor. Makale ipucu bulunamama-sına değiniyor ve büyücülük, sihirbazlık üzerine dayandırılmış bir varsayımlar dizisi geliştiriyordu. Bu varsayımlara göre, Rayko bir "hata" işlemişti. Cezalandırılması için, yüreği sökülmüş ve bir yırtıcının acımasızlığına teslim edilmişti. Sonunda da makale cehennemi bir üslupla Sliven halkım uyarıyor, gerçekten şeytanî bir güruha dönüşmüş Çingenelere karşı dikkatli olmayı öğütlüyordu.
Avcılar Birliği oldukça kısa bir yazıda Rom vahşetinin bir tarihçesini sunuyordu. Kundaklanmış evler, cinayetler, hırsızlıklar, kavgalar ve benzeri haydutluklar oldukça eleştirel bir üslupla sıralanıyor, iş Çingenelerin yamyamlığına kadar götürülüyordu. Yazar, görüşünü desteklemek için Çingenelerin XIX. yüzyılda insan eti yemekle suçlandıkları Macaristan'daki bir olayı örnek veriyordu.
- Burada söylemedikleri, Romların o suçlamalardan aklandıkları, diye haykırdı Marcel. Üstelik geç kalmış bir aklanmaydı bu, çünkü yüzden fazla Çingene bataklıkların dibinde linç edilmişti.
Bu kadarı fazlaydı. Minaüs eski matbaada kükrüyordu. Avaz avaz bağırarak başyazarı çağırdı, eline geçen kâğıt tomarlarım fırlattı, mürekkebi devirdi, arşivleri taramamıza izin veren yaşlı adamı sarstı. Güçlükle de olsa, onu yatıştırmayı başardım. Matbaadan çıktık. Yeta hiçbir şey anlamamış, peşimizden geliyordu.
Sliven Garı yakınlarında prefabrik bir büfe görüp, birer Türk kahvesi içmeyi önerdim. Marcel yarım saat boyunca Romanî homurdandı, sonunda sakinleşti. Arkamızda Çingeneler, yırtıcı hayvan sessizliğiyle yavaş yavaş badem yiyorlardı. Marcel bayramlık ağzım açarak laf attı. Romlar gülümsedi, sonra cevap verdiler. Birazdan, Marcel kahkahalar atmaya başladı. Neşesi geri gelir gibiydi. Saat ondu. Yol arkadaşıma rota değiştirerek ovayı arşınlamayı, leylekleri aramayı önerdim. Marcel heyecanla kabul etti.
Karakterini daha iyi tanımaya başlamıştım: Minaüs de göçebeydi, sadece mekânda değil, zaman içinde de göçebe. Sadece şimdiyi yaşıyordu. Kafasında, bir andan diğerine olan değişiklik belirgin ve köklüydü.
Önce bağların arasından geçtik. Kalabalık bir Romni grubu çardakların üzerine eğilmiş, üzüm koparıyordu. Havada ağır bir üzüm kokusu vardı. Biz geçerken kadınlar doğruluyor, bizi selamlıyorlardı. Hep aynı koyu ve mat suratlar. Üzerlerinde hep aynı canlı ve renkli paçavralar, içlerinden bazıları tırnaklarını kıpkırmızı boyamıştı. Sonra, ara sıra çiçekli bir ağaca rastladığımız, ıssız ve kocaman ovaya girdik. Ama diri otların arasında en çok görünen, parlak ve siyah bataklık izleriydi.
Birden beyazımsı uzun bir zirve görüntüyü böldü, "işte, oradalar" diye mırıldandım. Marcel dürbünümü alıp sürüye çevirdi. Hemen ardından sağdaki bir patikayı göstererek, "Buraya sap" dedi. Çamurlu karığa daldım. Yavaşça leyleklere yaklaşıyorduk. Orada yüzlercesi vardı. Bir ayaklarının üzerinde dimdik, uyuşuk, sessiz. "Motoru durdur" diye fısıldadı Marcel. Arabadan inip ilerledik. Kuşlardan birkaçı ürperdi, kanatlarım çırptı, sonra havalandı. Durduk. Otuz saniye. Bir dakika. Kuşlar eski düzenlerine döndüler, gagalarıyla toprağı karıştırdılar, narince yürümeye devam ettiler. Yeniden birkaç adım attık. Kuşlar otuz metre ötemizdeydi. Marcel, "Duralım" dedi, "daha fazla ilerleyemeyiz. Dürbünümü alıp, leylekleri incelemeye koyuldum. Hiçbirinde halka yoktu.
Öğleye doğru Marin'in düzlüğüne vardık. Romlar bizi daha sıcak karşıladılar. Marin'in karısı, ayçiçekli Sultana; Mermet'in karısı burnu kemerli Zaynepo; elleri belinde, kızıl saçlı kadın, Kos-ta'nın kadını Katio. Rayko'nun dul karısı Mariana üç aylık bebeği Denke'yi uyutmaya çalışıyordu. Güneş yükselmişti. Çalılıklardan, böceklerin hareketiyle tetiklenmiş bir ses yükseliyordu.
- Cesedi bulan her kimse, onunla görüşmek istiyorum, dedim. Marcel yüzünü buruşturdu. Yine de isteğimi çevirdi. Bu kez
Marin' bana iğrenircesine baktı, sonra da Mermet'i çağırdı. Cildi kahverengi, sivri yüzü parıltılı perçemlerinin altına gömülü bir dev. Gevezelik etmeye niyeti yok gibiydi. Küçük bir dal parçası koparıp dalgınca dişlemeye koyuldu, bu arada birkaç kelime etti.
- Anlatacak bir şey yok, diye çevirdi Marcel. Mermet Rayko'yu ormanda bulmuş. Tüm aile onu aramak için ormana dağılmış. Mermet hiç kimsenin girmediği bölgeye girmiş. Cesedi orada bulmuş.
- Tam olarak nerede? Bir açıklıkta mı, çalıların arasında mı?
Marcel sorumu çevirdi. Mermet cevap verdi. Minaüs anlattı:
- Bir açıklıkta, otlar, sanki düzlenmiş gibi, kısacıkmış.
- O otların üzerinde hiç iz yok muymuş?
- Yokmuş.
- Ya çevrede? Ayak izi? Tekerlek izi?
- Yokmuş. Açıklık ormanın çok içlerinde. Bir arabanın giremeyeceği bir yerde.
- Ya ceset? diye devam ettim. Ceset nasılmış? Rayko boğuşmuş mu?
- Söylemesi güç, diye cevap verdi Marcel Mermet'in söylediklerini dinledikten sonra. Kolu göğsüne yapışık, yatıyormuş. Derisi her yönde kesikmiş. Bağırsakları buradan (Mermet kalbini gösteriyordu) başlayan kahverengimsi bir yaradan dökülüyormuş. Tuhaf olan yüzüymüş. îkiye bölünmüş gibi. Gözler fal taşı gibi açık. Bembeyaz. Korku dolu. Ağzı kapalı, rahat, dudaklar gevşek.
- Hepsi bu mu? Şaşırtıcı başka bir şey? -Yok.
Mermet dal parçasını geveleyerek birkaç saniye sustu, sonra bir şeyler ekledi.
- Bir gün önce büyük bir fırtına çıkmış olmalı. Çünkü o bölgedeki bütün ağaçlar yatmış, dallan ve yapraklan dört bir yana savrulmuş.
- Son bir soru: Rayko sana hiçbir şeyden söz etmedi mi, bir şeyler bulduğunu anlatmadı mı? Bir şeylerden çekinir gibi miydi?
Mermet, Marcel'in sesiyle son noktayı koydu:
- Onu iki ay boyunca kimse görmemişti.
Bütün bu aynntılan defterime yazıp, Mermet'e teşekkür ettim. Usulca başını salladı. Önüne bir çanak süt konmuş bir kurda benziyordu. Kampa döndük. Çocuklar arabanın radyosunda kasetlerini dinlemek istiyorlardı. Göz açıp kapayıncaya kadar açık kapılı Volkswagen klarnetlerin, akordeon ve dümbeleklerin birbiriyle yanştığı bir Çingene orkestrasına döndü. Biraz şaşırmıştım. Herkes gibi ben de Çingene müziğinin kemandan oluştuğunu sanıyordum. Bu tiz sesler daha çok bir derviş raksının büyüleyici özelliklerini andınyordu.
Sultana bize Türk kahvesi sundu: dibi telveli acı bir içecek. Elimdeki fincana dudaklanmın ucunu dokundurdum. Marcel gerçek bir uzman gibi küçük yudumlar alıyor, bir yandan da ayçiçek-li kadınla sohbet ediyordu. Bana kahveden, pişirilme yönteminden falan bahsediyormuş gibi geldi. Marcel sonra fincanını çevirip, birkaç dakika bekledi. Sonra da uzman gözüyle dibini incele-
di, Sultana'nın da yardımıyla yorumlar yaptı. O zaman kahve falının yöntemlerinden bahsettiklerini anladım.
Bense, gergin, etrafa küçük gülücükler dağıtıyordum. Marin' ve öbürleri için, Rayko'nun ölümü geçmişte kalmıştı. (Marcel bir yılın sonunda ölünün adının özgürlüğüne kavuştuğunu anlatmıştı: o zaman adı yeni doğmuş bir bebeğe verilebilir, bir ziyafet düzenlenip, ölünün ruhu kardeşlerinin düşüne girmeye son vereceğinden rahatça uyunabilir.) Oysa benim için bu ölüm, tam tersine, şimdiyi parçalıyordu. Kuşkusuz geleceği de.
Öğleden sonra ikide, bulutlar geri dönmüştü. Akşama doğru Sofya'da Milan Curiç'le buluşabilmek için, yola koyulmamız gerekiyordu. Kumpanyayı selamladık, gülücükler ve sarılmalarla onlardan aynldık.
Yolda, Sliven banliyösünden geçtik. Şurada burada araba en-kazlannın yattığı, toprak yollarla bölünmüş tozlu teneke mahalleleri. Yavaşladım. "Burada çok dostum var" dedi Marcel. "Yine de sana bunu yapmak istemem. Gidelim." Asfaltın kenanndaki çocuklar geçişimizi selamladılar. "Gace! Gace! Gace!" Yalınayak dolaşıyorlardı. Yüzleri kirli, saçlan pislik içindeydi. Hızlandım. Birkaç saniye sonra, sessizliği bozdum:
- Söyle bana Marcel, Rom çocuklan neden bu kadar pis?
- Boş vermişlik falan değil Louis. Bu eski bir gelenek. Romlara göre çocuk o kadar güzel bir yaratıktır ki, nazar değdirmeye hazır yetişkinlerin ilgisini çeker. Onun için hiç yıkanmazlar. Bir çeşit gerçeği peçeleme. Güzelliklerini ve saflıklarını başka gözlerden saklamak için.
On dördüncü bölüm
Marcel dönüş yolu boyunca bana Milan Curiç'i anlattı.
- Değişik bir adamdır, dedi. Yalnız bir Çingene. Tam olarak nereden geldiğini kimse bilmiyor. Kusursuz bir Fransızca konuşur. Tıp eğitimini Paris'te yaptığı söylenir. Balkanlar'da görülmesi yetmişli yılların işidir. O dönemden bu yana Curiç Bulgaristan'ı, Yugoslavya'yı, Romanya'yı ve Arnavutluk'u karış karış dolaşır, insanlara bedava bakar. Elindeki imkânlarla Romları tedavi eder. Çağdaş tıpla Çingenelerin doğa bilgilerini harmanlar. Ciddi kanamaları olan bir sürü kadının hayatını kurtardı. Kadınlar Macaristan'da ya da Çekoslovakya'da kısırlaştırılmış. Buna rağmen Curiç gizli kürtaj yapmakla suçlandı. Galiba iki seferinde de mahkûm oldu. Baştan aşağı yalan. Hapisten çıkar çıkmaz, turnelerine bıraktığı yerden başladı. Rom dünyasmda Curiç ünlü biridir, neredeyse bir mitostur. Büyülü güçlere sahip olduğuna inanılır. Onunla konuşmaya yalnız gitmeni öneririm. Belki tek bir gaceye konuşur. İki gace, fazladır.
Bir saat kadar sonra, altıya doğru Sofya'ya yaklaşıyorduk. Önce derin çukurlarla çevrili harap mahallelerden geçtik, sonra da Çingenelerin kamp kurup, hayatta kalmaya çalıştıkları boş arsaların yanından. Sırılsıklam çadırları alüvyonlara kapılıp, gidecek gibi görünüyordu. Alay eder gibi; doğulu usulü bol kumaş pantolonlar giymiş Romni kızları bu yağmur ve çamur cehenneminin altında çamaşır asıyorlardı. Gizli bakışlarla. Kaçamak gülücüklerle. Rom halkının güzelliği ve gururu bir kez daha yüreğimi dağlıyordu.
Lenin Bulvarı'na sapıp Marcel ve Yeta'yı Narodno-Sabranye Meydam'nda bıraktım. Çiftin hemen yalanda iki odalı bir dairesi vardı. Marcel, Milan Curiç'in evini tarife kalktı. Cebinden yıpran-
mış bir defter çıkarıp koca bir sayfayı şemalarla, Kiril yazısıyla doldurmaya girişti. "Yanılman imkânsız" diyordu beni sokak isimlerine, kestirmelere ve gereksiz ayrıntılara boğarken. Sonunda Latin harfleriyle Curiç'in açık adresini yazdı. Marcel ve Yeta beni gara kadar geçirmekte ısrarlıydı. O yüzden ayrıldığımız yerde, bu kez saat sekizde buluşmaya karar verdik.
Sheraton'a gelip valizimi kapattım, hesabı kalın leva destele-riyle ödedim. Mesaj gelip gelmediğini sordum. Altı buçukta yine sakin Sofya sokaklarındaydım.
Bir kez daha Ruski Bulvan'ndan geçip, General Vladimir Zaymov Caddesi'ne ulaşmak üzere sola saptım. Işıklı tabelalar yerdeki su birikintilerinde oynaşıyordu. Bir tepenin üstüne çıktım. Öteki yamaçta gerçek bir orman gördüm. "Parkın içinden geçeceksin" demişti Marcel. Balta girmemiş bir ormanda kilometrelerce yol aldım. Grimsi bir bulvar boyunca, iç karartıcı siteler gördüm. Sonunda aradığım sokağı buldum. Döndüm, tereddüt ettim, yolun çukurlarında arabanın altını vurdum, isimsiz binalar boyunca ilerledim. Doktor 3 C numaralı binada oturuyordu. Hiçbir yerde bu numaraya rastlamadım. Elimdeki defteri sokakta yağmurun altında oynayan Rom çocuklarına gösterdim. Kahkahalar atarak, tam karşısında durduğum apartmanı gösterdiler.
içeride, sıcak daha da arttı. Hava kızartma, lahana ve çöp kokulan yüklüydü. Dip tarafta iki adam asansör kapışım çekiştiriyordu. Kasları ampulün çıplak ışığında parıl parıl, terli iki dev. "Dr. Curiç?" diye sordum. Parmaklarıyla 2 yaptılar. Merdivenleri koşarak çıktım, doktorun levhasını gördüm. Kapının ardından bir cehennem gürültüsü geliyordu. Kapıyı çaldım. Birkaç kere. Kapı açıldı. Müzik kulak zarlarıma saldırdı. Karşımda çok tombul, çok esmer bir kadın duruyordu. Adımı ve Curiç'in adını tekrarladım, içeri girmeme izin verdiyse de, sarımsak kokulanyla ve bir ayakkabı ordusuyla dolu daracık bir koridorda beni bıraktı. Dockside' larımı çıkardım, yüzüm ter içinde, beklemeye koyuldum.
Kapılar çarptı, gürültü daha da yükseldi, sonra uzaklaştı. Birkaç saniyede, gürültünün arasından Marin' ve ailesinin otomobilimde dinledikleri müziği tanıdım; aynı dövünmeler, klarnet ve akordeon çılgınlığı. Burada insan sesleri de yarışa katılıyordu. Bir kadın sesi, kısık ve yırtıcı.
- Güzel ses, değil mi?
Gözlerimi kısıp, gölgeye döndüm. Koridorun ucunda, hareketsiz bir adam duruyordu. Dr. Milan Curiç. Marcel her zamanki hayal dünyasına sadık kalmış, asıl söylemesi gerekeni atlamıştı: Mi-
lan Curiç cüceydi. Minik değil (boyu bir elli falan olmalıydı), ama sakatlığının bütün özelliklerini taşıyan bir cüce. Kafası dev gibi duruyordu, göğsü de koskocaman. Eğri bacakları gölgenin içinden birer kıskaç gibi beliriyordu. Yüzünü göremiyordum. Curiç tok sesiyle ve kusursuz bir Fransızca'yla devam etti:
- Adı Esma. Romların divası. Arnavutluk'ta ilk ayaklanmalar onun konserlerinde başladı. Siz kimsiniz, Mösyö?
- Adım Louis Antioche, dedim. Fransız'ım. Buraya Marcel Mi-naüs'nün tavsiyesi üzerine geldim. Bana birkaç dakikanızı ayırabilir misiniz?
- Benimle gelin.
Doktor topukları üzerinde dönüp, sola saptı, gözden kayboldu. Peşinden gittim. Televizyonun bangır bangır bağırdığı uzun bir salondan geçtik. Ekranda köylü kıyafeti giymiş kızıl saçlı dev bir kadın, mujik kılığına bürünmüş yaşlı bir akordeoncunun eşliğinde kırmızı ve mavi bir topaç gibi dönüyor, şarkı söylüyordu. Görüntü daha çok iç karartıcıydı, ama müzik enfesti. Odadaki Romların çıkardıkları gürültü daha da yüksekti. Abartılı hareketler ve kahkahalar eşliğinde yiyip içiyorlardı. Kadınlar parıltısız büyük küpeler takmış, simsiyah saçlarını örmüşlerdi. Erkeklerin başındaysa keçeden yapılmış küçük şapkalar vardı.
Curiç'in çalışma odasına girdik. Kapıyı kapattı, ağır bir perdeyi çekip müzik gürültüsünü hafifletti. Bakışlarımı odanın içinde gezdirdim. Yerdeki halı yıpranmıştı, mobilyalar ise kartondan yapılmış gibiydi. Bir köşede demirler ve kayışlar takılmış bir yatak vardı. Yatağın yanındaki cam etajer paslanmış ameliyat aleti doluydu. Kısa bir süre kendimi yasadışı bir kürtajcının, bir çıkıkçının yanında sandım. Hemen ardından da, böyle bir şey düşündüğüm için utandım. Curiç tam da böylesi önyargılar nedeniyle birkaç kez hapse girmişti. Milan Curiç sadece diğer Romları tedavi eden bir Rom doktordu.
- Oturun, dedi.
Kol dayama yerleri çatlamış, kırmızı bir koltuğa çöktüm. Curiç bir an karşımda, ayakta dikildi. Fırsattan yararlanıp, onu alabildiğince inceledim. Yüzü hayranlık uyandırıcıydı. Esnek ve düzenli Çizgilere sahip, güzel bir ağaç kabuğu gibi. Büyük bağa gözlüklerin çevrelediği kocaman yeşil gözleri vardı. Curiç erken yaşlanmış, kırklarında biriydi, insan esmer cildindeki derin yarıkların izini sürebiliyordu, gür saçları da metalik bir griydi. Oysa bu ayrıntılar ondan beklenmeyecek bir gücü, bir dinamizmi dışa vuruyordu. Kaslı kollan gömleğinin kumaşını geriyor, yakından bakı-
lınca, vücudunun üst kısmının normal boyutlarda olduğu anlaşılıyordu. Milan Curiç masasının arkasına geçip oturdu. Dışarıda yağmur hızını daha da artırmıştı. İşe kusursuz Fransızcasım kutlamakla başladım.
- Eğitimimi Paris'te yaptım. Fakültede, Saint-Peres Sokağı'nda. Sustu, hemen ardından devam etti:
- Bu kadar kibarlık yeter, Mösyö Antioche. Ne istiyorsunuz?
- Sizinle Rayko Nikoliç, hani geçen nisan ayında Sliven ormanında öldürülen Çingene konusunda konuşmaya geldim. Otopsiyi sizin yaptığınızı biliyorum. Size bazı sorular sormak isterdim.
- Fransız polisinden misiniz?
- Hayır. Ama belki de bu cinayetin benim şu anda yürüttüğüm araştırmayla bir ilgisi olabilir, diye düşünüyorum. Bana cevap vermek zorunda değilsiniz. Ama bırakın da, kendi öykümü anlatayım. Ondan sonra sorduklarımın bir cevap gerektirip gerektirmeyeceğine siz karar verirsiniz.
- Sizi dinliyorum.
Maceramı anlattım: Max Böhm'ün bana verdiği değişik görevi, kuşbilimcinin ölümünü, geçmişini çevreleyen sırlan, yolumun üzerinde karşılaştığım ilginç ayrıntıları; benim gibi, leylekler konusunu araştıran iki Bulgar'ı, sürekli karşıma çıkan Tek Dün-ya'yı...
Cüce adam konuşmam boyunca gözünü kırpmadı. En sonunda sordu:
- Bütün bunların Rayko'nun ölümüyle ne ilgisi var?
- Rayko da kuşbilimciydi. Leyleklerin geçişini gözlüyordu. O kuşların bir sır sakladıklarından eminim. Belki de Rayko'nun gözlemleye gözlemleye çözdüğü bir sır. Belki de hayatına mal olan bir sır. Bütün bu söylediklerimin size anlamsız gelebileceğini biliyorum Dr. Curiç. Ama siz cesede otopsi yaptınız. Bana bazı bilgiler verebilirsiniz. On günde, üç bin kilometre yol yaptım. Yaklaşık on bin kilometrem daha var. Bu gece saat on birde İstanbul trenine binmiş olacağım. Artık Sofya'da bana bir şeyler anlatabilecek tek kişi sizsiniz.
Curiç gözlerini birkaç saniye benden ayırmadı, sonra bir sigara paketi çıkardı. Bana da ikram etti, (teşekkür ederek reddettim) etrafa güçlü bir benzin kokusu yayan kocaman bir çakmakla yaktı. Mavimtırak bir duman bizi bir süre ayırdı, sonra da ilgisiz bir sesle sordu:
- Hepsi gerçekten bu kadar mı? Boğazımda yükselen öfkeyi hissettim:
_ Hayır. Doktor Curiç. Bu işte kuşlarla fazla bir ilgisi olmayan, yine de insanı çok sarsan bir rastlantı daha var; Max Böhm kalp nakli yaptırmıştı. Sağlık dosyası ya da kaydı olmayan bir kalp hastası.
- îşte şimdi oldu, dedi Curiç sigarasının külünü geniş bir kupaya silkerek. Anlaşılan size Rayko'nun kalbinin çalındığı anlatılınca siz de bir organ kaçakçılığı ya da ona benzer bir şey var diye düşündünüz.
- Ama bakın...
- Palavra. Beni iyi dinleyin, Mösyö Antioche. Size yardım etmek istemiyorum. Bir gaceye asla yardım etmem. Ama yapacağım açıklamalar vicdanımı rahatlatacak. (Curiç bir çekmece açıp, masasının üzerine birbirlerine zımbalanmış birkaç kâğıt bıraktı.) işte 23 nisan 1991 günü Sliven spor salonunda Rayko Nikoliç'in cesedi üzerinde dört saat çalışıp araştırdıktan sonra hazırladığım rapor. Benim yaşımda böylesi bir yardım fazla sayılır. Raporu Bulgarca yazmak için kendimi zorladım, oysa Romanî de yazabilirdim. Ya da Esperanto. Kimse okumayacak olduktan sonra. Bulgarca bilmiyorsunuz, değil mi? Öyleyse kısaca özetleyeyim.
Kâğıtları eline aldı, gözlüklerini çıkardı. Gözleri sanki bir büyü etkisiyle yan yarıya küçüldü.
- Önce çerçeveyi çizelim. 23 nisan sabahı, Sliven gettosunda her zamanki turnemi yapıyordum. Kosta ve Mermet Nikoliç, her ikisi de iyi tanıdığım toplayıcılardır, yanıma geldiler. Rayko'nun cesedini bulmuşlar, kuzenlerinin bir ayının saldınsma uğradığından emindiler. Ormanın içindeki açıklıkta cesedi gördüğümde, gerçeğin hiç de düşündükleri gibi olmadığım hemen anladım. Rayko'nun vücudunu kaplayan korkunç yaralar, birbirinden farklı iki belirgin tiptendi. Cesette hayvan ısınklan vardı, ama bu ısınklar ameliyat aletleriyle gerçekleştirilmiş yaralardan sonraki bir döneme aitti. Üstelik, çevrede çok az kan vardı. Yaralarına bakınca, Rayko'nun bir alyuvarlar denizinde yüzüyor olması gerekirdi. Oysa durum hiç de öyle değildi. Bir de ceset çınlçıplaktı, vahşi bir hayvanın kurbanım soymak zahmetine katlanacağım sanmıyorum. Otopsi yapmak için, Nikoliçlere cesedi Sliven'e getirmelerini söyledim. Bir hastane aradık. Ama boşunaydı. Sonunda o spor salonunu bulduk, orada çalışıp Rayko'nun son saatlerini genel hatlanyla canlandırma imkânı buldum, isterseniz, bir dinleyin:
23/4/1991 tarihli otopsi raporundan alıntılar: Konu: Rayko Nikoliç, erkek. Çıplak. 1963 yılında İskenderun, Türkiye'de doğmuş. Muhtemel ölüm tarihi 22/4/1991, kalp nahiyesindeki
derin yara sonucunda Sliven, Bulgaristan yakınlarında Duru Sular olarak adlandırılan ormanda, saat yirmi-yirmi üç arasında.
Curiç bakışlarını kaldırıp ekledi: "Cesedin genel durumunu atlıyorum. Yaraların tanımım dinleyin."
Vücudun üst yansı. Dudaklar çevresinde tıkaç izleri dışında, yüze dokunulmamış. Kesik bir dil (kurban dilini koparmak için ısırmış olmalı). Ensede gözle görülür bir morluk ya da çürük yok. Göğsün ön kısmının incelenmesinde, köprücükkemiklerinden başlayıp göbeğe kadar inen, uzunlamasına ve düz bir yara görülüyor. Ameliyatlarda kullanılan cinsten, çok kesici bir aletle gerçekleştirilmiş, kusursuz bir kesik. Yaranın kenarlarında fazla kan görülmediğinden, elektrikli neşter de kullanılmış olabilir. Boyunda, göğsün ön kısmında ve kollarda yine kesici bir aletle yapılmış sayısız yarık görüyoruz. Sağ kol omuz hizasından neredeyse tümüyle kesilmiş. Göğüs-karın boşluğu yarası çevresinde sayısız pençe izi. Öncelikle ayı ya da vaşak pençesi. Sayısız ısırık; göğüste, omuzlarda, böğürlerde ve kollarda. Çevreleri diş izleriyle dolu yaklaşık yirmi beş oval var, ama ceset izlerin alınmasına izin vermeyecek kadar parçalanmış. Sırtta hiçbir şey yok. Omuzlarda ve bileklerde ip izleri.
Curiç durdu, sigarasından bir nefes çekip devam etti:
Göğüs boşluğunun üst bölümünün incelenmesi, yüreğin yerinde olmadığım gösteriyor. Atar ve toplar damarlar alınan kalbin olabildiğince uzağından, özenle kesilmiş. Bu, kalbi sarsmamak için kullanılan en klasik yöntemdir. Diğer iç organları yaralanmış: akciğer, karaciğer, mide, ödkesesi. Muhtemelen vahşi hayvanlarca, yan yanya yenmiş durumdalar. Cesedin içinde ya da dışında bulunan kurumuş organik lif parçalan iz bulmaya yarayamayacak durumda. Göğüs boşluğunda kanama belirtisi yok.
Vücudun alt bölümü. Sağ kasık bölgesinde derin yaralar, uyluk daman meydanda. Kamış, cinsel organlar ve kalçalann üst bölümü üzerinde sayısız yanklar. Kesici alet bu bölgede ısrarla kullanılmak istenmiş gibi. Kamış sadece birkaç doku bağı sayesinde kopmamış görünüyor. Kalçalarda çok sayıda pençe izi. Her iki bacakta da hayvan ısı-nklan. Sağ kalçanın iç bölümü diş darbeleriyle parçalanmış. Kalçalarda, dizlerde ve ayak bileklerinde bağ izleri.
Curiç bakışlarını kaldırıp, konuştu:
- işte otopsinin sonuçları, Mösyö Antioche. Birkaç zehir testi yapıp, cesedi tamamen temizleyerek aileye iade ettim. Ne olursa olsun, hiçbir soruşturmayla sonuçlanmayacak bir Rom cinayeti konusunda, yeterince şey biliyordum.
Tüm vücudum üşüyor, soluğum kesiliyordu. Curiç gözlüklerini taktı, yeni bir sigara yaktı. Yüzü dumanın gerisinden dansözler gibi dalgalanıyordu.
- Bana kalırsa şöyle oldu: Rayko 22 nisan gecesi ormanın ortasında saldırıya uğradı. Onu bağlayıp, susturdular. Sonra göğüs üzerinde uzun bir yarık açtılar. Kalp, uzman bir cerrah tarafından, kusursuz bir biçimde alındı. Bana göre cinayetin birinci perdesi böyle. Rayko bu dönemde öldü, bu konuda hiç şüphe yok. Bu sırada her şey çok sakin yapıldı. Profesyonelce. Katil kalbi sabırla ve ustaca çıkardı. Ondan sonra, her şey daha çabuk. Katil (ya da elinde cerrah aleti bulunan bir başkası) cesedin üzerine atılıp boydan boya çizdi, cinsel organların üzerinde daha fazla durdu, bıçağıyla doğradı, kamışın üzerinde bir testere gibi, gidip geldi. Bu da katliamın ikinci perdesi. Sonra da orman hayvanları, işi bitirdiler. Bu açıdan bakıldığında, geceyi yırtıcıların ortasında geçirmiş olmasına rağmen, cesedin nispeten iyi durumda kaldığını söylemek gerekir. Bunu da katillerin ameliyattan önce Ray-ko'nun göğsüne sürdükleri antiseptiklere bağlıyorum. Anlaşılan ilacın kokusu hayvanları birkaç saat boyunca uzakta tutmuş. îş-te olayların özeti böyle, Mösyö Antioche. Cinayet mahalli konusundaysa her şeyin cesedin bulunduğu yerde, muhtemelen bir brandanın ya da ona benzer bir şeyin üzerinde gerçekleştirildiğini söyleyeceğim. Açıklık çevresinde iz bulunamaması, bu varsayımımı doğruluyor. Size bunun şimdiye kadar gördüğüm en korkunç cinayet olduğunu söylemem gereksiz. Nikoliçlere gerçeği anlattım. Bilmeleri gerekirdi. Bu vahşet, kanlı bir iz gibi bütün ülkeye yayıldı, yerel basında okuduğunuzu sandığım safsatalara neden oldu. Benim ekleyecek bir yorumum yok. Sadece o kâbusu unutmak istiyorum.
Bir kapı sesi. Yine Çingene sesleri, karmaşık uğultular, sarımsak kokulan. Turkuvazlı kadın elinde bir şişe votka ve soda şişeleri dolu bir tepsiyle geldi. Tepsiyi koltuğumun yanındaki bir seh-Paya koymak için eğildiğinde, küpeleri çınladı. İçkiyi reddettim. Bana sidik rengi, sanmtırak bir sıvı ikram etti. Curiç kendine kü-Çük bir kadeh votka doldurdu. Gırtlağım bir yangın duvarı kadar kuruydu. Gazozu bir dikişte bitirdim. Kadının kapıyı kapamasını bekleyip sordum:
- Vahşice işlenen cinayete rağmen, bunun Rayko'nun yüreğini çıkarıp almak amaçlı cerrahî bir müdahale olduğunu düşünüyorsunuz, değil mi?
- Hem evet hem de hayır. Evet, çünkü cerrahî yöntem ve bir ölçüde asepsi uygulanmışa benziyor. Hayır, çünkü bazı ayrıntılar genel tabloya uymuyor. Her şey ormanda oldu. Oysa bir kalp ameliyatı en katı antiseptik kuralları gerektirir. Böylesi kurallar tabiatm ortasında uygulanamaz. Ama her şeyden önce, "hasta"ya anestezi yapılması gerekir. Oysa Rayko kendindeydi.
- Ne demek istiyorsunuz?
- Kanını aldım. Uyuşturucu izine rastlamadım. Göğüs kafesi kesilmiş, ameliyat Rayko bilinçliyken gerçekleştirilmiş. Rayko acıdan öldü.
Ter damlalarının koltukaltıma aktığım hissettim. Curiç gözlük camlarının gerisinden kocaman gözlerini bana dikmişti. Sanki son cümlesinin yarattığı etkinin keyfini çıkarıyor gibiydi.
- Lütfen doktor, açıklayın.
- Kanda anestezi izine rastlanmaması dışında, belirtiler beni yanıltmıyor. Size kollarda, omuzlarda, bileklerde, kalçalarda ve ayak bileklerinde bağ izlerinden söz etmiştim. Burada kullanılan kauçuktan yapılmış kayışlar. Öylesine sıkı ki, vücut acıdan kıvrandıkça ete gömülüp, yara açmış. Ağızdaki tıkaç da özel. Çok güçlü bir yapışkan. Ben otopsiyi yaptığımda, yani Rayko'nun ölümünden on sekiz saat kadar sonra sakalı uzamıştı. (Kıllar ölümden yaklaşık üç gün sonrasma kadar uzamaya devam eder.) Sadece dudakların çevresi dışında, o bölge yeni tıraş edilmiş gibiydi. Neden? Çünkü katiller yapışkan tıkacı çıkarırken, yüzün o bölümünde kaba bir epilasyon gerçekleştirdiler. Kısacası, vücut kusursuz bir hareketsizliğe ve mutlak bir sessizliğe mahkûm edildi. Sanki katiller bu acıdan çıplak elleriyle yararlanmak, hâlâ ürperen organlarına dokunmak istemişler gibi. Size bir de Rayko'nun ağzından bahsetmem gerek. Öylesine korkunç bir acı çekti ki, dilini ısırıp kopardı. Dilin parçaları ve gırtlaktan fışkıran kanla kendi kendini boğdu, işte gerçek bu, Mösyö Antioche. Böylesi bir ameliyat sadece hasta, çılgınlıktan ya da ırkçılıktan sarhoş beyinlerin gerçekleştirebileceği bir kaçıklık, bir canavarlıktır.
Israr ettim:
- Vericinin kendinde olması, kalbi işe yaramaz kılar mı? Şunu demek istiyorum; acı kasılmaları, yüreğin fonksiyonlarım yok etmiş olabilir mi?
- inatçısınız Mösyö Antioche. Ama ne kadar çelişkili görülse
de hayır. En aşın acı bile, kalbi yıpratmaz. Bu durumda yürek çok daha hızlı çarpar, tıkanır ve vücuda kan pompalamaz. Yine de iyi durumda kalır. Burada sadizmin dışında anlaşılmaz olan, teknik saçmalık. Bir anestezi gerekli hareketsizliği sağlayacakken, neden sıçrayan, kasılan bir vücudu ameliyat etmeli? Yön değiştirdim:
- Böylesi bir cinayetin bir Bulgar tarafından işlenebileceğine inanıyor musunuz?
- imkânsız.
- Ya gazetelerde okuduğum gibi, Romlar arası bir hesaplaşma? Curiç omuz silkti. Aramızda sigara dumanı vardı.
- Gülünç. Romlar için gereğinden de incelikli. Tüm Bulgaristan'daki tek Rom doktorum. Öte yandan, cinayet için bir neden de yok. Rayko'yu tanırdım. Saf bir hayat sürüyordu.
-Saf mı?
- "Rom gibi" yaşıyordu. Tam bir Rom'un yaşaması gerektiği gibi. Bizim kültürümüzde günlük yaşam çok katı davranış kuralları, yasalar karışımı tarafından yönetilir. Bu kural ve yasaklar karmaşasında temel kavram saflıktır. Rayko yasalarımıza sadıktı.
- Kısacası, Rayko'yu öldürmek için bir neden yoktu.
- Hiç yoktu.
- Tehlikeli bir şey görmüş olamaz mıydı?
- Ne görecekti ki? Rayko sadece bitkiler ve kuşlarla ilgilenirdi.
- iyi ya.
- Leyleklerinizi mi kastediyorsunuz? Palavra. Hiçbir ülkede birkaç kuş için adam öldürülmez. Özellikle de bu şekilde değil.
Curiç haklıydı. Bu ani şiddet leyleklerle ilgili olamazdı. Biz daha çok Max Böhm'ün fotoğraflarının üzerinde ya da kalbinin esrarında durmalıydık. Cüce doktor elleriyle saçlarını sıvazladı. Gümüşî perçemleri oyuncak bir bebeğin yapay saçlarını andırıyordu. Şakakları terden parıl parıldı. Kadehini boşalttı, sonra konuşmanın bittiğini belli edercesine, usulca masanın üzerine bıraktı. Son bir soru sordum:
- Tek Dünya ekipleri nisan ayında bölgede miydiler?
- Galiba.
- Bu adamların elinde sözünü ettiğiniz aletlerden vardı.
- Yanlış yoldasınız, Antioche. Tek Dünya'dakiler iyi insanlar. Romlar hakkında hiçbir şey bilmiyorlar, ama onlara fedakârca bağlandılar. Kuşkularınızı dört bir tarafa saçmayın. Hiçbir şey elde edemezsiniz.
- Sizin görüşünüz ne?
- Rayko'nun cinayeti kesinlikle bir sır. Ne bir tanık var ne bir iz ne de cinayet nedeni. Kullanılan yöntemin kusursuzluğu da cabası. Otopsiden sonra, en kötüsünü düşündüm. Özellikle Çingeneleri hedef alan ırkçı bir senaryo. Dedim ki, Nazi dönemi geri geldi. Bunu başka cinayetler izleyecek. Ama hayır. Nisandan bu yana, hiçbir şey olmadı. Ne burada ne de diğer Balkan ülkelerinde. Biraz rahatladım. Bu cinayeti de kâr ve zarar hesabımıza almaya karar verdim. Size ikiyüzlü görünüyor olabilirim. Ama Romların gündelik hayatı konusunda hiçbir fikriniz yok. Geçmişimiz, şimdimiz, geleceğimiz, baskılar, düşmanlık gösterileri ve küçümsemeden başka bir şey olmadı, olmayacak. Çok dolaştım Antioche. Her yerde aynı nefretle, aynı göçmen korkusuyla karşılaştım. Bununla savaşıyorum. Elimden geldiğince, halkımın acılarını hafifletmeye çalışıyorum. Çelişki gibi gelebilir ama, sakat olmak bana korkunç bir güç verdi. Sizin dünyanızda cüce, farklılığının ağırlığı altında ezilen bir canavardan farksızdır. Oysa ben, her şeyden önce Rom'um. Doğumum benim için bir fırsat, ikinci bir şans gibi, anlayabiliyor musunuz? Farklılığımın savaşı çok daha geniş, daha soylu bir kavgayla güçlendi. Halkımın kavgasıyla. Onun için, bırakın yolumda yürüyeyim. Eğer sadistler kurbanlarının bağırsaklarını dökmek istiyorlarsa, gacelere saldırsınlar. Kılımı bile kıpırdatmam.
Ayağa kalktım. Curiç bir ayağını yere değdirebilmek için koltuğunda kaydı. Koca göğsüyle önüme düştü. Hâlâ müziğin gümbür-dediği koridorda, tek bir kelime bile etmeden Dockside'lanmı giydim. Vedalaşma zamanı geldiğinde Curiç boğucu gölgenin içinden birkaç saniye bana baktı.
- Tuhaf. Yüzünüz bana tanıdık geliyor. Belki de Fransa'dayken ailenizden birisiyle tanıştım?
- Sanmam. Ailem başkentte hiç oturmadı. Üstelik annem ve babam ben altı yaşındayken öldüler. Başka bir akrabam da yok.
Curiç cevabımı dinlemedi. İri gözleri bir gözetleme kulesi ışıldağı gibi yüzüme dikilmişti. Sonunda kafasını eğip, ensesini ovarken, mırıldandı:
- Tuhaf bir his.
Elini sıkmamak için, kapıyı açtım. Curiç son noktayı koydu.
- iyi şanslar Antioche. Ama leyleklerinizi araştırmakla yetinin. İnsanlar ilginize layık değiller. Rom ya da gace de olsalar.
On beşinci bölüm
Saat dokuz buçukta, yanımda Marcel ve Yeta, Sofya Gan'ndan girdim. Burada yaldızlı, hareketli, masalımsı bir çeşit sis süzülüyordu. Yukarılarda bir yerlere asılmış, akrep ve yelkovanı yay biçiminde metal bir saat tüm salona hâkimdi. İbreleri varış ve kalkışlar boyunca, küçük sıçrayışlarla hareket ediyordu. Saatin altında, karmaşa. Turistler, ellerinde valizleri, endişeli gruplar halinde yürüyorlardı. Giysileri çamurlu ya da yağlı işçiler bomboş gözlerle bakıyorlardı. Renkli eşarplar bağlamış anneler şortlu ve sandaletli, kılıksız veletlerini sürüklüyorlardı. Hakî üniformalı subaylar, körkütük sarhoş, sendeleyip gülüşüyorlardı. Ama en önemlisi, Romlar vardı. Bankların üzerinde uyuyakalmış. Peronlarda, kalabalık gruplar halinde. Rayların arasında, sosis yiyip votka içen. Her yanda, tarifelere, trenlere, düşlerinin, programlarının ya da işlerinin peşinden seğirtenlere aldırmaz, altın işlemeli eşarplanyla kadınlar, meşe rengi tenleriyle erkekler, yarı çıplak çocuklar.
Sonra, öteki ayrıntılar da beliriyordu. Parlak renkler, fötr şapkalar, radyolardan yükselen tiz müzikler, peronlarda satılan yer-fıstıkları. Sofya Garı, Doğu'nun kapısıydı. Bizans'ın kıpır kıpır dünyası burada başlıyordu: hamamlar, altın kubbeler, oymalar ve arabeskler. Yüksek minareler, müezzinlerin sonu gelmez çağrılarıyla İslam burada başlıyordu. Venedik'ten, Belgrad'dan gelip Türkiye'ye varmak için, Sofya'dan geçmek gerekiyordu. Büyük dönemeç, Doğu Ekspresi'nin büyük virajı burasıydı.
- Antioche... Antioche... Bir Fransız ailesi için oldukça tuhaf bir isim. Bir Türk kentinin adı, dedi Marcel peşimden koştururken.
Yarım yamalak dinleyerek cevap verdim:
- Geçmişim karanlık.
- Antioche... Türkiye'ye gittiğine göre, oraya, Suriye sınırına kadar bir uzan. Şehrin adı şimdi Antakya. Eski çağlarda, Roma ve iskenderiye'den sonra Roma İmparatorluğu'nun üçüncü büyük kenti, dev gibi bir şehirdi! Bugün parıltısından çok şey kaybetti ama, hâlâ görülecek çok ilginç yerleri var.
Cevap vermedim. Marcel artık insanı sersemletiyordu. İstanbul'a gidecek treni, 18'inci peronu aradım. Merkez salonun dışında, gann en sonundaydı.
- Anahtarları sana vermem gerekiyor, dedim Marcel'e. Arabayı sen teslim edeceksin.
- Endişelenme, fırsattan faydalanır, Yeta'ya bir Sofia by night yaptırırım!
18'inci peron ıssızdı. Tren daha gelmemişti. Bir saatten fazla zamanımız vardı. Yandaki raylarda eski trenler ufkumuzu karartıyordu. Oysa sağ tarafta, tozlu vagonların arkasında iki kişi gördüm. Bizimle aynı yönde yürümelerine rağmen, ellerinde bavulları yoktu. Marcel, "Ekim ayında Paris'e geldiğimde, görüşürüz" dedi; sonra da çocuğuyla tek başına bekleyen bir Romni'yle konuştu. Kafam Curiç'in anlattıklarıyla dopdolu, bir an önce trene yerleşip, duyduklarımı düşünmeye can atıyordum.
Tozlu vagonlann berisinde, yine o iki adamı gördüm. Uzun olanı akrilik elyaftan yapılmış, koyu mavi bir eşofman giymişti: Diken diken saçlan cam kırıklarına benziyordu. Öteki soluk yüzü üç günlük bir sakalla kaplı, toplu ve kısaydı. Hemen her garda rastlanacak, pis suratlı herifler. Marcel hâlâ Romni'yle çene çalıyordu. Sonunda bana dönüp açıkladı:
- Senin kompartımanına binmek istiyor, ilk kez tren yolculuğu yapıyormuş, istanbul'daki ailesinin yanına gidiyor.
Vagonların arasındaki boşluktan bize bakan, elli metre ötesindeki adamlara baktım. Kısa olanı arkasını dönmüştü. Yağmurluğunun içinde bir şeyler arıyor gibiydi. Upuzun bir ter lekesi sırtını karartıyordu. Uzun olanı ateşli gözlerini üzerimize dikmişti. Marcel gülerek devam ediyordu: "Dikkat et, Bulgaristan'dan çıkmadan kadına dokunma! Romları bilirsin!" Kısa boylusu döndü. "Burada durmayalım" dedim. Çantamı almak için eğildim. Parmaklarımı sapına dolamıştım ki, hafif bir patlama duydum. Bir saniye sonra yere kapandığımda kafamı çevirmiş, "Marcel!" diye haykırıyordun!. Çok geç; kafası parçalanmıştı.
Kan yağmurunun altında, yeni bir "tak" sesi duydum. Yeta'mn tiz çığlığı boşluğu doldurdu; sesini ilk kez duyuyordum. Birbiri
ardına bir, iki, üç, dört boğuk patlama oldu. Yeta'yı boşluğa uçarken gördüm. Narçiçeği rengi ipincecik bir ışık her yönü tarıyordu. "Lazerli nişangâh" diye düşünüp, asfaltın üzerindeki yapış yapış kanların içinde süründüm. Sağa bir göz attım; Romni parmaklan kandan simsiyah, çocuğunun üzerinde katılıp kalmıştı. Sola bir göz attım; katiller çelik tekerleklerin arasından beni görebilmek için eğilmiş, koşuyorlardı. Yağmurluklu olanının elinde bir hücum tüfeği vardı. Saldırganların ters yönündeki tren çukuruna kaydım. Kayarken Yeta'mn cesedine çarptım; kırmızı ve pembe bağırsakları ceketinin kıvrımlarında titreşiyordu. Sonra koştum, topuklarımı raylara vura vura koştum.
Çukurdan çıkmaksızın, rayların sonuna vardım. Başımı kaldırıp salona baktım. Aynı ilgisiz kalabalık. Yukarıdaki saat 21.55'i gösteriyordu. Çevredekilerin suratlarım süzdükten sonra doğruldum, kanlı çantama sarılıp, dirseklerimle kendime yol açarak kalabalığın arasına karıştım. Sonunda çıkış kapışma vardım. Katiller görünürde yoktu.
Otoparka kadar koşup, otomobilime daldım. Allah'tan daha anahtarları Marcel'e vermemiştim. Bütün gücümle gaza bastım, ıslak asfaltın üzerinde kaydım, lastiklerim patinaj yaptı. Nereye gideceğimi bilemiyordum ama, yine gazı köklemiş, uçuyordum. Beynimde birbiri ardına görüntüler patlıyordu: Marcel'in kanlı parçalar halinde dağılan yüzü, Yeta'mn rayların üzerine uçan cesedi, çocuğuna sarılmış Romni. Kırmızı, kırmızı, hep kırmızı.
Ürpertiler ensemi karıncalandırdığında, beş dakikadan beri yoldaydım. Arkamda, peşimden hiç ayrılmayan bir otomobil vardı. Koyu renkli, dört kapılı. Hızlandım, önce sağa, sonra da sola saptım. Araba hâlâ peşimdeydi. Farlan sönük, baş döndürücü bir hızla ilerliyordu. Sokak lambası otomobilin içini belli belirsiz aydınlattı. Katiller oradaydı. Uzun olanı direksiyonda; elindeki silahı bırakmayan kısası da yanında. Kısa, geniş namlulu bir tüfek. Kafalarının üzerinde gece görüş dürbünleri vardı.
Sola, uzun ve ıssız bir caddeye sapıp, gaza yüklendim. Peşim-deki de. Direksiyona yapışıp, kafamı toparlamaya çalıştım. Aradaki farkı koruyamayacaktım. Zaten katiller de yolun düzlüğünden yararlanmış, yanıma gelerek beni sıkıştırmaya başlamışlardı. Saclar birbirine değdi, ıslak bir gıcırtıyla sürtündü. Sağa kırdım, öylesine ani kırmıştım ki, öteki otomobil dümdüz devam etti. Hızım iki yüz kilometreye çıktı. Caddenin kenarındaki sodyum lambaları fırtınanın altında titreşiyordu. Birden bir hemzemin geçit üzerinde havaya fırladım, arabanın şasisi metal gürültüleri içinde
asfalta çarptı. îki şeritli cadde, bir şeride düşmüştü.
Uzun farlarımın ışığında bir kavşağa yaklaşmakta olduğumu görüp, direksiyonu sağa kırdım, işte o zaman kapkara bir şimşek yolumu kapadı; katillerin otomobili yolumu kesiyordu. Kaputun üzerinde kayan ilk kurşunlan duydum. Yağmur işime yarıyordu, ilk dik kavşakta sola doğru gerileyip, siyah arabanın yanımdan geçtiğini görür görmez karşıya, yokuş aşağı giden yola daldım. Gaza bastım, yamuk yumuk sokaklar, karanlık kulübeler ve terk edilmiş trenler karışıklığında ilerledikçe hızım arttı. Bu kez, karanlık antrepolar bölgesine saptım. Farlarımı söndürdüm, yoldan ayrılıp şarampole girdim. Sarsıla sarsıla vagonlann arasından ilerledim, sonunda da demiryolunun yanında durdum. Arabadan indim. Yağmur dinmişti. Üç yüz metre ötede, terk edilmiş bir antrepo gölgelerin arasından yükseliyordu. Sessiz adımlarla binaya yaklaştım.
Camlar kınk, duvarlar delikti; her yandan koparılmış kablolar sarkıyordu. Buraya uzunca bir süredir insan ayağı değmemişti. Zemin uzun bir gurlamadan, tüy ve dışkıdan yapılmış yumuşak bir halıdan başka bir şeye benzemiyordu. Binlerce güvercin burayı kendilerine yuva seçmişlerdi. Birkaç adım attım. Sanki gece kı-rılıyormuş gibi oldu. Kanat çırpan, kulakları tırmalayan binlerce kuş. Tüylerle birlikte havaya ekşi bir koku yayıldı. Bir koridora daldım. Rutubetli hava, petrol ve yağ kokusu taşıyordu. Gözlerim karanlığa alışmaya başladı. Sağda, camları kınk bir dizi oda vardı. Yerler cam kınklarıyla kaplıydı. Kınk iskemlelerin, devrik do-laplann, parçalanmış telefonlann üzerinden atlayarak koridoru geçtim. Bir merdiven gördüm.
Kuş dışkılarından oluşmuş beyazımsı bir kubbenin altında, ba-samaklan tırmanmaya başladım. Sanki dev bir güvercinin kıç deliğinden giriyormuşum gibi. Birinci katta kocaman bir odaya girdim: tüm rüzgârlara açık, kesinlikle bomboş dört yüz metrekare. Boşluğu bir uçtan diğerine düzenli aralıklarla geçen bir sıra dört köşe sütun. Yerde, gecenin içinde panldayan korkunç bir cam kı-nğı kalabalığı. Kulak kabarttım. Ne bir ses ne bir soluk. Yavaşça yürüdüm, sonunda ağır zincirlerle kapatılmış demir bir kapıya vardım. Çıkış yolu kalmamıştı, ama kimse de beni burada aramazdı. Sabahı beklemeye karar verdim. Son sütunun arkasındaki cam kırıklarını temizleyip yerleştim. Vücudum bitkindi, ama içimde en ufak bir korku kalmamıştı. Sütunun dibine çömelip bekledim, biraz sonra da uykuya daldım.
Beni uyandıran, ezilen cam kınklanydı. Gözlerimi açıp saati-
me baktım: 2.45. Herifler beni ancak dört saatte bulabilmişlerdi. Arkamda betonun üzerinde gıcırdayan adımlannı dinledim. Anlaşılan arabamı bulmuşlar, ava çıkmış iki hayvan gibi peşime düşmüşlerdi. Kanat çırpışlar yankılandı. Yukanda, çok yukarıda, yeniden başlayan yağmurun tıpırtılan duyuluyordu. Bir göz attım. Hiçbir şey göremedim. İki katil ne fener ne de başka bir ışık kullanıyordu, sadece gece görüş dürbünleri. Birden ürperdim; böylesi aletler bazen ısı dedektörleriyle birlikte kullanılır. Eğer düşündüğüm gibiyse, vücudumdan yayılan ısı, sütunun arkasında kıpkırmızı bir gölge oluşturacaktı. Arkamdaki kapı kilitliydi. Katiller de tek çıkışı tutmuşlardı.
Gıcırtılar düzenli bir şekilde yaklaşıyordu. Önce birkaç adım, sonra bir sessizlik, -on ya da on beş saniye- sonra yine birkaç adım. Takipçilerim sütundan sütuna birlikte ilerliyorlardı. Orada olduğumdan kuşkulanmıyorlardı; fazla gürültü çıkarmadan, ama hiçbir özel önlem almaksızın yürüyorlardı. Beni son sütunun ardında bulmalan kaçınılmazdı. Aramızda kaç sütun kalmıştı? On? On iki? Katiller sütunların solundan geçiyorlardı. Gözlerimi perdeleyen ter bulutunu sildim. Yavaşça ayakkabılarımı çıkardım, sonra da bağcıklanndan yararlanarak boynuma astım. Daha da sessiz davranmaya çalışarak gömleğimi çıkardım, dişlerimle santim santim yırttım, elde ettiğim şeritlerle ayaklarımı sardım. Adım sesleri yaklaşıyordu.
Belden yukansı çıplak, şaşkın, korkudan ter içindeydim. Sütunun arkasından bir göz attım, sonra da sağa doğru sıçrayıp, bir sonraki sütunun ardına sindim. Ayağımı sadece bir kez yere değ-dirmiş, pamuklu tabanlarımla cam kınklarını dağıtmamıştım. Ne bir ses ne bir nefes. Karşıdan, yine ezilen cam kmklan duyuldu. O zaman, hemen bir sonraki sütunun ardına kaydım. Aramızda beş ya da altı sütun kalmıştı. Onları yine duydum. Bir sonraki sütunun arkasına sıçradım. Planım basitti. Birkaç saniye sonra, katillerle aynı sütunun iki yanında olacaktık. Onlar soldan geçerken, benim sağdan ilerlemem gerekecekti. Mantıksız, neredeyse çocuksu bir plan. Yine de yapabileceğim tek şey buydu. Usulca eğildim, iki parmağımla yerden üzerinde bir cam kınğı bulunan bir alçı parçası aldım. Art arda üç sütun geçtim. Bir soluk sesi duyup dondum. Buradaydılar, sütunun öteki yanında. On saniye kadar bekledim, sonra ilk adım sesiyle birlikte sağa geçtim, alev alev yanan sırtımı sütuna yasladım.
Şaşkınlık yüreğimi doldurdu. Karşımda elinde madenî bir pa-nltı, eşofmanlı dev duruyordu. Ne olduğunu anlayıncaya kadar
bir saniye geçti. Bir sonraki saniyede, elimdeki cam kırığı gırtlağına saplanmıştı bile. Kan fışkırdı, sıkılı parmaklarımın arasında köpürdü. Silahımı bıraktım, kollarımı açtım, hantalca düşen cesedi karşıladım. Dizlerimin üzerinde döndüm, sonra da koca devi sırtıma aldım. Bu korkunç hareket, sanki durmadan akan kanla yağlanmış gibi kolay oldu. Ellerim yerde, dizlerimin üzerine çöktüm. Yanık ve hissiz avuçlarım hiçbir acı duymaksızın cam kırıklarının üzerine abanmıştı. Sakatlığım ilk kez hayatımı kurtarıyordu. Sırtımdaki ceset hâlâ yakıcı kanını boşaltıyordu. Gözlerim fal taşı gibi, gırtlağım sessiz bir çığlığa açık, hiçbir şeyden kuşkulanmadan ilerleyen öteki katili duyuyordum. Sütundaki hareketsiz kütleyi sessizce omuzlarımdan kaydırdım, sonra da korku kadar hafif koşmaya başladım. Katilin silahının ne olduğunu anlayabilmem için, güvercin dışkısından bembeyaz merdivenlere ulaşmam gerekti: adamın kemerindeki elektrik bataryasına bağlı, yüksek frekansla çalışan bir neşter.
Arabaya kadar koştum, hemen motoru çalıştırdım, asfaltı bulana dek ıslak çalılıkların arasından geçtim. Karanlık sokaklarda, tek yönlü yollarda geçirdiğim yarım saatten sonra otoyola, istanbul yönüne saptım. Karanlığa karşı uzunca bir zaman, açık farlarımın güçlü ışığında bazen iki yüz kilometreye kadar çıkarak yol aldım.
Biraz sonra sınıra yaklaştım. Yüzüm kıpkırmızı, parmaklarım kandan yapış yapış olmalıydı. Durdum. Dikiz aynasında, gözka-paklarımın üstündeki kurumuş kan lekelerini, saçlarımın birbirine yapışmış olduğunu gördüm; ötekinin kanından. Ellerim titremeye başladı. Titreme kollarıma, çeneme sıçradı. Arabadan indim. Yağmur şiddetini artırmıştı. Üzerimdekileri çıkarıp sağanağın altında çırılçıplak ve dimdik durdum, topuklarımı saran çamurun serinliğini hissettim. Damlaların altında yıkanarak, işlediğim cinayetin izlerinden arınarak öylece beş, on, yirmi dakika dikildim. Sonra arabama döndüm, kuru çamaşırlar bulup giydim. Yaralarım derin değildi. Ecza çantamda sargı bezleri, plasterler buldum, avuç içlerimi dezenfekte ettikten sonra sardım.
Vizemdeki kırk sekiz saatlik izni aşmış olmama rağmen, şuurda hiçbir sorunla karşılaşmadım. Sonra yine yola koyuldum. Şafak söküyordu. Yolun kenarındaki işaret, İstanbul'a 80 kilometre kaldığını gösteriyordu. Yavaşladım. Kırk beş dakika kadar sonra, kentin dış mahallelerine yaklaşıyor, bir yandan da notlarımda belirli bir nokta arıyordum. Haritam açıktı. Paris'teyken, telefon konuşmaları ve araştırmalar sonucunda o "stratejik" noktayı belir-
lemiştim. Neyse, biraz sonra Boğaziçi'ne hâkim Büyük ve Küçük Çamlıca tepelerine ulaştım.
Bu yükseklikten bakılınca, Boğaz yapış yapış ve hareketsiz, külden bir deve benziyordu. Uzakta İstanbul, minareleri gergin, kubbeleri huzurlu, sislerin arasından beliriyordu. Durdum. Saat altı buçuktu. Geniş sessizlik, sevdiğim ayrıntılarla doluydu: kuş sesleri, uzaktan koyun melemeleri, titreşen otlarda rüzgâr hışırtısı. Güneşin yaldızı suları aleve vermeye başladı. Ellerimde dürbün, gözlerimi ufka diktim. Tek bir kuş bile yoktu. Ne de bir gölge. Böylece bir saat geçti, birden yüksekte, çok yüksekte bir bulut belirdi, kalabalık, hareketli. Bazen siyah, bazen de beyaz. Onlardı. Bin leyleklik bir sürü Boğaz'ı geçmeye hazırlanıyordu. Daha önce hiç böylesi bir manzara izlememiştim. Aynı güçle, aynı tutkuyla harekete geçmiş, gagaları gergin, görkemli ve kanatlı bir raks. Köpükleri tüyden, tek gücü saf rüzgârdan oluşmuş geniş ve hafif bir dalga.
Leylekler gözlerimin önünde, kusursuz bir göğün üzerinde daha da yükseldi, neredeyse görülemeyecek olana dek. Sonra birden, Boğaz'ı aştılar. Almanya'dan havalanan, güdülerinden başka rehberleri olmayan o yavruları düşündüm. Hayatlarında ilk kez deniz karşısında zafer kazanıyorlardı. Birden dürbünümü indirip Boğaz'm sularına doğrulttum.
Hayatımda ilk kez birini öldürmüştüm.
III
Leylekler kibutzu
On altıncı bölüm
Otomobille İstanbul'dan Türkiye'nin güneybatısına, İzmir'e indim. Orada Volkswagen'i otomobil kiralama şirketinin temsilcisine iade ettim. Adamlar otomobilin durumunu görünce yüzlerini astılarsa da, broşürlerinde de iddia ettikleri gibi, anlayışlı davrandılar. Ondan sonra bir taksiye atlayıp Kuşadası'na, Rodos'a bir vapurun kalktığını bildiğim liman kasabasına gittim. Eylülün biriydi. Bir otel odasında duş yapıp üzerimi değiştirdikten sonra, akşam yedi buçukta gemiye bindim. Bundan böyle göze batmayacak şekilde -tişört, kumaş pantolon, toprak rengi ceket- giyinecek, Goretex şapkamı ve güneş gözlüğümü -göze çarpmamak için iki ek güvenlik önlemini- yanımdan ayırmayacaktım. Ne çantamda ne de dizüstü bilgisayarımda bir hasar vardı. Ellerime gelince, yaralarım kabuk tutmaya başlamıştı bile. Saat tam sekizde, Türk kıyılarından ayrıldık. Ertesi sabah şafak zamanı, Rodos Kalesi'nin gölgesinde, bu kez İsrail'in Hayfa Limanı'na gidecek başka bir gemiye biniyordum. Akdeniz'deki yolculuk yaklaşık yirmi dört saat sürecekti. Bu zorunlu yolculuk sırasında, kendimi koyu çay içmeye zorladım.
Marcel'in ilk kurşunda dağılan kafası, Yeta'nın delik deşik olmuş vücudu, bana atıldığı muhakkak mermilerden birinin isabet ettiği Çingene çocuğu... bütün bu resimler hafızamdan çıkmıyordu bir türlü. Benim yüzümden üç masum öldürülmüştü. Oysa ben, ben hâlâ yaşıyordum. Bu haksızlığı kafamdan söküp atamıyordum. Öç alma tutkusu içimi kemiriyordu. Tuhaftır, bu mantıkta birini öldürmüş olmak bana hiç de önemli gelmiyordu. Bilinmeze doğru yürüyen, ölmeye ya da öldürmeye hazır, "hedef adam" olmuştum.
Leylekleri sonuna kadar izlemek niyetindeydim. Olayların ya-
nında, kuşların göçü oldukça önemsiz görünüyordu. Oysa beni bu şiddetin ortasına getirip bırakan, kuşlardı. Leyleklerin bütün bu olaylarda kesin bir rol oynadığından her zamankinden daha emindim. Beni öldürmeye çalışanlar, Joro'nun sözünü ettiği iki Bulgar olabilir miydi? Ya kurbanımın silahı, elektrikli neşter, Rayko'nun öldürülmesiyle doğrudan ilişkili görünmüyor muydu?
Gemiye binmeden önce, otelden Argos merkezini aramıştım. Leylekler yollarına devam ediyorlardı. Baştaki grup iskenderun Körfezi'ne, Türkiye-Suriye sınırındaki Dörtyol'a varmıştı. Ortalamaları, kuşbilimcilerin değerlendirmelerinin çok, ama çok üzerindeydi; leylekler şimdi günde iki yüz kilometreden fazla uçuyorlardı. Bitkinlikten, Şam yakınlarında dinlenmeleri gerekecekti. Sonra da zorunlu yönde ilerleyecekler, balık çiftliklerinin kurulu olduğu gölcüklerde beslenmek üzere Celile'ye Beytşan'a gideceklerdi. Benim de yolum buydu.
Yolculuk sırasında, başka sorulara da cevap aradım. Ölümü hak edecek kadar, neyi öğrenmiştim? Ya beni katillere hedef gösteren kimdi? Milan Curiç? Markus Lazareviç? Sliven Çingeneleri? Yoksa baştan beri peşimdeler miydi? Ya Tek Dünya örgütü, onun bütün bunların içinde işi ne ? Kafamı kurcalayan bu sorularla uyumaya çalışıyordum. Dalgaların hışırtısını dinleyerek güvertede uykuya dalıyor, ne var ki hemen ardından uyanıp, bambaşka soruların karanlığına dalıyordum.
3 eylül sabahı saat dokuzda, Hayfa Limanı gergin havasıyla göründü. Liman, sanayi merkezi ile konutlann arasında kalmıştı; kent, aydınlık ve dingin Karmel Dağı'nın yamacında beliriyordu. Gürültülü bir kalabalığın dirsekleriyle kendine yol açarak, bağrışıp çağrışarak gidip geldiği rıhtımın kavurucu sıcağında, bana macera romanlarının Doğu kontuarlarını hatırlatan canlı ve kokulu, kaynayan hareketliliği hissettim. Oysa gerçek o kadar romantik değildi.
İsrail savaş halindeydi. Sinirleri yıpratmaya yönelik bir savaş. Öfke ve şiddetle süslü, amansız bir savaş. Karaya ayak basar basmaz, bu gerginlik yüzüme çarptı. Önce, üzerim arandı. Bavulum özenle tarandı. Beyaz perdeyle kapatılan küçük bir odacıkta, uzun uzadıya sorguya çekildim. Üniformalı bir kadın ingilizce sorularını peş peşe sıraladı. Hep aynı sorulan. Aynı sırayla. Sonra değişik bir sırayla, "israil'e neden geldiniz?" "Burada kiminle buluşacaksınız?" "Burada ne yapmayı düşünüyorsunuz?" "Daha önce hiç gelmiş miydiniz?" "Yanınızda ne var?" "israilli tanıdığınız var mı?"... Anlattıklarımda bir sorun vardı. Kadın leylek hikâyesi-
ne inanmıyordu, israil'in kuşların göç yolu üzerinde olduğundan haberi yoktu. Üstelik elimde sadece gidiş bileti vardı. "Neden Türkiye'den geçtiniz?" diye sordu gergince. "Hangi yoldan dönmeyi düşünüyorsunuz?" diye soruyordu yardıma gelip ayakta duran bir ikincisi.
Üç saatlik arama ve yinelenen sorulardan sonra, gümrükten geçip İsrail topraklarına ayak basabildim. Beş yüz doları şekele çevirip bir otomobil kiraladım. Küçük bir Rover. Bu iş için de Böhm'ün göndermiş olduğu kuponları kullandım. Kiralama şirketindeki kızcağız Beytşan'a gitmek için izleyeceğim yolu ayrıntılarıyla anlattı, yoldan kesinlikle ayrılmamamı öğütledi. "Bakın, israil plakalı bir otomobille işgal altındaki bölgeye girmek çok tehlikeli olur. Filistinli çocuklar hemen taş atıp saldırmaya başlar." Kızcağıza yardımları için teşekkür edip, yoldan ayrılmayacağımı söyledim.
Dışarıda, deniz rüzgârının uzağında, sıcaklık dayanılmazdı. Otopark alev alevdi. Her şey sanki sabah güneşinin altında kavrulmuş gibiydi. Kamuflaj elbisesi giymiş, bellerinde telsiz ve erzak, ağır miğferli silahlı askerler kaldırımları arşınlıyordu. Kira anlaşmamı gösterip otoparka girdim, otomobilimi buldum. Direksiyon ve koltuklar dokunulamayacak kadar ısınmıştı. Camlan kapatıp, havalandırmayı çalıştırdım. Fransızca hazırlanmış rehbere bakıp, izleyeceğim yolu kontrol ettim. Hayfa batıda, Beytşan ise doğuda, Ürdün sımnnın yakınındaydı. Kısacası, yüz kilometre boyunca, bir baştan bir başa Celile'yi geçecektim. Celile... Başka zaman olsa, kuşkusuz bu isim beni uzun düşlere daldınrdı. Bu efsanevî mekânın, Kutsal Kitap'ın beşiği bu masalsı toprakların tadını doyasıya çıkarmak isterdim. Hareket edip doğuya yöneldim.
Temasa geçeceğim iki kişi vardı: Beytşan yakınında, Neve Ey-tan kibutzunda yaralı leylekleri tedavi eden Ido Gabor adlı bir kuşbilimci ile Ben-Gurion Havaalanı'nın yakınlarında kurulu Doğayı Koruma Derneği adlı büyük laboratuvann yöneticisi Yose Lenfeld.
Çevremdeki görüntü çöl kuraklığı ile çok yeni kentlerin yapay konukseverliği arasında kararsızdı. Bazen develerini güden bir çobana rastlıyordum. Göz kamaştıncı aydınlıkta, kahverengi gömleğini hayvanlannın postundan ayırt etmek kolay olmuyordu. Bazen de beyazlıklanyla göz alan aydınlık ve modern sitelerle karşılaşıyordum. Manzara şimdilik fazla hoşuma gitmemişti. Beni en çok şaşırtan ışık oluyordu. Geniş, saf ve titreşimli ışık bir yandan olağanüstü, parlak ve ürpertili bir füzyon oluştururken, bir yandan da
tüm çevreyi ateşe vermiş dev bir soluk gibiydi.
Öğleye doğru, bir aşevinin önünde durdum. Gölgeye yerleştim, çay içtim, fazla şekerli çöreklerden yedim, birkaç kez telefondan Gabor'a ulaşmaya çalıştım, ne var ki cevap alamadım. Saat bir buçukta, yola devam edip şansımı daha sonra denemeye karar verdim.
Bir saat kadar sonra, Beytşan kibutzuna varmıştım. Kusursuz üç köy, geniş tarlaları çevreliyordu. Elimdeki rehber kibutzlardan bol bol söz ediyor, bunları "üretim araçlarının kolektif mülkiyete ve kolektif tüketime dayalı olduğu, ücretinse çahşmayla doğrudan bir ilişkisi olmadığı topluluklar" olarak tanımlıyordu. Yazı şöyle bitiyordu: "Kibutzun ziraî politikası, etkinliği nedeniyle dünyanın dört köşesinde hayranlık uyandırmakta ve incelenmektedir." Ne tarafa gittiğimi pek bilmeden, yeşil topraklar boyunca ilerledim.
Sonunda Neve Eytan kibutzunu buldum. Burayı balık çiftliklerinden, kirli sarı yüzeyleri yer yer güneş ışınlarını yansıtan dikdörtgen havuzlardan tanıdım. Saat üç olmuştu. Sıcaklık aman vermiyordu. Özenle hazırlanmış beyaz evlerden oluşan köye girdim. Sokaklar çiçek tarhlanyla süslenmişti. Çitlerin ardında yüzme havuzlarının mavimsi yüzeyleri görünüyordu. Ama her yer ıssızdı. Tek bir canlı bile yoktu. Sokakta dolaşan bir köpek bile.
Balık havuzlarının bulunduğu yere gitmeye karar verdim. Dar bir vadi boyunca ilerleyen küçük bir yola girdim. Havuzlar aşağıda, karanlık sularını sergiliyordu. Güneşin altında çalışan kadınlar ve erkekler vardı. Yokuşu yayan indim. Beni acı ve uyarıcı balık kokusuna karışmış kavrulmuş kuru ağaç kokusu karşıladı. Kulakları sağır edici bir motor gürültüsü göğü inletiyordu. Bir traktöre binmiş iki erkek balık kasalarını yüklüyordu.
"Şalom" diye seslendim, dudaklarımda tebessüm. Adamlar bir kelime etmeden açık renkli gözlerini bana diktiler. Biri kemerinde içinde bir tabancanın kabzası görünen deri bir kılıf taşıyordu. İngilizce kendimi tanıttım ve Ido Gabor'u tanıyıp tanımadıklarını sordum. Yüz ifadeleri daha da sertleşti, adamın sağ eli tabancasının kabzasına uzandı. Tek bir kelime etmeksizin. Traktör gürültüsünü bastırmak için haykırarak, geliş nedenimi anlattım. Leylek tutkunuydum, onları burada izlemek için üç bin kilometre yol gelmiştim, şimdi de Ido'nun beni leyleklerin konduğu yere götürmesini istiyordum. Adamlar sessizce birbirlerine baktılar. Sonunda silahsız olanı, iki yüz metre kadar ötede, havuzlardan birinin başında çalışan bir kadını gösterdi. Teşekkür edip, uzaktaki kişiye doğru yürüdüm. Gözlerinin, otomatik bir silahın arpacığı gibi,
beni izlediğini hissediyordum.
Yaklaşıp, bir kez daha "Şalom" dedim. Kadın doğruldu. Yaklaşık otuz yaşlarında, genç bir kadındı. Bir yetmiş beşten daha uzundu. Vücudu güneşte unutulmuş deri bir koşum gibi, kuru ve sertti. Uzun perçemleri hüzünlü ve sivri yüzünün çevresinde uçuşuyordu. Bana doğrulmuş bakışları küçümseme ve korku doluydu. Gözlerinin rengini söyleyemeyeceğim, ama kaşları gözlerine titreşimli bir parıltı veriyordu; güneşin dalgaların sırtında açtığı yarıklar, ılık akşamlar boyunca toprağı ıslatan testilerdeki suyun aydınlık kıvılcımı gibi. Üzerinde çamurlu bir tişört, ayaklarında da lastik çizmeler vardı.
"Ne istiyorsunuz?" diye sordu İngilizce. Yine leylekler, yolculuk ve îdo hikâyesini tekrarladım. Hiçbir şey söylemeden birden çömeldi, işe koyulup elindeki ağır kepçeyi karanlık sulara daldırdı. Hareketleri beceriksizceydi; beni tepeden tırnağa kadar titreten bir kuş iskeleti gibi. Birkaç saniye bekleyip sordum: "Bir şey mi oldu?" Kadın doğruldu, bu kez Fransızca cevap verdi:
- Îdo öldü.
Göç yolu, kan yoluydu. Yüreğimde bir boşluk, kekeledim:
- Öldü mü? Ne zaman?
- Yaklaşık dört ay önce. Leylekler dönmüştü. -Nasıl öldü?
- Öldürüldü. Bu konuda konuşmak istemiyorum.
- Özür dilerim, bilmiyordum. Eşi misiniz?
- Kız kardeşi.
Kadın yeniden eğildi, kepçesiyle balıkları izledi. îdo Gabor, Rayko'dan kısa süre sonra öldürülmüştü. Bir ceset daha. Bir esrar daha. Bir de, leyleklerin yolunun doğruca cehenneme bilet kestiği. Rüzgârın perçemlerini dağıttığı İsrailli kadına baktım. Bu kez durup, soran oydu:
- Leylekleri mi görmek istiyorsunuz?
- Bakın... (bu ölüm tarlasının ortasında, isteğim gülünçtü). Tabiî, çok isterdim...
- îdo leylekleri tedavi ederdi.
- Biliyorum, onun için...
- Akşam olunca, tepelerin ötesine gelirler. Ufka bakıp, mırıldandı:
- Saat altıda, kibutzda bekleyin beni. Sizi götürürüm.
- Kibutzu bilmiyorum ki.
- Küçük meydanın yakınında. Bir çeşme göreceksiniz. Kuş meraklıları o mahallede oturur.
- Teşekkür ederim...
- Sarah.
- Teşekkürler Sarah. Benim adım Louis. Louis Antioche.
- Şalom Louis.
iki adamın düşmanca bakışları altında, patikaya girdim. Gözlerim güneşten kamaşmış, aklım bu yeni ölümden karışmış, bir uyurgezer gibi yürüyordum. Oysa o anda sadece bir şey düşünüyordum; Sarah'ın damarlarımda bir ateş gibi dolaşan güneşin altında parlayan perçemlerini.
Silahın tıkırtısını duyunca irkilerek uyandım, gözlerimi açtım. Kibutzun küçük meydanında, otomobilimde uyuyakalmıştım. Çevremde sivil erkekler, üzerime gerçek bir cephanelik çevirmişlerdi. Kahverengi sakallı devler, pembe yanaklı sarışınlar vardı. Kendi aralarında gırtlaktan gelme seslerden arınmış bir Doğu dili -Ibranîce- konuşuyorlardı; çoğunun başı takkeliydi. Arabanın içine araştırıcı gözlerle bakıyorlardı, ingilizce haykınyorlardı: "Kimsin? Buraya neden geldin?" Devlerden biri yumruğuyla cama vurup, bağırdı: "Camı aç! Pasaport!" Söylediklerini desteklemek istercesine, tüfeğinin namlusuna bir kurşun sürdü. Usulca pencereyi açıp, pasaportumu uzattım. Adam pasaportumu elimden kaparcasına aldı, gözünü benden ayırmaksızın bir yardımcısına uzattı. Kâğıtlarım elden ele dolaşıyordu. Birden bir ses duyuldu, ince ve sert bir kadın sesi. Çevremdekiler açıldı. Devlerin arasında, dirsekleriyle kendine yol açmaya çalışan Sarah'ı gördüm. Haykırarak adamları itekliyor, elleriyle silahlarına vuruyor, çığlıklar, küfürler, homurtular çıkarıyordu. Pasaportumu aldı, saldırganları azarlamaya ara vermeksizin bana uzattı. Sonunda adamlar döndü, ayaklarını sürüyerek, homurdanarak uzaklaştılar. Sarah bana dönüp, Fransızca açıkladı:
- Burada herkes biraz gergin. Bir hafta kadar önce, kibutz yakınındaki askerî kampta dört Arap bizden üç kişiyi öldürdü. Uykuları sırasında, yabayla. Binebilir miyim?
On dakika gittik. Manzara çeltik tarlası yeşili yüksek otlar arasına yerleştirilmiş, karanlık balık havuzlarıyla doluydu. Birden başka bir vadinin kenarına vardık, gördüklerimin gerçek olduğunu anlamak için gözlerimi ovuşturmam gerekti.
Binlerce leyleğin kapladığı bataklıklar göz alabildiğine uzanıyordu. Her yanda hareket eden, şahlanan, uçan beyaz tüyler, gaga uçları. On binlerce leylek. Ağaçlar ağırlıklarının altında eğiliyordu. Sular her kuşun istekle hırsla doyurduğu ıslak vücutlar,
eğik boyunlar ve karmakanşık hareketten başka bir şey değildi. Leylekler yan kanat boyu sularda yürüyor, hızlı, çabuk, balıklan sivri gagalanyla yakalıyorlardı. Alsace kuşlanna hiç benzemiyor-lardı. Sıska, kararmış görünüyorlardı. Onlar için tüylerini taramak ya da özenle yuvalarını düzeltmek söz konusu değildi artık. Onlan ilgilendiren tek bir şey vardı; gününde ve saatinde Afrika'ya varmak. Bilimsel açıdan da gerçekten hiç kimsenin görmediği bir durumla karşı karşıyaydım: Avrupalı kuşbilimciler leyleklerin kesinlikle balık avlamadıklannı, sadece etle beslendiklerini söylüyorlardı.
Otomobil yerdeki kanklarda kaymaya başlamıştı. Arabadan indik. Sarah sadece:
- Leylekler kibutzu, dedi. Buraya her gün binlercesi gelir. Ne-cef Çölü'ne meydan okumadan önce, burada güçlerini toplarlar.
Elde dürbün, kuşlan uzun uzun inceledim, içlerinden birinin ayağında halka olup olmadığını görmek mümkün değildi. Tepemizde hem hafif hem de baş döndürücü bir esinti hissettim. Bakışlarımı kaldırdım. Koca sürüler, boşluk bırakmadan, alçaktan uçuyorlardı. Her leylek, mavi bir taç giymiş gibi, kendi rotasmı izliyor, kavurucu havada kayıyordu. Leylek ülkesinin ortasındaydık. Kurumuş otların üzerine oturduk. Sarah dizlerini büküp kollarını ba-caklanna doladı, sonra da çenesini dizlerine dayadı. Sandığım kadar güzel değildi. Çok sert yüzü güneşten kurumuşa benziyordu. Elmacıkkemikleri taş parçalan gibi çıkıktı. Oysa bakışları, tüyle-riyle kalbinizin derinliklerini okşayan bir kuşa benziyordu.
- Ido her akşam buraya gelirdi, dedi Sarah. Yayan gelir, batak-lıklan gezerdi. Yaralı ya da bitkin leylekleri toplar, ya burada tedavi eder ya da eve getirirdi. Garajda bunun için bir yer ayırmıştı. Kuşlar için bir çeşit hastane.
- Bütün leylekler buradan mı geçer?
- Hepsi, istisnasız hepsi. Balık havuzlanndan beslenmek için yollannı değiştirdiler.
- Ido size geçen baharda kaybolan leyleklerden bahsetti mi? Sarah birden senli benli konuşmaya başladı:
- Ne demek istiyorsun?
- Bu yıl Afrika'dan gelen leyleklerin sayısı her zamankinden daha azdı. Ido'nun bu gerçeği kaçırdığını sanmam.
- Bana bir şey söylemedi.
Ido'nun da Rayko gibi günlük tutup tutmadığım merak ettim. Bir de Max Böhm için çalışıp çalışmadığını.
- Çok iyi Fransızca konuşuyorsun.
- Büyükannem ve büyükbabam senin ülkende doğmuşlar. Savaştan sonra Fransa'ya dönmek istememişler. Beytşan kibutzunu kuranlar, onlar.
- Burası harika bir yer.
- Belki. Ben Tel-Aviv'deki eğitimim dışında, hep burada yaşadım, îbranîce, Fransızca ve İngilizce biliyorum. 1987 yılında fizik mastın yaptım. Bu kadar çalışma ne için? Haftanın altı günü sabahın üçünde kalkıp, bok kokulu sularda batıp çıkmak için.
- Gitmek mi istiyorsun?
- Neyle? Burada komün sisteminde yaşıyoruz. Herkes aynı miktarda kazanıyor. Yani, hiç.
Sarah başını kızılımsı gökte uçuşan kuşlara kaldırdı, güneşin son ışınlarından korunmak için elini siper etti. Bu gölgenin altında, gözleri kuyunun dibindeki su gibi parlıyordu.
- Bizde leylek çok eski bir geleneğe aittir. Yaremya Israiloğul-larını harekete geçirmek için şöyle der:
Savaşa atılan bir at gibi, Hepsi yarışlarına döner. Gökteki leylek bile Mevsimini bilir Kumru, kırlangıç ve turna Onun göçünü izlerler.
- Bunun anlamı ne?
Sarah kuşları izlemeyi sürdürürken, omuz silkti:
- Benim de zamanımı beklediğim.
On yedinci bölüm
Akşam yemeği çok keyifliydi. Sarah beni yemeğe davet etmişti. Kendimi bu beklenmedik anın yumuşaklığına kaptırmış, başka hiçbir şey düşünmüyordum.
Batan güneşin kırmızı ve pembe şeritlerinin karşısında, Sa-rah'ın evinin bahçesinde yiyorduk. Bana yine o pidelerden, hani beklenmedik güzelliklere açılan o yuvarlak, çok yassı çöreklerden öneriyordu. Her seferinde de, ağzım dolu, kabul ediyordum, israil yemeklerinde bana çekici gelebilecek her şey vardı. Et çok pahalı olduğundan insanlar daha çok süt ürünleriyle ve sebzeyle besleniyorlardı. En önemlisi, Sarah benim için kokulu Çin çayı hazırlamış, bütün saflığıyla ikram ediyordu.
Sarah yirmi sekiz yaşındaydı. Şiddet dolu düşünceleri ve perileri andıran tavırları vardı. Bana israil'i anlattı. Tatlı sesi hoşnut-suzluğuyla zıttı. Sarah Vaat Edilmiş Topraklar düşüyle ne yapacağını bilemiyordu, Yahudi halkının aşırılıklarından, parçalanmış bir ülkede bunca haksızlıkla, bunca şiddetle sonuçlanan toprak tutkusundan, haklılık duygusundan yakmıyordu. Her iki tarafın da yaptığı zulümlerden söz etti: kollan bacaklan kınlmış Araplar, hançerlenmiş Yahudi çocuklan, intifada çatışmalan. israil'in oldukça farklı bir tablosunu çizdi. Ona göre ibranî devleti gerçek bir savaş laboratuvanydı; her zaman bir dinleme yöntemi, bir teknolojik silah ya da bir baskı aracı hep bir adım öndeydi.
Bana kibutzdaki hayatından, güç çalışma koşullarından, birlikte yenen yemeklerden, "herkesi ilgilendirecek kararlar almak için" cumartesileri yapılan akşam toplantılanndan bahsetti. Her günün bir öncekine benzediği, bir sonraki günün de hiç farklı olmayacağı o toplu yaşamdan. Komün hayatının ikiyüzlülüğüne, sıkıntılarına, alttan alta yayılan kıskançlıklarına değindi.
Öte yandan, kibutzun ziraî etkinliğini anlatıyor, büyükanne ve büyükbabasından, ikinci Dünya Savaşı'ndan sonraki ilk komünlerin kurucusu Sefarad kökenli öncülerden söz ediyordu. İşbaşında ölmüş anne ve babasının cesaretini, heyecanını ve iradesini anlatıyordu. Böylesi anlarda Sarah sanki Yahudi ile kadın, ideal ile bireycilik savaşıyormuş gibi ifade ediyordu duygularını. Uzun elleri akşamın serinliğine adım adım uzanıyor, içinde kaynayan fikirleri açıklıyordu.
Sonra bana çalışmalarımı, geçmişimi, Paris'teki yaşantımı sordu. Yıllar süren eğitimimi özetledim, bundan böyle kendimi kuş-bilime verdiğimi söyledim. Seyahatimi anlattım, leylekleri israil üzerinden geçişleri sırasında izlemek istediğimi tekrarladım. Bu sabit fikir onu şaşırtmıyordu; Beytşan kibutzu dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş kuş meraklılarının buluşma yeriydi. Avrupa'nın ve Amerika'nın dört bir yanından gelip göç boyunca buraya yerleşen, günlerini elde dürbünler ve teleobjektifler, o kuşları izlemekle geçiren amatörler.
Saat on bir oldu. Sonunda Ido'nun ölümü konusuna girmeye karar verdim. Sarah beni önce bakışlarıyla dondurdu, sonra da buz gibi bir sesle konuştu:
- Ido bundan dört ay önce bataklıkta leylekleri tedavi ettiği sırada öldürüldü. Araplar apansız bastırmış. Bir ağaca bağlayıp, işkence etmişler. Çenesini kırana dek taşlarla yüzüne vurmuşlar. Boğazı diş ve kemik kırıklarıyla doluydu. El ve ayak parmaklarını da kırmışlar. Sonra soyup, koyun kırkma makinesiyle parçalamışlar. Cesedi bulunduğunda, geriye sadece iyi oturtulmamış bir maskeye benzeyen yüz derisi kalmıştı, tç organları ayaklarının di-bindeydi. Kuşlar cesedi parçalamaya başlamışlardı.
Gece kesinlikle sessizdi.
- Araplardan söz ettin. Suçlular bulundu mu?
- Sana daha önce bahsettiğim dört Arap'tan şüpheleniyorlar. Askerleri öldürenlerden.
- Tutuklanabildiler mi?
- Öldüler. Biz burada kendi hesabımızı kendimiz görürüz.
- Araplar sık sık sivillere saldırırlar mı?
- Burada pek saldırmazlar. Ya da bu akşam gördüğün gibi aktif olarak çalışan köylüleri düşman bilirler.
- îdo faal miydi?
- Hiç değildi. Tabiî bu son senelerde biraz değişmişti. Silahlar, hücum tüfekleri, muştalar, en tuhafı da susturucular edinmişti. Silahlarıyla birlikte, günlerce ortadan kaybolduğu oluyordu. Ba-
taklıklara gitmiyordu artık. Öfkeli, geçimsiz biri olmuştu. Ya birden heyecanlanıyor ya da saatlerce sessizce oturuyordu.
- Ido kibutz hayatından hoşlanıyor muydu? Sarah acı ve iç karartıcı bir kahkaha attı.
- Ido benim gibi değildi, Louis. O balıklardan, havuzlardan hoşlanıyordu. Bataklıkları, leylekleri severdi. Gecenin karanlığında, üstü başı çamur içinde, elinde tüyleri yoluk kuşlarla gelip, garajdaki hastanesine kapanmaktan hoşlanırdı. (Sarah yine keyifsiz bir kahkaha attı.) Ama beni her şeyden çok severdi. Bu cehennemden kurtulabilmemiz için bir yol arıyordu.
Sarah bir an durakladı, omuz silkti, sonra da masayı toplamaya girişti, bir yandan da konuşmasını sürdürdü:
- Aslına bakarsan Ido'nun buradan ayrılmaya hiç niyeti yoktu diye düşünüyorum. Burada son derecede mutluydu. Gök, leylekler, bir de ben. Onun gözünde, kibutzun asıl gücü buydu; beni elinin altında bulundurmak.
- Ne demek istiyorsun?
- Söylediğimi; beni elinin altında bulundurmak.
Sarah eli kolu dolu eve girdi. Masayı toplamasına yardım ettim. Mutfağa çekidüzen verirken, oturma odasında gezindim biraz. Sa-rah'ın evi küçük ve beyazdı. Görebildiğim kadarıyla bu oturma odası, bir de koridor boyunca biri Sarah'ın, biri de Ido'nun yatak odaları vardı. Bir fotoğrafta, geniş omuzlu bir gencin resmini gördüm. Güneşten bronzlaşmış yüzü canlıydı, görünüşünden de tatlılık ve sağlık yayılıyordu. Ido Sarah'a benziyordu: aynı kaşlar, aynı elmacıkkemikleri; oysa Sarah'ın sıskalığı ve gerginliği Ido'da canlılığa dönüşmüştü. Resimdeki Ido Sarah'tan daha genç, yirmi üç-yirmi dört yaşında görünüyordu.
Sarah mutfaktan çıktı. Bahçeye döndük. Yanında getirdiği teneke kutuyu açtı.
- içer misin?
- Sigara mı?
- Hayır, ot.
- Hayır, hiç içmem.
- Pek şaşmadım. Değişik bir adamsın, Louis.
- Sen bana bakma, eğer içeceksen...
- Bu sadece paylaşıldığında keyif verir, dedi Sarah kutuyu kapatarak.
Sustu, sonra kısa bir an beni süzdü.
- Şimdi Louis, burada gerçekten ne yaptığını anlatacaksın. Kuş meraklısına benzemiyorsun hiç. Onları iyi tanırım. Kuştan başka
bir şey konuşmayan, kafaları havada birtakım kaçıklar. Oysa sen, leylekler dışında kuşlar hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Sende izledikçe izlenen bir adam gözleri var. Nesin sen, Louis? Aynasız mı? Gazeteci mi? Burada, goylardan çekiniriz. (Sarah sesini al-çalttı.) Yine de sana yardıma hazınm. Bana neyin peşinde olduğunu söyle.
Bir an düşündüm, sonra hiç tereddüt etmeden her şeyi anlattım. Kaybedecek neyim vardı? Böylesine içimi dökmek, içimi rahatlatıyordu. Max Böhm'ün ölmeden kısa süre önce bana verdiği ilginç görevi anlattım. Ona leyleklerden, göklerde süzülürken birden kâbusa dönüşen o tertemiz araştırmadan bahsettim. Bulgaristan'da geçirdiğim son kırk sekiz saatten. Rayko Nikoliç'in nasıl öldüğünü anlattım. Marcel'in, Yeta'nm bir de o zavallı çocuğun nasıl öldürüldüğünü. Sonra da bir antreponun içinde, tanımadığım birinin elimdeki cam kınğıyla nasıl gırtlağını kestiğimi anlattım. Öteki alçağın ve onlara öldürme emri verenlerin maskelerini düşürmeye kararlı olduğumu söyledim. En sonunda da Tek Dün-ya'dan, Dumaz'dan, Curiç'ten ve Joro'dan söz ettim. Elektrikli neşter, Rayko'nun çalınan yüreği, Max Böhm'ün esrarlı kalp nakli, her şey kafamda karmakarışıktı.
- Bütün bunlar çok tuhaf, diye bitirdim sözümü. Ama bu işin anahtarının leyleklerde olduğundan eminim. Ta başından beri, Böhm'ün leyleklerini bulmanın dışında bir amacı olduğunu düşündüm. Kaldı ki kuşların güzergâhı üzerinde cinayet ardına cinayet işleniyor.
- Kardeşimin ölümünün bu anlattıklarınla bir ilgisi var mı?
- Olabilir. Biraz fazlasını anlatman gerek.
- Dosya Şin-bet'in ellerinde. Artık görmen mümkün değil.
- Ya cesedi bulanlar?
- Ağızlarından tek bir söz bile alamazsın.
- Özür dilerim Sarah, ama sen cesedi gördün mü?
- Hayır.
- Sana göre... (bir an tereddüt ettim) sana göre, bazı organları eksik olabilir miydi?
- Ne demek bu?
- Göğüs kafesinin içinde bir eksik var mıydı? Sarah'ın yüzü karardı.
- îç organlarından çoğu kuşlara yem olmuştu. Tek bildiğim bu. Cesedini şafak vakti bulmuşlar. 16 mayıs sabahı.
Ayağa kalkıp, bahçede birkaç adım attım. Ido'nun ölümünün yumakta yeni bir düğüm, dehşet yolunda yeni bir basamak oldu-
ğundan şüphem yoktu. Oysa hâlâ karanlıktaydım, mutlak karanlıkta.
- Anlattıklarından hiçbirini anlamadım, Louis. Ama benim de sana söyleyeceklerim var.
Yerime oturdum, cebimden küçük not defterimi çıkardım.
- Birincisi, Ido bir şeyler bulmuştu. Ne olduğunu bilmiyorum, ama durmadan çok zengin olacağımızı, yakında Avrupa'ya gideceğimizi söylüyordu. Başlangıçta, saçmaladığım düşünüp, fazla önemsemedim. îdo'nun bunları beni sevindirmek için uydurduğunu sandım.
- Bu söyledikleri ne zaman başladı?
- Mart başı, galiba. Bir akşam, son derece heyecanlı döndü eve. Beni kucaklayıp, bavullarımı hazırlayabileceğimi söyledi. Yüzüne tukurdum. Benimle alay edilmesinden hiç hoşlanmam.
- Nereden geliyormuş? Sarah omuz silkti:
- Nereden olacak, bataklıklardan tabiî.
- îdo'dan geriye bir kâğıt parçası, bir not da mı kalmadı?
- Her şey bahçedeki garajda. Bir şey daha: Tek Dünya örgütü buralarda son derece faaldir. Birleşmiş Milletlerle birlikte, özellikle de Filistin kamplarında çalışıyorlar.
- Ne yapıyorlar orada?
- Arap çocuklarını tedavi ediyorlar, yiyecek ve ilaç dağıtıyorlar, israil'de o örgüt hakkında hep iyi şeyler söylenir. Üzerinde herkesin birleştiği ender örgütlerden biridir.
Her ayrıntıyı not ettim. Sarah başını yana eğip bana baktı:
- Louis. Bütün bunları neden yapıyorsun? Neden polise haber vermiyorsun?
- Hangi polise? Hangi ülkede? Hem, hangi cinayeti? Kaldı ki, bu konuyu soruşturan bir polis var: Herve Dumaz. Gerçek amacını hâlâ anlayamadığım tuhaf bir aynasız. Ama burada yalnızım. Yalnız ve kararlı.
Birden, ben kaçmaya fırsat bulamadan, Sarah ellerimi tuttu. Hiçbir şey hissetmedim. Ne iğrenme ne utanma ne de ölü parmaklarımın üzerindeki sıcaklığını. Sargılarımı çözdü, parmaklarını yara izlerinin üzerinde gezdirdi. Sonra yüzünde müstehcen bir tebessüm belirdi, nihayet düşüncelerimizin altına kayar gibi uzun uzun bana bakarak, sözlerin artık geride kaldığını anlattı.
I
On sekizinci bölüm
Gölgedeydik, ama birden her şey güneş gibi bir hal aldı. Kaba, şiddetli ve acımasız. Hareketlerimiz kesik kesikti. Öpüşmelerimiz uzun, gizemli, tutkulu. Sarah'ın vücudu bir erkeğinkine benziyordu. Olmayan göğüsler, dar kalçalar. Uzun ve gergin kaslar. Ağzımız sadece soluk alıp veriyor, sessiz kalıyordu. Dilimi bütün vücudunda gezdirirken, ölü ellerimi hiç kullanmıyordum. Süründüm, döndüm, kıvrılarak ilerledim, sonunda vücudunun bir krater kadar kavurucu merkezine eriştim. O anda doğruldum ve vücuduna girdim. Sarah bir alev gibi kıvrandı. Boğuk bir sesle haykırdı, omuzlarıma tutundu. Olduğum yerde dimdik, demir gibi durdum. Sarah göğsüme vurdu, kalçalarımızın devinimini hızlandırdı. Yumuşaklıktan duygusallıktan uzaktık. Bir ölüm öpücüğünde kaynaşmış, iki yalnız hayvan. Darbeler. Tepkiler. Yoksunluklar. Parmak derilerinin soyulduğu uçurumlar. Birbirini öldüren öpücükler. İki göz kırpışı arasında tere batmış sarı perçemlerini, parmaklarının yırttığı çarşaf kıvrımlarını, derisini kabartan damarlarındaki bükümleri gördüm. Birden Sarah Ibranîce bir şeyler mırıldandı. Gırtlağından bir homurtu yükseldi, karnımdan da buz kesmiş bir volkan fırladı. Öylece, hareketsiz kaldık. Geceden gözleri kamaşmış, birleşmenin şiddetine şaşırmış gibi. Ne keyif vardı ne de paylaşma. Sadece kendi tenleriyle kavgalı iki yaratığın hayvansı ve bencil, tek başına rahatlaması. Bu boşluk karşısında hiç pişmanlık duymuyordum. Duygu savaşımız kuşkusuz yavaşlayacak, yumuşayacak, sonunda da "iki içinde bir" olacaktı. Beklemek gerekiyordu. Bu gece. Belki bir başka gece. İşte o zaman sevişme zevk olacaktı.
Bir saat geçti. Sabahın ilk ışıklan göründü. Sarah'ın sesi yükseldi:
- Ellerin, Louis. Anlat, nasıl oldu?
Bütün bu olanlardan sonra, Sarah'a yalan söyleyebilir miydim? Yüzlerimiz hâlâ gölgedeydi; hayatımda ilk kez, utanmadan, korkmadan, trajediyi bütün ayrıntılarıyla anlatabilecektim.
- Afrika'da doğdum. Nijer'de ya da Mali'de, kesin olarak bilemiyorum. Annem ve babam ellili yıllarda kara kıtaya göçmüşler. Babam doktordu. Siyah halka bakıyordu. Paul ve Marthe Antioche 1963 yılında Orta Afrika Cumhuriyeti'ne yerleşmişler. Afrika kıtasının en gelişmemiş ülkelerinden birine. Orada, yorgunluk nedir bilmeksizin, çalışmalarını sürdürmüşler. Abim ve ben, zamanımızı havalandınlmış sınıflar ile savananın kavurucu sıcağı arasında geçirerek büyüdük. O dönemde Orta Afrika Cumhuriyeti, iktidarı tüm halkın katıldığı bir törende Andre Malraux'nun ellerinden alan David Dacko tarafından yönetiliyordu. Durumları olağanüstü değildi ama, en azından trajik de değildi. Orta Afrika halkı kesinlikle bir yönetim değişikliğine taraftar değildi. Oysa 1965 yılma geldiğimizde, genç bir adam, Albay Jean-Bedel Bokassa her şeyi değiştirmeye karar verdi. Pek tanınmamış bir asker olmasına rağmen, Orta Afrika'nın tek rütbelisiydi ve M'Baka kabilesinin üyesi olarak başkanın da uzaktan akrabasıydı. Doğal olarak, tek bir taburdan oluşan ordunun basma getirilmişti. Bokassa Orta Afrika Cumhuriyeti ordusunun genelkurmay başkanı olunca, iktidarın nimetlerinden yararlanmaya başladı. Resmî törenlerde çevre-desindekileri itip kakarak ön sıralara geçti, Dacko'nun peşinden ayrılmadı, madalyalarla süslü göğsüyle bakanların önünde yer almaya çalıştı. Açık açık, başkandan daha yaşlı olduğunu, bu nedenle iktidarın aslında onun hakkı olması gerektiğini söyledi. Çok zeki olmadığından, kimse ondan şüphelenmedi. Takıntılı ve kin dolu bir ayyaş olarak görüldü hep. Oysa 1965 yılının sonunda dostluklarım daha da güçlendirmek için kan kardeşi Teğmen Ban-za'yla birlikte harekete geçmeye karar verdi Bokassa. Tam olarak, yılbaşı gecesinde.
31 aralık günü bütün taburunu, yani topu topu birkaç yüz askerini toplar ve o gece manevra yapılacağım anlatır. Askerler şaşırır; daha önce yılbaşı gecesi hiç böyle bir manevra yapılmamıştır. Bokassa dinlemez. Kassai Kampı'ndaki birlikler akşam yedide toplanır. Askerlerden bazıları cephane sandıklarında gerçek mermi bulunduğunu görüp, nedenini sorarlar. Banza kafalarına bir tabanca dayar ve çenelerini tutmalarını söyler. Herkes hazırlanır. Bangui'de kutlamalar başlar. Gözünün önüne getirmeye çalış, Sa-rah. Kırmızı bir toprakla kaplı, tek tük aydınlatılmış, hayalet ya-
pılarla dolu kentte müzik çalmaya, alkol su gibi akmaya başlar. Jandarma karakolunda, başkanın adamları, her şeyden habersizdir. Dans ederler, içerler, eğlenirler. Saat sekiz buçukta Bokassa ve Banza karakol mangasının komutanı Henri îzamo'yu kurdukları pusuya düşürürler. Adamcağız tek başına başka bir stratejik noktaya, Roux Kampı'na gider. Bokassa onu çok sıcak karşılar, darbe niyetinden söz eder. îzamo önce bir şey anlamaz, sonra da kahkahayı basar. Banza hemen elindekiyle ensesine vurur. İki ortak îzamo'nun bileklerine kelepçe geçirip bodruma sürükler. Gerginlik artar. Artık David Dacko'yu bulmak gerekmektedir. Ka-muflajlı kırk araçlık askerî birlik harekete geçer. Kamyonların üzerindeki şaşkın askerler neler olduğunu yeni anlarlar. Bu meşum konvoyun başında, beyaz bir Peugeot 404'e binmiş Bokassa ve Banza vardır. O gece yağmur yağar. Meyvelerin etini tatlandırdığı için, "mango yağmuru" olarak adlandırılan, o mevsime özgü ince bir yağmur. Kamyonlar yolda, anne ve babasını eve bırakan, Dacko'nun sadık adamı Binbaşı Sana'ya rastlarlar. Sana donup kalır: "Bu kez" diye mırıldanır, "darbe gerçekleşiyor." Askerler Rönesans Sarayı'na vardıklarında başkanı aramaya koyulurlar. Boşuna. Dacko sanki göğe çekilmiştir. Bokassa endişelenir. Sinirli sinirli koşuşturur, emirler yağdınr, haykırır, sarayın altında gizli geçitler, saklanacak bölmeler olup olmadığının araştırılmasını ister. Sonra yeniden yola koyulur. Birlikler bu kez stratejik noktalara dağılır: Bangui radyosu, hapishane, bakanların evleri...
Kentte tam bir kargaşa yaşanır. Neşeli, çakırkeyif erkekler ve kadınlar, ilk silah seslerini duyarlar. Tam bir panik. Herkes saklanacak yer arar. Anayollar kapatılır, ilk ölüler orada görülür. Bokassa çıldırır, tutsaklarına girişir, Roux Kampı'ndan dışarı adım atamaz. Korkudan çatlayacak gibidir. Hâlâ her şey değişebilir çünkü. Ne Dacko'yu ne de en tehlikeli danışmanlarını yakalayamamıştır. Oysa başkan hiçbir şeyden kuşkulanmamaktadır. Sabah saat birde Bangui'ye dönerken yolda, 17'nci kilometrede, darbeyi bildiren, öldüğü söylentilerinin yayıldığını anlatan ne yapacağım bilmez askerlerle karşılaşır. Yarım saat kadar sonra tutuklanır. Getirildiğinde, Bokassa kollarına atılır, öper ve "Sana söylemiştim, er ya da geç bitirmek gerekiyordu" der. Küçük grup zaman kaybetmeden Ngaragba Hapishanesi'nin yolunu tutar. Bokassa hapishane müdürünü uyandırır, müdür Kongoluların saldırdığını düşünerek, ellerinde el bombalarıyla gelir. Bokassa zindanların kapısını açmasını, tutukluları serbest bırakmasını emreder. Müdür kabul etmez. Banza silahını çeker, hapishane müdürü
™
de o sırada arabanın arkasında, ensesine bir tüfek dayanmış oturan Dacko'yu görür. "Bu bir darbe" diye mırıldanır Bokassa, "Halkın gözünde popüler olmak için tutukluları serbest bırakmam gerek, anlıyor musun?" Müdür emri yerine getirir. Hırsızlar, dolandırıcılar, katiller, "Yaşasın Bokassa!" diye hay kırarak kent sokaklarına dağılır. Aralarında, son derece tehlikeli katiller de vardır. Kara kabilesinden olup, birkaç gün sonra idam edilecek bazı adamlar. Kana susamış canavarlar. Sabahın ikisinde, Fransa Cad-desi'ndeki evimizin kapısını çalanlar, onlardı işte. Kâhyamız, elde tüfek, uyku mahmurluğu içinde kapıyı açmaya gider. Oysa o çılgınlar kapıyı çoktan kırmıştır. Muhammet'i etkisiz hale getirip, tüfeğini alırlar. Soyup yere yatırırlar. Sopa ve dipçikle burnunu, çenesini, kaburgalarını kırarlar. Karısı Azzora koşar, olanları görür. Çocukları da gelir. Kadın çocukları uzaklaştırır. Muhammet'in vücudu bir kan gölüne devrildiğinde, Karalar üzerine atılır, kazma ve baltalarla. Muhammet bir kez bile bağırmamıştır. Bir kez bile yalvarmamıştır. Azzora bundan yararlanarak, çocuklarıyla birlikte kaçmaya çalışır. Ailece yarıya kadar su dolu beton bir sarnıca sığınırlar. Adamlardan biri, elinde Muhammet'in tüfeği olanı, onları sarnıcın sonuna kadar izler. Silah sesleri su dolu sarnıçta yankılanmaz bile. Katil çıktığında, çılgın yüzü kan ve yağmurdan karmakarışıktır. Karanlık sularda küçük siyah cesetleri ve hamile Azzora'nın şiş karnını görmek için, birkaç dakika daha beklemek gerekecektir. Babam ne zamandan beri olanları izlemektedir? Eve koşup tüfeğini, büyük kalibreli Mauserini kapar. Pencerenin arkasına çöker, saldırganların gelmelerini bekler. Annem uyanır, başı hâlâ yılbaşı şampanyasından bulanık, odalarımıza çıkar. Oysa ev ateşe verilmiştir bile. Katiller arka taraftan girmiş, her odanın altını üstüne getirmiş, mobilyaları, lambaları çılgın gibi devirerek yangın çıkarmışlardır. Ailemin katledilmesi konusunda kesin bir bilgi yok. Babamın kendi tüfeğiyle, yakın mesafeden vurulduğu düşünülüyor. Anneme merdivenin başında saldırmış olmalılar. Muhtemelen odamızın birkaç adım ötesinde, baltayla öldürüldü. Küllerin arasında, parçalanmış ve kararmış uzuvları bulundu. Benden iki yaş büyük abime gelince, alev alan cibinliğinin kurbanı oldu, cayır cayır yandı. Saldırganların çoğu, kendi sebep oldukları yangında yandılar. Beni hangi mucize kurtardı bilemiyorum. Ellerim alev alev, haykırarak, yağmurun altında koştum. Annem ile babamın dostları, Fransız Büyükelçisi Nelly ve Georges Braesler'in bulunduğu Fransız Sefareti'nin kapısında baygın düşmüşüm. Beni bulup katliamın vahşetini gör-
düklerinde, Albay Bokassa'nın yönetime el koyduğunu anladılar ve hemen Bangui'nin küçük havaalanına gidip, Fransız ordusuna ait çift motorlu bir uçakla kaçtılar. Yağmurun altında havalanırken, Orta Afrika Cumhuriyeti'ni tek bir adamın çılgınlığına terk ediyorduk. Daha sonraki günlerde, bu "yol kazasından" pek az bahsedildi. Fransız hükümeti bu yeni durum karşısında epey rahatsızdı. Hazırlıksız yakalanan Fransa, yeni yönetimi tanımak zorunda kaldı. Yılbaşı gecesi kurbanları hakkında dosyalar hazırlandı. Küçük Louis Antioche'a yüklü bir tazminat ödendi. Braes-ler'ler de adaletin yerini bulması için ellerinden geleni yaptı, iyi ama, hangi adalet? Katiller ölmüş, olayın gerçek sorumlusu da Orta Afrika Cumhuriyeti'nin devlet başkanı olmuştu.
Sözlerim şafağın sessizliğinde asılı kalmıştı. Sarah mırıldandı:
- Çok üzüldüm.
- Üzülme, Sarah. Altı yaşındaydım. Bunların hiçbirini hatırlamıyorum. Hayatımda uzun ve beyaz bir boşluk gibi. Üstelik, beş yaşını hatırlayan kaç kişi çıkar? Ne biliyorsam, Braesler'lerden duydum.
Vücutlarımız yeniden birbirine dolandı. Şafak şiddetimizi, öfkemizi pembeye, kırmızıya, mora boyadı. Zevk yine gelmedi. Konuşmuyorduk. Kelimeler vücut için hiçbir şey yapamaz.
Daha sonra Sarah, bir serap gibi, çırılçıplak karşıma oturdu, ellerimi ellerine aldı. En ince dikişlere baktı, cam dolu antreponun hâlâ pembe yaralarını parmaklarıyla izledi.
- Ellerin sana acı veriyor mu?
- Tam tersine. Tamamen hissiz. Hâlâ ellerimi okşuyordu:
- Hayatımdaki ilk goysun, Louis.
- İstersen, din değiştiririm.
Sarah omuz silkti. Avuç içlerimi elliyordu.
- Hayır, değiştiremezsin.
- İyi kullanılmış küçük bir bıçak ve...
- İsrail vatandaşı olamazsın. -Neden?
Sarah iğrenmiş gibi ellerimi bıraktı, sonra da pencereden dışarıya baktı.
- Sen hiç kimsesin Louis. Parmak izin yok.
On dokuzuncu bölüm
Ertesi sabah, geç uyandım. Gözlerimi açmak için kendimi zor-ladım, sonra da Sarah'ın odasını, güneşe boğulmuş beyaz taş duvarlarını, küçük ahşap komodini, duvara raptiyelenmiş, dilini çıkaran Einstein ile tekerlekli sandalyesinde giden Hawking portrelerini inceledim. Yerde üst üste yığılmış kitaplar. Yalnız yaşayan genç bir kadının yatak odası.
Saatime baktım: 4 eylül, on bir yirmi. Sarah balık havuzlarına gitmiş olmalı. Kalkıp duşa girdim. Musluğun üzerine asılmış aynada uzun uzun yüzümü inceledim. Çizgilerim derindi. Alnım mat bir ışıkla parlıyor, tembel gözkapaklannun ardmdaki gözlerim de açık rengini gösteriyordu. Belki yanılıyordum ama, sanki yüzüm daha yaşlanmış, daha acımasız bir ifadeye bürünmüş gibi geldi. Birkaç dakikada tıraş olup giyindim.
Mutfakta, çay kutusunun altına sıkıştırılmış bir kâğıtta, Sarah'ın mesajını buldum:
Louis,
Balıklar beklemez.
Akşam olmadan dönerim.
Çay, telefon, çamaşır makinesi:
hepsi emrinde.
Kendine dikkat et ve beni bekle.
Günaydm, küçük goy.
Sarah.
Çay yaptım, sonra pencereden Vaat Edilmiş Topraklar'a bakarak bir iki yudum içtim. Manzara burada tuhaf bir kuraklık ve verimlilik, kuru tabakalar ve yeşil tarlalar karışımı sunuyordu. Çiğ
ışığın altında, balık havuzlanmn pırıltılı yüzeyi, toprağın derisini yüzer gibiydi.
Çaydanlığı alıp dışarıya, kameriyenin altına yerleştim. Telefonu yanıma çekip telesekreterimi aradım. Bağlantı mükemmel olmasa da mesajlarımı aldım. Dumaz, ciddi ve sert, haber bekliyordu. Wagner sabırsızlıkla, telefon etmemi istiyordu. En şaşırtıcı olanı, üçüncü mesajdı; Nelly Braesler'den geliyordu. Ölecek kadar endişeliydi: "Benim küçük Louis'm, ben Nelly. Geçen günkü konuşmanız beni çok korkuttu. Neler yapıyorsunuz? Beni arayın."
Herve Dumaz'nın numarasını tuşladım. Montreux Polis Müdürlüğü. Yerel saatle, sabahın dokuzu. Birkaç denemeden sonra, bağlantı kurmayı başardım, müfettiş karşımdaydı.
- Dumaz? Ben Antioche.
- Nihayet. Neredesiniz? İstanbul'da mı?
- Türkiye'de duracak vaktim olmadı. İsrail'deyim. Konuşabilir miyiz?
- Sizi dinliyorum.
- Demek istiyorum ki, konuşmamızı başka dinleyen var mı? Dumaz o ünlü kahkahalarından birini attı:
- Neler oluyor?
- Beni öldürmek istediler. Dumaz'nın aklı gitti.
- Nasıl?
- îki kişi. Dört gün önce, Sofya Gan'nda Hücum tüfekleri ve kızılötesi dürbünleri vardı.
- Ellerinden nasıl kurtuldunuz?
- Mucize eseri. Ama üç masum öldü. Dumaz sessizdi. Ekledim:
- Katillerden birini öldürdüm Herve. Arabayla İstanbul'a, oradan da vapurla İsrail'e geçtim.
- Neler buldunuz ki?
- Bilmiyorum. Ama bu işin odak noktası leylekler. Önce Rayko Nikoliç; vahşi bir şekilde öldürülen bir kuşbilimci. Sonra, kuşlar hakkında araştırma yapmaya çalıştığım sırada, beni öldürmeye çalıştılar. Şimdi de bir üçüncü kurban. Dün, İsrailli bir kuşbilim-cinin bundan dört ay kadar önce öldürüldüğünü öğrendim. Bu cinayet aynı dizinin bir parçası, eminim bundan. Ido da Rayko gibi bir şeyler bulmuş olmalı.
- Size saldıran katiller kimdi?
- Belki de geçen nisanda Joro Grybinski'ye sorular soran iki Bulgar'dır.
i!
- Ne yapacaksınız?
- Devam edeceğim. Dumaz telaşlandı:
- Devam etmek mi? Ama İsrail polisine haber vermek, înter-pol'le temas kurmak gerek!
- Sakın ha. Burada Ido'nun ölümü rafa kaldırıldı. Sofya'da, Rayko'nun ölümüyle kimse ilgilenmedi. Fransız olduğu için, Mar-cel'inki biraz daha gürültü çıkaracak. Ama bütün bunlar, genel kargaşanın içinde kayboldu. Kanıt yok, sadece dağınık birtakım bilgi kınntılan. Uluslararası mercileri harekete geçirmek için, henüz çok erken. Tek şansım, tek başıma olmam.
Müfettiş içini çekti:
- Silahınız var mı?
- Hayır. Ama burada, İsrail'de, böyle bir alet bulmak hiç de güç değil.
Dumaz bir şey demedi. Hızla nefes aldığım duyuyordum.
- Ya siz, siz bir şeyler öğrenebildiniz mi?
- Elle tutulur bir şey yok. Hâlâ Böhm'ün geçmişini deşiyorum. Şimdilik, sadece bir ilişki buldum: elmas madenleri. Önce Güney Afrika'da, sonra Orta Afrika Cumhuriyeti'nde. Araştırıyorum. Öteki konularda, hiç sonuç alamadım.
- Tek Dünya konusunda neler buldunuz?
- Hiç. Tek Dünya tertemiz. Yönetimi şeffaf, faaliyetleri etkili ve açık.
- Örgüt nereden gelmiş?
- Tek Dünya yetmişli yıllarda, Hindistan'ın kuzeyinde, Kalkü-ta'da görev yapan bir Fransız hekim olan Pierre Doisneau tarafından kurulmuş. Doisneau yoksullarla, hasta çocuklarla, cüzamlılarla falan ilgileniyormuş. Örgütlenmiş. Kaldınmlar boyunca kurduğu dispanserler, hatın sayılır bir önem kazanmış. İnsanlar Doisneau'dan bahsetmeye başlamış. Ünü sınırlan aşmış. Batılı hekimler yardıma gelmiş, maddî kaynaklar bulmuş, böylelikle binlerce kadının ve erkeğin yardımına koşmuş.
- Sonra?
- Sonra Pierre Doisneau, Tek Dünya'yı kurmuş, bir de Binbir-ler Kulübü'nü; yaklaşık bin üyesi -ünlüler, şirketler, vs- olan her üyenin on bin dolar ödediği bir kuruluş. Bütün bu paralar (on milyon dolardan fazla) her yıl daha büyük gelir sağlamak için kullanılmış.
- Bu para ne faiz getirmiş?
- Tek Dünya'nın bürolarının masrafım karşılamaya yetecek bir
faiz. Örgüt böylelikle hayırseverlere bağışlarının lüks bürolara değil, doğrudan yoksullara dağıtıldığını kanıtlamış. Bu şeffaflık Tek Dünya'nın başansım önemli ölçüde etkilemiş. Tek Dünya'nın günümüzde dünyanın dört bir tarafına yayılmış sağlık merkezleri var. Tek Dünya gerçek bir hayırsever ordusu yönetiyor. Bu alanda, örnek olarak gösteriliyor.
Hatta konuşmayı güçleştiren parazitler duyuluyordu.
- Dünyadaki merkezlerinin listesini elde edebilir misiniz?
- Tabiî, ama...
- Bir de kulüp üyelerinin adlannı?
- Yanlış yoldasınız, Louis. Pierre Doisneau ünlü biridir. Geçen yıl, Nobel Banş Ödülü'nü almasına ramak kalmıştı, hem...
- Bulabilir misiniz?
- Çalışının. Yeni parazitler.
- Size güveniyorum, Herve. Sizi yarın ya da öbür gün ararım.
- Sizi nasıl bulabilirim?
- Ben sizi ararım.
Dumaz olaylann ağırlığı altında şaşkın gibiydi. Telefonu kapadım, sonra da Wagner'in numarasını tuşladım. Alman kuşbilimci sesimi duymaktan memnundu:
- Neredesiniz? diye haykırdı.
- İsrail'de.
- Çok güzel. Leyleklerimizi görebildiniz mi?
- Burada onlan bekliyorum. Yollannın üzerinde, Beytşan'dayım.
- Balık havuzlarında.
- Doğru.
- Kuşları Bulgaristan'da ya da istanbul Boğazı'nın üzerinde görebildiniz mi?
- Emin değilim. Boğaz'ın üzerinde bazı sürüler gördüm. Masal gibiydi. Ulrich, telefonda fazla kalamayacağım. Yeni noktalar belirlendi mi?
- Burada, yanımda.
- Söyleyin, öyleyse.
- En önemlisi, baştaki grup. Dün Şam'ı geçip, Beytşan'a doğru uçmaya başladı. Onlan yann görebileceğinizi sanıyorum.
Ulrich zaman geçirmeden leyleklerin yeni yerlerini söyledi. Söylediklerini haritama işaretledim.
- Ya batıdan gelenler?
- Batıdan mı? Bir dakika... En hızlılan şu anda Sahra'mn üze-
rinde. Yakında Mali'de, Nijer Deltası'nda olurlar. Bu bilgileri de not ettim.
- Çok iyi, dedim. Sizi iki gün sonra aranm.
- Neredesiniz, Louis? Size bir faks göndermek istiyordum da. Birtakım istatistiklere başladık ve...
- Maalesef, Ulrich. Burada faks yok.
- Sesiniz bir tuhaf geliyor. Her şey yolunda mı?
- Her şey yolunda Ulrich. Sizinle konuşabildiğime sevindim.
Ardından Doğa Koruma Derneği yöneticisi Yose Lenfeld'i aradım. Yose ingilizce'yi ağzında çakıl taşı varmış gibi konuşuyor ve öylesine bağınyordu ki, elimdeki telefon sarsılıyordu. Bu kuşbi-limcinin de "özel" biri olduğunu tahmin ettim. Buluşmaya karar verdik: Ben-Gurion Havaalanı'nda, ertesi sabah sekiz buçukta.
Ayaklandım, mutfaktan birkaç pide alıp ısırarak yemeye başladım ve Ido'nun bahçedeki çalışma yerini aramak için dışan çıktım. Geriye ne bir not ne bir istatistik ne de bir bilgi bırakmıştı; sadece daha önce Böhm'ün evinde de gördüğüm pansuman malzemeleri.
Öte yanda, çamaşır makinesini buldum, içindeki kazan bütün elbiselerimle dönerken, sakince küçük araştırmamı sürdürdüm. Üzerlerine tüy yapışmış, eski sargı bezleri dışmda hiçbir şey bulamadım. Anlaşılan, verimli bir günümde değildim. Ama o sırada, tek bir arzum vardı: Sarah'ı görmek.
Bir saat kadar sonra, çamaşırlanmı asarken, iki gömlek arasından göründü.
-işinbitti mi?
Sarah cevap yerine gözünü kırptı ve kolumdan çekti.
Yirminci bölüm
Pencerede, gün yavaşça batıyordu. Sarah uzaklaştı. Göğsünden ter akıyordu. Tavanda vınlayarak dönen vantilatöre dikmişti gözlerini. Vücudu uzun ve diriydi, cildiyse esmer, yanık, kuru. Her hareketinde, kasları kapana kıstırılmış, saldırıya hazırlanan hayvanlar gibi koştuğu görülüyordu.
- Çay içer misin?
- Zevkle, dedim.
Sarah kalktı, çay hazırlamaya gitti. Bacakları hafif çarpıktı. Bunu görüp, yeniden heyecanlandım. Sarah'a karşı duyduğum istek, bitecek gibi değildi. İki saatlik sevişme beni gevşetememişti. Söz konusu olan zevk ya da keyif değildi; sanki birbirleri için yanmak, sonsuza dek yanmak üzere yaratılmış iki vücudun birbirini çekmesi, kora kesmesi, kimyasıydı.
Sarah üzerinde madenî bir çaydanlık, iki küçük fincan ve kurabiyelerle dolu küçük bir bakır tepsiyle geri geldi. Yatağın kenarına oturdu, çayları şark usulü, çaydanlığı fincanın çok yukarısından dökerek doldurdu.
- Louis, dedi. Bütün gün düşündüm. Bana kalırsa, yanlış yoldasın.
- Ne demek bu?
- Kuşlar, göç yolları, kuşbilimciler. Burada cinayetlerden söz ediyoruz. Kimse birkaç kuş için birini öldürmez.
Bunu daha önce de duymuştum. Cevap verdim:
- Bütün bu işte Sarah, tek bir ortak nokta var: leylekler. Bu kuşların beni nereye götüreceğini bilmiyorum. Bu yolun üzerinde neden bunca ölü olduğunu da bilmiyorum. Ama bu sınırsız şiddetin gerisinde bir mantık olmalı.
- Bunun altında para var. Bütün bu saydığın ülkeler arasında bir kaçakçılık.
- Mutlaka, dedim. Max Böhm yasadışı bir ticaretle uğraşıyordu.
- Nasıl bir ticaret?
- Daha öğrenemedim. Elmas, fildişi, altın? Herhalde Afrika'dan gelme değerler. Dumaz, bu dosyayla uğraşan İsviçreli müfettiş, konunun elmas olduğundan emin. Bence de haklı. Böhm fildişi kaçırmış olamazdı; Orta Afrika Cumhuriyeti'ndeki fil kıyımına karşı bütün gücünü kullanmıştı. Altına gelince, leyleklerin göç yolu üzerinde altına pek rastlanmaz. Geriye elmas kalıyor, Orta Afrika'da ve Güney Afrika'da elmas... Max Böhm mühendisti ve bu alanda çalışmıştı. Ama esrar perdesi hâlâ kaldınlamadı. 1977'de emekliye ayrılmıştı. Ondan sonra Afrika'ya hiç ayak basmadı. Leyleklerden başka bir şeyle ilgilenmiyordu. Bak Sarah, bilemiyorum.
Sarah bir sigara yakıp omuz silkti:
- Aklından bir şey geçirdiğinden eminim. Gülümsedim:
- Haklısın. Kaçakçılığın devam ettiğini, leyleklerin de kurye rolü oynadığını düşünüyorum. Mesaj götürüyorlar yani. Posta güvercinleri gibi. O mesajları da halkalarında taşıyorlar.
- Ne halkası?
- Avrupa'da kuşbilimciler kuşların ayaklarına halkalar takıp bunların üzerine doğum tarihlerini, nereden geldiklerini ya da eğer yabanî leyleklerse, nerede ve ne zaman yakalandıklarını yazarlar. Böhm'ün leyleklerindeki halkaların başka bir şey anlattığını düşünüyorum.
- Ne gibi?
- Uğrunda ölünecek bir şey. Rayko bunu öğrenmişti. Bana kalırsa, kardeşin de. Ido mesajların ne anlama geldiğini bulmuş olmalı. Bu yüzden de heyecanlandı, zengin olacağını sandı.
Sarah'ın gözlerinden bir kıvılcım geçti. Soluğunu boşalttı. Ama bir şey demedi. Kısa bir an, tümüyle unuttuğunu sandım. Sonra ayaklandı.
- Louis, şimdilik sorunların gökten gemliyor. Sen önce yeryüzüne bak. Eğer böyle düş görmeyi sürdürürsen, bir çakal gibi vurulursun.
Tişörtünü ve kotunu giydi.
- Benimle gel.
Dışarıda, güneş batıyordu. Ufuktaki tepeler havanın tatlılığında ürperiyordu. Sarah bahçede yürüdü, sonra ev ile garajın tam ortasında durdu. Zeytin dallarını aralayıp tozu üfledi. Bir branda bezi görüldü. Sarah, "Yardım et" diyerek brandaya yapıştı. Bezi
çektik, altından bir kapak çıktı. Gün boyunca, bu kapağın üzerinden en az on kez geçmiş olmalıydım. Sarah kapağı kaldırınca, gerçek bir cephanelikle karşılaştım. Hücum tüfekleri, tabancalar, cephane sandıkları. "Gabor ailesinin güvenliği" dedi Sarah. "Her zaman silahımız olmuştu ama, Ido başka silahlar da getirdi. Susturucu takılmış hücum tüfekleri." Diz çöktü, tozlu bir torba çıkardı. Torbayı açtı, tozunu silkeledi, içine silah ve cephane doldurdu. "Gidelim!" dedi.
Arabama binip, balık havuzlarım geçtik. Yarım saat kadar sonra siyah kayalarla ve kuraklıktan cılızlaşmış çalılarla kaplı bir çöle vardık. Binlerce pislik ve dışkı bacaklarımıza yapışıyor, mide bulandırıcı kokular burun deliklerimize doluyordu. Kibutz çöplüğünün ortasındaydık. Bir tıkırtı duyup, başımı çevirdim. Sarah diz çökmüş, önüne yaydığı silahlan kontrol ediyordu.
Gülümseyip, anlattı:
- Bu hücum tüfekleri İsrail yapımıdır. Uzi makineli tüfek ve Galil makineli tüfek. Klasik silahlar. Dünyada bunlardan iyisi yok. Kalaşnikov ve M16 yanlarında solda sıfır kalır. (Sarah bir kutu açıp elini sivri ve uzun mermilerin üzerine koydu.) Bu tüfekler de geleneksel uzun namlulu av tüfekleri gibi 22'lik kurşun atar. Tek fark, bu mermilerin daha fazla barut taşıması ve çelik kaplı olmasıdır. (Sarah Galil'e muz biçimi bir şarjör taktı, silahı yandan gösterdi.) Burada, iki şekil var: normal ve otomatik. Otomatikteyken, birkaç saniyede elli kurşununu bile ateşleyebilirsin. (Sarah boşluğu bir seferde tanyormuş gibi yaptı, sonra silahı yere bıraktı). Gelelim tabancalara. Burada gördüğün şu iki canavar dünyadaki en büyük otomatik tabancalardır: 357 Magnum ve 44 Mag-num. (Sarah gümüş renkli tabancayı aldı, fildişi kabzasma bir şarjör taktı. Tabanca neredeyse dirseğine kadar geliyordu.) 44'lük on altı Magnum atar. Dünyanın en güçlü tabancasıdır. Bununla, saatte yüz kilometre hızla giden bir otomobili durdurabilirsin. (Sarah kolunu kaldırdı, hiç güçlük çekmeden hayalî bir noktaya nişan aldı; beden gücü beni şaşırtıyordu.) Bunun sorunu her an tutukluk yapması. Buradaki tabancalar çok daha kullanışlıdır. Amerikan polislerinin çoğu 9 milimetrelik Beretta kullanır. (Sarah gerçekten de elinin biçimini almış gibi duran, kusursuz boyutlu siyah tabancanın şarjörünü çıkardı.) Bu italyan silahı Amerika'da ünlü 38'lik Smith Wesson'un pabucunu dama attı. Bu da yeterli, sanırım. Kesin, hafif, hızlı. 38'lik altı kurşun atardı, Beretta on altı atıyor. (Parmaklarıyla kabzasını kavradı.) Gerçek bir silah arkadaşı. Ama en iyileri burada: Glock 17 ile Glock 21, Avus-
turya malı. Berettalan bile sollayacak, geleceğin silahlan. (Beret-ta'ya benzeyen, ama tam olarak bitirilmemiş, baştan savma yapılmış bir tabanca aldı.) Yüzde 70 polimerden yapılmış. Bir hafiflik şaheseri. (Silahı elime tutuşturdu. Bir avuç tüyden daha ağır değildi.) Gece ateş etmek için, fosforlu bir dürbün, kesinlikle tutukluk yapmayan tetik mekanizması, on altılık şarjör. Estetik meraklıları bunu çok güzel olmadığı için eleştiriyorlar. Bana kalırsa bu "oyuncak" şimdiye kadar yapılanların en güzeli. Glock 17, dokuz milimlik parabellum, 2İlik olanı da 45 milimlik atar. 21'lik öteki kadar keskin değil, ama bu mermilerle, neresinden vurursan vur, düşmanını durdurursun.
Sarah bir avuç mermi uzattı. Ağır, küt, tehdit dolu.
- Bu iki Glock benim, dedi. Sana 21'ligi veriyorum. Dikkatli ol. Tetik benim parmağıma göre ayarlandı. Senin için fazla yumuşak olabilir.
Gözlerimi inanmıyormuş gibi tabancaya diktim, sonra İsrailli kadına baktım:
- Bütün bunları nereden biliyorsun, Sarah? Yeniden gülümsedi:
- Savaştayız, Louis. Bunu hiç unutma. Saldın halinde, balık ha-vuzlannda çalışan herkesin gizli buluşma noktasına ulaşmak için yirmi dakikası vardır. Her kibutz çalışanı potansiyel bir savaşçıdır. Her an savaşmak üzere eğitilir, idman yapar, çalışınz. Daha bu yılın başmda, Scud füzeleri başımızın üzerinden ıslık çalarak geçiyorlardı. (Sarah 9 milimetreliği aldı, kulağına dayayıp, namluya bir fişek sürdü.) Bana böyle şaşkın gözlerle bakma; şu dakikada herhalde bütün Israil'dekilerden fazla tehlike içinde olan, sensin.
Dişlerimi sıktım, Glock'u aldım ve sordum:
- Bana Bulgaristan'da saldıranlar gelişmiş silahlara sahipti. Hücum tüfeği, lazerli nişan düzeni, ışık güçlendiriciler... Ne diyorsun?
- Hiç. Sözünü ettiğin malzeme gelişmiş falan değil. Sanayi ülkeleri silahlarının her biri böylesi malzemeye sahip.
- Katillerin sivil dolaşan askerler olduğunu mu söylüyorsun?
- Asker. Ya da paralı asker.
Sarah tozlann içinde uzaklaştı, hedefler dikti. Ağaç dallarına tutturulmuş plastik parçalan, kökler üzerine konmuş paslı variller. Rüzgârın altında iki büklüm döndü, nişancılığın temellerini anlattı.
- Ayaklar sağlam, kol gergin, işaret parmağı silahın namlusu üzerinde, dümdüz. Gözlerini arpacığın yangına ayarla. Her atışta, gen tepmeyi bileğinin önden arkaya hareketiyle yumuşatırsın.
Dikkat et, doğal olarak yapmak isteyeceğin gibi, aşağıdan yukan değil. Yoksa namlunun arka ucu bileğine dokunur, uzun vadede silahına tutukluk yaptınrsın. Anlaşıldı mı, küçük goy?
Başımı salladım, Sarah'ın hareketlerini taklit ederek yerimi aldım. "Tamam, Sarah. Hazınm." Silahını iki eliyle kavrayıp uzattı, horozu kaldırdı, birkaç saniye bekleyip haykırdı: "Haydi!"
Gürültü başladı. Sarah eşsiz bir atıcıydı. Ben de hedeflerimi vuruyordum. Kordit kokusuyla yüklü sessizlik çöktü. Otuz iki mermi akşam havasına karışmıştı.
"Doldur!" diye bağırdı Sarah. Boş şarjörler birbiri ardından fırladı, yeniden başladık. Yeni bir dalga. "Doldur!" diye yineledi Sarah. Her şey hızlandı: şarjör yayından fırlayan kovanlar, sürülen mekanizmanın tıkırtısı, arpacığın yangına yerleşen gez. Bir, iki, üç, dört şarjörü böyle boşalttık. Kovanlar yüzümüze çarpıyordu. Başka bir şey duyamıyordum artık. Elimdeki Glock'tan duman tütüyordu, namlunun ateş gibi yandığını anladım. Ne de olsa duyarsız ellerim, sıcaktan korkmadan, istediğim gibi ateşe devam etmeme izin veriyordu.
"Doldur!" diye bağmyordu Sarah. Her duygu boğuk bir boşalma olmuştu. Elde geri tepen, sıçrayan, titreyen silah. Kükremeyi andıran hem kısa hem tok hem de sağır edici bir patlama. Kokusu genzi yakan, mavimsi, yoğun ateş. Silahlarımızın, onlarca metre ötede yarattığı gerçeküstü, ürkütücü tahribat. "Doldur!" Sarah'ın tüm vücudu titriyordu. Fişekleri ellerinden kayıyordu. Ufku sal-dınya uğramış bir atış alanıydı sadece. Birden bu genç kadına karşı korkunç bir sevgi duydum. Silahımı indirdim, ona doğru yürüdüm. Gözüme her zamankinden daha yalnız, şiddetten sarhoş, boş kovanlann ve dumanın ortasında her zamankinden daha şaş-km göründü.
Birden başımızın üzerinden üç leylek geçti. Günün sonunda, açık ve güzel, gördüm üçünü de. Sarah'ın panltılı bakışlanyla ve hareketli perçemleriyle döndüğünü fark ettim. Ve anladım. Hemen bir şarjör taktı, namluya bir fişek sürdü, Glock'u göğe kaldırdı. Üç patlama duyuldu, ardından da tam bir sessizlik. Ağır çekim bir film seyreder gibi, parçalanmış kuşların havada süzülüşlerini, sonra da uzakta sessiz ve iç karartıcı "pof" sesleriyle yere çakılış-lannı izledim. Bir şey söyleyemeden, Sarah'a baktım. O da bana. Sonra başım geriye atarak, bir kahkaha patlattı. Çok güçlü, çok ciddi, çok ürkütücü bir kahkaha.
"Halkalar!" Ölü kuşlara doğru koştum. Yüz metre ötede, leşlerini gördüm. Toprak kanlannı çoktan emmişti. Ayaklarına bak-
tim. Halka malka yoktu. Hâlâ aynı adsız kuşlardı. Ağır adımlarla geri döndüğümde, Sarah çömelmiş, çölün kumunda acılı bir kaya gibi ağlayıp inliyordu.
O akşam yine seviştik. Ellerimiz barut kokuyor, içimizde de doyuma ulaşmak için göz yaşartıcı bir tutku dolaşıyordu, işte o zaman, gecenin derinliklerinden, bir zevk dalgası yükseldi. Bizi birden patlak veren bir olay gibi, duygularımızı bastıran bir gürültüyle kaldırdı.
Yirmi birinci bölüm
Ertesi sabah, üçte kalktık. Çayımızı hiç konuşmadan içtik. Dışarıdan, kibutz çalışanlarının güçlü ayak sesleri duyuluyordu. Sarah balık havuzlarına kadar eşlik etmemi istemiyordu. Genç bir Yahudi kadım kendini bir goyla böylesine gösteremezdi. Onu öptüm, sonra karşı yöne, Ben-Gurion Havaalanı yoluna saptım.
Yaklaşık üç yüz kilometrelik bir yolum vardı. Güneş yükseldikçe, hızımı daha da artırdım. Nablus yakınlarında, öteki İsrail gerçeğiyle karşılaştım. Askerler yolu kesmişti. Pasaport. Sorgu. Bir hücum tüfeğinin birkaç santim ötesinde, bir kez daha geliş nedenimi anlatmam gerekti. "Leylekler mi? Ne demek istiyorsunuz?" îyi aydınlatılmamış bir kulübecikte, başka sorulara da cevap vermem gerekti. Askerler miğferlerinin altında, kurşun geçirmez yeleklerinin içinde uyukluyorlardı. Birbirlerine şaşkınlıkla bakıyorlardı. Sonunda Böhm'ün fotoğraflarını çıkardım, siyah beyaz kuşu gösterdim. Askerler gülmekten kırıldı. Ben de güldüm. Çay ikram ettiler. Çayı içip, sırtımda buz gibi bir ter, hemen hareket ettim.
Saat sekizde Ben-Gurion Havaalanı'nda, Yose Lenfeld'in bürosunun bulunduğu geniş antrepolara giriyordum. Lenfeld sabırsızlıkla beni bekliyor, oluklu sac kapının önünde gidip geliyordu.
Doğa Koruma Derneği başkanı kuşbilimci, gerçekten tuhaf bir adamdı. Tuhaf biri daha. Yose Lenfeld istediği kadar avaz avaz bağırsın (herhalde başımızın üzerinden geçen uçakların gürültüsünü bastırmak için bağırıyordu), baş döndürücü bir hızlılıkta kaba İngilizce kelimeler kullansın, kippasını eğri takıp burnunun üzerine mafya babaları gibi bir Ray-Ban oturtsun, beni etkileye-miyordu. Artık hiçbir şey beni etkileyemezdi. Benim gözümde, düşüncelerinde bir sirk cambazının lobutlarına yoğunlaştığı gibi
yoğunlaşan saçları ağarmış bu küçük adam, her şeyden önce sorularıma cevap vermeliydi. Kendimi gazeteci olarak tanıtmıştım. Nokta. Satırbaşı.
Yose bana önce İsrail'in "kuşbilimle ilgili" sorunlarını anlattı. Her yıl iki yüz seksen cinsten on beş milyona yakın kuş ülkenin üzerinden geçiyor, israil'in hava trafiğini altüst ediyordu. Son yıllarda, kuşlar ile askerî ya da sivil uçaklar arasında sayısız kaza olmuştu. Birçok pilot ölmüş, sayısız uçak onanlamayacak kadar hasar görmüştü. Her kazanın maliyeti beş yüz bin dolar olarak hesaplanıyordu. 1986 yılında İsrail Hava Kuvvetleri duruma el koymaya karar vermiş, bunun için de onu görevlendirmişti. Bugün "kuş karşıtı bir karargâh" kurmak ve hava trafiğine eski güvenini yeniden kazandırmak için Yose'nin elinde sınırsız imkân vardı.
Ziyaret sivil havaalanının kontrol kulesindeki denetim hücresinin gezilmesiyle başladı. Diğer radarların yanında, iki kadın asker göçmen kuşlara göre ayarlanmış özel bir radarın başında çalışıyordu. Bu radarın ekranında uzun kuş dalgalan görülüyordu. "İşte en kötüsünü önlediğimiz yer burası" diye açıkladı Yose. "Beklenmedik bir uçuş olursa, felaketi önleme şansımız var. Kuş göçleri bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyor." Lenfeld bir bilgisayarın üzerine eğildi, birkaç tuşa basıp ekrana bir İsrail haritası çıkardı. Ülkenin neredeyse tümü kalabalık kuş sürüleriyle kaplıydı.
- Ne tür kuşlar? diye sordum.
- Leylekler, diye cevap verdi. Beytşan'dan Necef e, İsrail'i altı saatte geçiyorlar. Havaalanının pistleri leyleklerin alana fazla yaklaşmasını önlemek için, yırtıcı kuşların sesini taklit eden cihazlarla dolduruldu. Hiçbir şey yapamazsak, son anda uçurulmak üzere eğitilmiş yırtıcılarımız, "şok birliklerimiz" var.
Lenfeld hem anlatıyor hem de yürümeye devam ediyordu. Reaktör sesleri arasında, dev kanatların altında eğilerek, iniş pistlerinden geçtik. Yose beni açıklamalara boğuyor, felaket tellallığı ile "Panama'dan sonra dünyada kuşların en çok geçtiği ikinci ülke" olmanın gururu arasında gidip geliyordu.
Laboratuvara geri dönmüştük. Manyetik bir kart kullanarak, madenî bir kapı açtı. Dev gibi bir uçak hangarına hâkim, içinde bir bilgisayar konsolu bulunan bir çeşit cam kafese girdik.
- Burada gerçek kaza koşullarım canlandırıyoruz, diye açıkladı Lenfeld. Uçak prototiplerine, saatte bin kilometreyi geçen bir hızla kuş gövdeleri atıyoruz. Ondan sonra çarpma noktalarını, dirençleri, yırtıkları inceliyoruz.
- Kuşlar mı?
Lenfeld pürüzlü sesiyle bir kahkaha attı:
- Tavuk, Mösyö Antioche, marketten aldığımız tavuklar.
Bir sonraki oda, ekranlarında sütun sütun sayılar, dikdörtgenlere bölünmüş haritalar, eğriler ve grafiklerle dolu bilgisayarlarla kaplıydı.
- Burası da araştırma bölümümüz, diye açıkladı kuşbilimci. Burada bütün kuş türlerinin güzergâhını belirliyoruz. Bunun için binlerce gözlemden, kuş meraklılarının notlarından yararlanıyoruz. Verdikleri bilgiler karşılığında onlara, burada kaldıkları sürece bir yatak, bir de bazı stratejik bölgelerdeki kuşları izleme izni gibi bazı ayrıcalıklar tanıyoruz.
Söyledikleri ilgimi çekmişti.
- Demek leyleklerin İsrail üzerindeyken nerelerden geçtiklerini kesin olarak biliyorsunuz?
Yose sırıttı ve boş bir bilgisayarın başına geçti. Yeni bir İsrail haritasının üzerinde, bu kez nokta nokta işaretlenmiş kuş güzergâhları vardı. Birbirine oldukça yakın bu güzergâhlar Beytşan yakınlarında buluşuyordu.
- Her kuş türü için, güzergâh ve yıllık geçiş tarihleri var. Böylece uçaklarımız bu koridorlardan olabildiğince kaçınmaya çalışıyor. Burada, kırmızıyla, leyleklerin başlıca göç yollarını görüyorsunuz. İstisnasız hepsinin Beytşan'dan geçtiği anlaşılıyor. Orası...
- Beytşan'ı biliyorum. Bu güzergâhların hiç değişmediğinden emin misiniz?
- Kesinlikle, dedi Lenfeld yine haykırarak. Burada gördükleriniz, beş yıldan beri gerçekleştirilen yüzlerce gözlemin sonucu.
- Kuşların sayısı hakkında istatistikleriniz, sayısal verileriniz var mı?
- Tabiî. Her yıl ilkbahardan sonbahara, İsrail'in üzerinden dört yüz bin leylek geçer. Nasıl bir yoğunlukla geçtiklerini biliyoruz. Alışkanlıklarını ayrıntılarıyla biliyoruz. Elimizde kesin tarihler, yoğunluk dönemleri, ortalamalar var; her şey var. Leylekler saat gibi ayarlıdır.
- Avrupa'dan gelme halkalı leyleklerle de ilgileniyor musunuz?
- Özel bir ilgimiz yok. Neden sordunuz?
- Anlatılanlara bakılırsa, halkalı leylekler geçen yıl dönmemiş. Yose Lenfeld Ray-Banının arkasından bana bakıyordu. Koyu
camlarına rağmen, gözlerindeki şaşkınlığı görebiliyordum. Sadece:
- Bunu bilmiyordum, dedi. Oysa sayıları... Keyifsiz görünüyorsunuz dostum. Gelin, soğuk bir şeyler içelim.
Bir koridor labirentinde peşine takıldım. Havalandırma buz gibi esiyordu. Alkolsüz içecek makinesinin başında durduk. Ma-densuyu aldım, kabarcıkların serinliği içime keyifli bir duygu yaydı. Gezimizi bıraktığımız yerden sürdürdük.
Masalarla, deney tüpleriyle ve mikroskoplarla dolu bir biyoloji laboratuvanna girdik. Buradaki beyaz önlük giymiş araştırmacılar bir çeşit kimyasal savaşa hazırlanıyorlar gibiydi. Yose olanları açıkladı:
- Burası, programın beyni. Burada uçak kazaları en ince detayına kadar inceleniyor, bu kazaların askerî malzeme üzerindeki etkileri saptanıyor. Enkaz parçalan buraya getiriliyor, mikroskopta numaralanıyor, en küçük bir tüy, en ufak bir kan izi bile inceleniyor, çarpma gücü, darbenin şiddeti hesaplanıyor. Tehlikelerin gerçekten ölçüldüğü ve güvenlik önlemlerinin tasarlandığı yer burası. Belki inanmayacaksınız ama, bu laboratuvar tümüyle orduya ait. Bir açıdan baktığınızda, göçmen kuşlar İsrail davasının düşmanları gibi görülüyor.
- Taş savaşından sonra, şimdi de kuş savaşı mı? Yose Lenfeld bir kahkaha attı:
- Tamamen! Size araştırmalarımızın sadece bir bölümünü gösterebiliyorum. Gerisi "savunma sun". Yine de sizi ilgilendireceğine inandığım bir şey var.
Yüksek tanımlı monitörlerle, manyetoskoplarla dolu küçük bir video odasma girdik. Lenfeld aygıta bir kaset yerleştirdi. Ekranda başı miğferli, siperliği inik bir İsrail havacısı göründü. Aslında, ağzından başka yeri görülmüyordu. Bu ağızdan da İngilizce, "Bir patlama duydum" sözleri çıkıyordu, "Sonra da omzuma çok güçlü bir şey çarptı. Birkaç saniyelik bir boşluktan sonra, bilincim açıldı. Ama hiçbir şey göremiyordum. Miğferim kan ve et parçaları içindeydi..."
Lenfeld sahneyi yorumladı:
- Pilotlarımızdan biri. Uçuş sırasında bir leylekle çarpıştı. Mart ayıydı, leylekler Avrupa'ya dönüyordu. İnanılmaz derecede şanslıymış; leylek bütün hızıyla çarpmış, pilot mahalli parçalanıp dağılmış. Buna rağmen, yere inmeyi başardı. Yüzünden cam kırıklarını ve kuş tüylerini temizlemek saatler sürdü.
- Neden yüzünü saklıyor?
- Çünkü İsrail Hava Kuvvetleri pilotlarının kimliği gizli kalmalıdır da ondan.
i
- Yani bu adamla konuşmam imkânsız mı?
- İmkânsız, dedi Yose. Ama size daha iyi bir önerim olacak. Odadan çıktığımızda, Lenfeld duvardaki ahizeyi aldı, bir numara tuşlayıp îbranîce konuştu. Hemen arkasından, kurbağa yüzlü; kısa boylu bir adam belirdi. Ağır gözkapakları patlak gözlerinin üzerinde sanki bir tıkırtıyla kapanıyordu.
- Şalom Vilm, dedi Yose bana bakarak. Bu laboratuvardaki analiz çalışmalarının sorumlusu. Biraz önce gördüğümüz kazarım bütün ayrıntılarını o inceledi.
Lenfeld, Vilm'e ziyaret nedenimi İngilizce anlattı. Adam gülümsedi, bürosuna davet etti. Tuhaf bir ayrıntı; Yose'ye bizi yalnız bırakmasını söyledi.
Vilm'in peşine takıldım. Yine koridorlar. Yine kapılar. Sonunda kapısı şifreyle açılan, gerçek bir kasaya benzeyen bir girintiye girdik.
- Büronuz bu mu? dedim şaşkınlıkla.
- Yose'ye yalan söyledim. Size göstermek istediğim bir şey var. Vilm kapıyı kapatıp, ışığı yaktı. Bir dakika boyunca, ciddiyetle
beni süzdü.
- Sizi böyle tahmin etmemiştim.
- Ne demek istiyorsunuz?
- 1989'daki kazadan beri sizi bekliyordum.
- Beni mi bekliyordunuz?
- Sizi ya da bir başkasını. Özellikle Avrupa'ya dönen leyleklerle ilgili bir ziyaretçiyi bekliyordum.
Sessizlik. Şakaklarım zonkluyordu. Boğuk bir sesle:
- Ne demek istediğinizi açıklayın, dedim.
Vilm girintide, daha doğrusu metalden, sentetik elyaftan ve değişik malzemelerden oluşan o korkunç karışıklığı araştırdı. İnsan yüksekliğinde ikinci bir kapımn önünü temizleyip, yeni bir şifre çevirdi.
- Kazaya uğramış uçağın parçalarını incelerken tuhaf bir şey buldum. Bulduğumun bir rastlantı değil, muhtemelen sizin de bir halkasını oluşturduğunuz çok daha geniş bir öykünün parçası olduğunu düşündüm.
Şalom kapıyı açtı, duvar kasasma kafasını sokup, sözlerini sürdürdü. Sesi bir mağaranın içinden geliyor gibiydi:
- İçimden bir ses, size güvenebileceğimi söylüyor.
Vilm kasadan çıktı. Elinde iki küçük ve şeffaf kese vardı.
- Üstelik, bu yükten kurtulmaya da can atıyorum, dedi. Soğukkanlılığımı yitirdim:
- Hiçbir şey anlamıyorum. Bütün bunları bir anlatsanız! Vilm sakince cevap verdi:
- Kaza geçiren uçağm kokpitini özellikle de pilotun miğferini incelediğimizde, çeşitli parçacıklara da rastladık. Bu parçacıkların arasında, kokpit camlarının tozlan da vardı.
Şalom üstünde İbranîce yazılı bir etiket bulunan keselerden birini masanın üzerine bıraktı. Kesenin içinde duman rengi minicik cam parçalan vardı.
- Aynı zamanda miğfer parçalarından artakalanları da birleştirdik. (Bu kez masanın üzerine, daha açık renk parçacıklar dolu keseyi bıraktı.) Pilotun yaşaması gerçekten bir mucize.
Vilm'in avucu kapalıydı.
- Oysa bu son parçalan mikroskopta incelediğimde, başka bir şey buldum. (Vilm'in parmaklan hâlâ kapalıydı.) Orada bulunması gerçekten şaşırtıcı bir şey.
Yükselen adrenalinin de etkisiyle, birden Vilm'in bana ne söyleyeceğini anladım. Yine de haykırışımı engelleyemedim:
- Tanrı aşkına, ne?
Şalom avucunu usulca açıp mırıldandı:
- Bir elmas.
Yirmi ikinci bölüm
Lenfeld'in laboratuvanndan çıktığımda, bitkinlikten ölecek gibiydim. Demek Şalom Vilm'in açıklamaları beni hayal gücümün şimdiye kadar reddettiği bir yere götürecekti.
Max Böhm elmas kaçakçısı, leylekler de kuryeleriydi.
Böhm'ün stratejisi olağanüstü, şaşırtıcı, kusursuzdu. Tüm ayrıntıları anlayacak kadar çok şey biliyordum şimdi. Dumaz'nın verdiği bilgilere göre ihtiyar Max, iki kez elmas bölgesinde çalışmıştı: 1969'dan 1972'ye kadar Güney Afrika'da, 1972'den 1977'ye kadar da Orta Afrika'da. Mühendis aynı zamanda da Avrupa'yla bir hava bağı oluşturan leyleklerin göçlerini de incelemişti. Acaba kuşları taşıyıcı olarak kullanmayı ne zaman akıl etmişti? Bilinmez, ne var ki Böhm 1977 yılında Orta Afrika Cumhuriyeti'nden ayrıldığında şebekesini, en azından Batı tarafını oluşturmuştu. Bunun için Orta Afrika'da, maden yöneticilerinden habersiz en güzel elmasları bir kenara ayırması, sonra da kış sonunda halkalı leyleklerin ayaklarına bağlayacak birkaç suç ortağı bulması yeterliydi. Taşlar "uçuyor" ve sınırlan aşıyordu.
Böhm için elmaslan toplamak çok kolaydı. Elinde halka numaralan, İsviçre'deki, Belçika'daki, Hollanda'daki, Polonya'daki ya da Almanya'daki her yuvayı, o yuvada yaşayan her çifti biliyordu. İşte o zaman yavrulara halka takmak bahanesiyle ava çıkıyor, yetişkinleri uyuşturup değerli taşlan topluyordu.
Bu düzenin bazı sakat noktalan vardı: leylek kazalan kayıplara mal oluyordu ama, leylek sayışma -yılda birkaç yüz- bakıldığında, elde edilen kâr korkunç, yakalanma ihtimali de neredeyse sıfırdı. Kuşbilim kusursuz bir paravandı. Üstelik onca yılın sonunda Böhm'ün kendi "sürülerini" oluşturduğu, en güçlü, en deneyimli leylekleri seçtiği de düşünülmeliydi. Ek bir önlem daha
almış, yol boyunca göçün sorunsuz geçtiğini denetleyecek gözcüler tutmuştu. Kısacası Doğu'da olsun, Batı'da olsun, kaçakçılık on yıl boyunca hiçbir engelle karşılaşmadan yürümüştü.
Aklımda başka gerçekler de biçimleniyordu. Olağanüstü yükleri -her göçte yüz binlerce İsviçre frangı- düşünüldüğünde, Böhm'ün Doğu leyleklerinin dönmemeleri karşısında soğukkanlılığını yitirmesi doğaldı. Önce kuşların güzergâhı üzerine iki Bulgar göndermiş, Bulgarlar da önce Joro Grybinski'yi sorguya çekip masum olduğuna karar vermişler, sonra da Ido'yla karşılaşıp, çok daha tehlikeli olduğunu düşünerek öldürüp bataklığın kenarına bırakmışlardı.
Sarah'ın anlattıklarına bakılırsa, genç kuşbilimcinin kaçakçılığın farkına vardığı açıktı. Bir akşam, Böhm'ün leyleklerinden birini tedavi ederken, halkaların içinde bir elmas bulmuş olmalıydı, işte o zaman planın farkına varmış, servetin hayalini kurmuştu. Hücum tüfekleri edinmiş, her akşam bataklıklara giderek halkalı leylekleri aramış, elmaslarını almıştı. Kısacası, Ido 1991 baharında leyleklerin yüküne el koymuştu. O andan sonra, iki varsayım vardı; ya îdo işkence altında konuşmuş, Bulgarlar da elmasları almışlardı. Ya da Ido susmuş, hazinesi bir yerde gizli kalmıştı. Bu varsayım aklıma daha yatkın görünüyordu. Yoksa Max Böhm beni neden leyleklerin peşine göndersin?
Oysa kuşların yükü her şeyi açıklamıyordu. Kaçakçılık ne zamandır yapılıyordu? Max Böhm'ün Afrika'daki suç ortaklan kimlerdi? Tek Dünya bütün bu işlerde nasıl bir rol oynuyordu? En önemlisi, elmaslar ile Rayko'nun yüreğinin çıkarılması arasında nasıl bir ilgi vardı? Yoksa o iki Bulgar Rayko'yu da mı öldürmüştü? Milan Curiç'in sözünü ettiği virtüöz cerrahlar onlar mıydı? Bütün bu soruların ötesinde, beni daha yalandan ilgilendiren başka sorular vardı; bu araştırmayı yürütmek için, Max Böhm neden beni seçmişti? Neden leylekler konusunda en ufak bir fikri bulunmayan, şebekeyle hiçbir ilgisi olmayan, daha da fenası, gerçeği öğrenebilecek olan beni?
Tüm hızımla Beytşan'a doğru yol alıyordum. Saat yediye doğru, işgal edilen topraklardaki çölleri geçtim. Uzakta, ışıkları tepelerde göz kırpan askerî kampları gördüm. Nablus yakınlarında, askerlerin oluşturduğu yeni bir barikatta durmak zorunda kaldım. Vilm'in verdiği elmas cebimde, dörde katlanmış bir kâğıdın içindeydi. Glock 21 de paspasın altında, güvende. Bir kez daha kuşlar hakkındaki konferansımı yineledim. Sonunda, geçmeme izin verdiler.
Saat ona doğru, Beytşan göründü. Akşamın kokulan uyanmış, gün kavuştuğunda günbatımına hâkim o ilginç tutkuyu besliyordu. Arabayı park edip Sarah'ın evine doğru yürüdüm. Işıklar sönüktü. Vurduğumda, kapı kendiliğinden açıldı. Glock'umu çıkardım, namluya bir mermi sürdüm; insan silah kullanma reflekslerine hemen alışıyor. Oturma odasında kimse yoktu. Bahçeye koştum, branda bezini çekip kapağı açtım: Galillerden biri ve Glock 17 kaybolmuştu. Sarah gitmişti. Kendi usulünce. Bir asker gibi silahlı. Bir gece kuşu kadar hafif.
1
Yirmi üçüncü bölüm
Bir gün önceki gibi, saat üçte uyandım. 6 eylül. Sarah'ın yatağı üzerine yığılmış, elbiselerimle uyuyakalmıştım. Kibutz canlanıyordu. Kızıl gecenin içinde balık havuzlarına doğru yürüyen kadın ve erkeklerin arasına karıştım, onlara Sarah konusunda sorular sormaya çalıştım. Sorularım sadece düşmanca bakışlarla, anlaşılmaz cevaplarla karşılandı.
Kuş meraklılarına yöneldim. Kuşları daha uyanırken yakalayabilmek için, erkenden kalkıyorlardı. Saat dörtte malzemeleri gözden geçirip, gün boyu kullanacakları filmlerini, erzak ve nevalelerini hazırlıyorlardı bile. Açık taraçalarda, İngilizce sorular sordum. Birkaç denemeden sonra, genç bir Hollandalı Sarah'ı tarifimden çıkardı. Genç kadım bir gün önce, sabah saat sekiz sıralarında Neve Eytan sokaklarında gördüğünü söyledi. Netanya'ya gidecek otobüse, 133 numaraya biniyormuş. Gördüğü bir şeye çok şaşırmıştı; genç kadın yanında bir golf çantası taşıyordu.
Birkaç saniye sonra, gazı köklemiş, batıya doğru ilerliyordum. Sabah beşte Celile ovalan aydınlanmaya başlamıştı bile. Kaisareia yakınlarında bir benzin istasyonunda durup benzin aldım. Koyu çayımı yudumlarken, rehberimi karıştırdım, Sarah'ın gittiği Netanya hakkında bilgi edinmeye çalıştım. Okuduklarım karşısında sıcak çay dolu fincanı elimden bırakacaktım, neredeyse: "Netanya. Nüfusu: 107 200. İnce kumlu plajları ve sükûnetiyle ünlü bir tatil merkezi; bir de elmas tıraşında uzmanlaşmış bir sanayi kenti. Herzl So-kağı'nda, tıraşlama ve perdahlama çalışmalarına tanık olabilirsiniz..."
Lastiklerimden sesler çıkararak hareket ettim. Sarah olan biteni anlamıştı. Muhtemelen elmaslar da yanındaydı.
Saat dokuzda, deniz kenarına sığınmış, aydınlık ve büyük Ne-
tanya ufukta göründü. Peş peşe dizilmiş otel ve kliniklerden oluşan sahil yolunu izledim, Netanya'nın gerçek özelliğini anladım. Sayfiye görünüşü ardında bu kent, güneşlenerek dinlenen zengin ihtiyarların yuvasıydı. Kararsız siluetler, kurumuş yüzler, titrek eller. Bütün bu yaşlılar ne düşünür ki? Gençliklerini, yıldan yıla sığınmacı kaderlerini yıpratan sayısız Yom Kippur'u mu? Tekrarlanan savaşları, çalışma kamplarının korkunçluğunu, kendi topraklarını kazanmak için verdikleri amansız kavgayı mı? Netanya İsrail'de yaşayanların son kalesi, anıların mezarlığıydı.
Biraz sonra yol sağda, elmasçıların mahallesi Herzl Sokağı'mn başladığı Atzma'ut Meydanı'na açıldı. Otomobili park edip, yaya devam ettim. Yüz metre kadar sonra, işlek, gürültülü ve kokulu bir pazar atmosferinin hâkim olduğu, çok daha kalabalık bir mahalleye girdim. Pazarcıların tezgâhlarının altına, kapalı panjurların ardına sızmaya çalışan gün ışığı dar sokakların gölgesini deli-yordu. Meyve kokuları, ter ve baharat kokularına karışıyor, insanların omuzlan bitmek tükenmek bilmeyen, aceleci hareketlilikte birbirlerine çarpıyordu. Kippalar, siyah güneşler gibi, kalabalığın içinde görünüp kayboluyordu.
Ter içinde kalmama rağmen, Sarah'ın verdiği cırt cırttı bir kılıfla kemerime taktığım Glock 21 yüzünden ceketimi çıkaramıyor-dum. Birkaç saat önce, elinde elmaslarla, çantasında en gelişmiş silahlarla buradan geçen genç Yahudi kadınmı düşünüyordum. Smilaski Sokağı'mn köşesinde aradığımı, elmas işleyicilerini gördüm.
Küçücük dükkânlar, toz kokusu içinde, birbirlerinin üzerine abartmışlardı. Küçük tornaların gürültüsü insanın beyninde yankılanıyordu. Burada zanaatkârlık tüm haklarını korur gibiydi. Her kapımn önünde sabırlı, belli bir noktaya yoğunlaşmış biri oturuyordu. Daha ilk dükkân kapısından başlayarak, "Uzun boylu, sarışın bir kadın gördünüz mü?" diye sormaya başladım, "Size değerleri yüksek, tıraşlanmamış elmas gösterdi mi? O elmasların değerini öğrenmeye ya da satmaya mı çalışıyordu?" Her seferinde, çift odaklı gözlüklerin ya da tek göze takılmış pertavsızın ardından aynı inanmaz bakış, aynı hayır cevabı. Mahallenin düşmanlığı elle tutulur gözle görülür gibiydi. Elmasçılar soru sorulmasından hoşlanmazlar. Dertten de. Onların görevi, taşların par-lamasıyla başlar. Daha önce ya da elmasın çevresinde olanların bir önemi yoktur. Saat yarım olduğunda, tüm mahalleyi dolaşmış, buna karşılık en ufak bir şey öğrenememiştim. Birkaç dükkân sonra, ziyaretim sona erecekti. Saat bire çeyrek kala aynı sorula-
1
n son kez, bu sefer kusursuz bir Fransızca konuşan yaşlı bir adama soruyordum. Tornasını durdurup, sordu: "Elinde golf çantası mı dediniz? Genç bir kadın?"
Saran buraya bir gün önce, akşam gelmişti. Tezgâhın üzerine bir elmas bırakmış ve "Ne kadar?" diye sormuştu. îshak Knikle-vitz önce taşı ışığa tutarak kâğıt üzerindeki yansımasına bakmış, sonra da pertavsızla incelemişti. Elindeki taşı başka elmaslarla karşılaştırdıktan sonra, Sarah'ın getirdiğinin temizlik ve saflık bakımından kusursuz olduğu kanısına varmıştı. Yaşlı adam bir fiyat önermişti. Sarah hiç pazarlıksız kabul etmişti önerilen fiyatı. Is-hak kasasını boşaltmıştı, ama mükemmel bir iş yaptığından emindi. Yine de enayi değildi îshak. Bu görüşmenin uzun sürecek bir maceranın ilk adımı olduğunu biliyordu. Onun gözünde, belgesiz satılan böylesi bir elmas, dertten başka bir şey getirmezdi. Benim gibi birinin ya da daha resmî bir görevlinin er ya da geç kapışma dikilmesini bekliyordu. Eğer tıraşlamaya zaman bulamazsa, elması iade etmesinin gerekebileceğinin farkındaydı.
Îshak saçları fırça biçimi kesilmiş, kartal profilli yaşlı bir adamdı. Dört köşe kellesi ve geniş omuzlanyla kübist bir tabloyu andınyordu. Sonunda ayaklandı, -yan ayaklandı; dükkân öylesine alçaktı ki, konuşmanın başından beri iki büklüm duruyordum- birlikte öğle yemeği yememizi önerdi. Anlaşılan İshak'm bana anlatacağı daha çok şey vardı. Üstelik Sarah da uzaklardaydı. Yüzümdeki teri sildim, elmas tıraşçısının peşine takılarak karmaşık sokak labirentine daldım.
Bir süre sonra, bir çardağın gölgelendirdiği küçük bir meydana vardık. Serin çatımn altına bir restoranın küçük masaları yerleştirilmişti. Çevrede piyasa olanca hızıyla sürüyordu. Tezgâhlarının ardından insanlar haykınyor, geçenler dirsekleriyle kendilerine yol açmaya çalışıyorlardı. Açık yeşil kerpiç duvarlar boyunca, sanki gölgelere oyulmuşçasına hareketli öteki dükkânlar bu kalabalık merkezi, daha da canlı bir çemberle çeviriyorlardı. Tam sağımızdan, mide bulandıncı bir kan kokusu burun deliklerimi doldurdu. Leş kokulu kafeslerin, tüy sağanağının arasında bir adam, düzenli hareketlerle yüzlerce tavuğun boynunu vuruyordu. Kırmızılık nehir gibi akıyordu. Kasabın yanı başında dev gibi bir haham, elde Torah, durmadan eğilip kalkarak, bir şeyler mırıldanıyordu. Îshak gülümsedi:
- Yahudi dünyasına pek alışkın değil gibisiniz, delikanlı. Kaşer, bu sizin için bir anlam ifade ediyor mu? Yediğimiz her şey bu gördüğünüz gibi kutsanır. Siz isterseniz bana hikâyenizi bir anlatın.
- îshak, size hiçbir şey anlatamam. Dün gördüğünüz kadının hayatı tehlikede. Ben de tehlikedeyim. Bütün bu öykü yaklaşan herkes için uzun bir tehditten başka bir şey değil. Bana güvenin, sorularımı cevaplandırın ve bu işten olabildiğince uzak durun.
- O genç kadını seviyor musunuz?
- Ben olsam, buradan başlamazdım, îshak. Ama diyelim ki, evet, o kızı seviyorum. Çılgmca. Bütün bu macera, kargaşa, duygu ve şiddet dolu bir aşk hikâyesi. Şimdi hoşunuza gitti mi?
îshak yine gülümsedi, îbranîce konuşarak günün yemeğini ısmarladı. Bana gelince, tavuk kokusu iştahımı tamamen kesmişti. Bir çay ısmarladım:
Elmas tıraşçısı devam etti:
- Benden ne gibi bir yardım bekliyorsunuz?
- Bana genç kadının getirdiği elmastan söz edin.
- Nefis bir taş. Çok büyük değil, olsa olsa birkaç kırat. Ama olağanüstü bir saflık ve beyazlıkta. Bir elmasın değeri, değişmeyen dört kıstasa göre belirlenir: ağırlığı, saflığı, rengi ve biçimi. Arkadaşınızın elması kesinlikle renksiz ve kusursuz denecek kadar temizdi. İçinde en ufak bir parçacık yoktu. Bir mucize.
- Kaynağının kuşkulu olduğunu düşündüğünüze göre, neden satın aldınız?
Ishak'ın yüzü aydınlandı:
- Çünkü benim mesleğim bu; elmas tıraşlarım ben. Kırk yılı aşkın bir süredir taşlan keser, façetalar, parlatırım. Bizim bahsettiğimiz elmas, benim gibi biri için gerçek bir smavdır. Bir elmasm güzelliğinde başrolü tıraşçı oynar. Yanlış bir kesim, her şeyin sonu olur, taşın değeri sıfıra iner. Tam tersine, başarılı bir kesim taşı olduğundan büyük gösterebilir, değer kazandırır, yüceleştirir. O elması gördüğümde, kaderin bana bir şaheser yaratmam için bir fırsat verdiğim düşündüm.
- Tıraşlanmadan önce, bu kalitede bir taş kaç para eder? îshak'm yüzü asıldı:
- Bu bir para konusu değil.
- Bana cevap verin; o elmasın değerini bilmek zorundayım.
- Söylemesi güç. Beş ile on bin Amerikan dolan arasında.
Böhm'ün leyleklerini, değerli yükleriyle gökleri yararken düşündüm. Her yıl Avrupa'ya dönmüşler, Almanya, Belçika, İsviçre damlarının tepesinde aynı yuvalara konmuşlardı. Her baharda milyonlarca dolar.
- Böyle bir elmasın nereden gelebileceği konusunda bir fikriniz var mı?
- Elmas borsalarında yıl boyunca katlanmış kâğıtlar içinde dünyanın en güzel ham elmasları resmi geçit yapar. Nereden geldiklerini kimse bilemez. Hatta topraktan mı, yoksa sudan mı çı-kanldıklannı bile. Bir elmas, gerçekten isimsizdir.
- Böylesi kalitede bir taş, ender olmalı. Bu özellikte elmas üreten madenler bilinir mi?
- Tabiî bilinir. Ama günümüzde damar sayısı çok arttı. Tabiî hâlâ Güney Afrika ile Orta Afrika var. Ama Angola ile Rusya da son derece "verimli".
- Çıkanldıktan sonra, bunun gibi ham taşlar nerede satılır?
- Dünyada tek bir yer var: Anvers. De Beers'den geçmeyen ne varsa, yani dünya pazanmn yüzde yirmisi ya da yüzde otuzu, Anvers elmas borsasında satılır.
- Bunlan genç kıza da söylediniz mi?
- Kesinlikle.
Demek benim Alice, Anvers yollarına düşmüştü. Günün yemeği geldi: kızarmış fava köftesi ile zeytinyağlı nohut ezmesi. Îshak büyük bir huzurla pidelere saldırdı.
Onu bir süre izledim. Karşılığında hiçbir koşul öne sürmeksizin, bütün sorularıma cevaba hazır görünüyordu. Gözlerinde sabır ve dikkat dışında bir şey göremiyordum. Artık hiçbir şeyin onu şaşırtamayacağını anladım. Tıraşçı olarak kazandığı tecrübe, gerçek bir dipsiz fıçı gibiydi. Benim gibi nice kaçıklar, nice ruhunu satmışlar, nice hayalperestler görmüştü kim bilir...
- Bu işler Anvers'te nasıl olur?
- Oldukça etkileyicidir. Bütün bu borsalar en az Pentagon kadar iyi korunur. Gizli kameralar her açıdan sizi izler. Orada siyasal renkler ya da rekabet yoktur. Önemli olan, sadece taşların değeridir.
- Böylesi elmasların satışında en önemli engeller nelerdir? Yasadışı bir ticaret, bir şebeke olabilir mi?
Îshak alaylı bir ifadeyle gülümsedi:
- Şebeke mi? Evet, kuşkusuz. Ama ham elmas dünyası bambaşkadır, Mösyö Antioche. Herhalde dünyanın en iyi korunan kalesidir. Arz ve talep De Beers tarafından mutlak surette ayarlanır. Dünyanın neredeyse tüm elmaslan için alım, eleme ve stoklama yöntemleri bellidir, kendine özgü bir satış sistemi vardır. Bu sistemin görevi düzenli aralıklarla, belirli miktarda elmas dağıtmaktır. Denetim dışı dalgalanmalan önlemek için, dünya çapında elmas musluğunu açmak ya da kapamak da diyebiliriz buna.
- Yani ham elmas kaçakçılığının imkânsız olduğunu, De Beers'in
tüm elmas dağıtımına hâkim olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?
- Anvers'te satılan taşlar olmuştur hep. Ama beni güldüren, "şebeke" demeniz. Düzenli olarak çok güzel taşların gelmesi piyasanın dengesini bozar, bu yüzden gözden kaçması imkânsızdır.
Cebimdeki katlanmış kâğıdı çıkardım ve Vilm'in verdiği elması avucuma aldım:
- Bunun gibileri mi?
îshak ağzını sildi, gözlüklerini indirdi ve uzman gözünü yaklaştırdı. Çevremizde piyasa tüm hızıyla sürüyordu.
- Evet, bunun gibileri, dedi şaşkın gözlerle bana bakıp elması iade ederken. Bunlar belirli bir miktar bir ürperti, bir fiyat dalgalanması yaratabilir. (Yeniden elmasa kuşkuyla baktı.) İnanılmaz bir şey. Bütün hayatım boyunca, bu kalitede beş taş görmedim. Oysa iki gün zarfında, hayatımın en güzel iki elmasıyla karşılaştım, sanki çocuk oyunuymuş gibi. Bu taş satılık mı?
- Değil. Bir soru daha; eğer yanlış anlamadımsa, bir kaçakçının her şeyden önce De Beers'den çekinmesi gerek, öyle değil mi?
- Tamamen. Yine de gümrüklerdeki mükemmel uzmanları hafife almamak gerek. Dünyanın tüm polisleri saklaması kolay küçük taşların peşinde.
- Elmas kaçakçılığının amacı ne?
- Herhangi bir kaçakçılıkla aynı; üretici ve dağıtıcı ülkelerin vergilerinden, yasalarından kaçmak.
Max Böhm kimsenin hayal edemeyeceği bir yöntem sayesinde tüm önlemleri aşmayı başarmıştı, iki bilgiye daha ihtiyacım vardı. Değerli taşımı cebime yerleştirdim, çantamdan kuşbilimcinin fişlerini, zamanında bana hiçbir şey ifade etmeyen, şimdiyse bazı tahminlerde bulunduğum sayı dolu fişlerini çıkardım.
- Bu sayılara bir göz atıp, size neyi hatırlattıklarım söyleyebilir misiniz?
îshak yeniden gözlüklerini burnuna düşürüp sessizce okumaya koyuldu.
- Anlaşılmayacak bir şey yok, dedi. Elmaslarla ilgili özelliklerden söz ediyor. Size dört özellikten söz etmiştim: ağırlık, renk, saflık, biçim. Elmas uzmanlarının İngilizce dört C olarak adlandırdıkları özellikler: carat, colour, clarity, cut... Burada her satır, bu kıstaslardan birini gösteriyor. Mesela, şu paragrafa bakın. 13 nisan 1987 tarihinin altım okuyoruz: "WSÎ", yani "Very Very Small Inclusions: olağanüstü saf, içindeki parçacıkların on kat büyüten pertavsızla bile görünmediği bir taş. Sonra: 10 C. Bu da ağırlık: 10 kırat (bir kırat 0,20 gram ediyor). Sonra da D harfi, ya-
ni "olağanüstü beyaz +" ya da en üstün renk. Burada hiç rastlanmayacak bir taşın tarifi var. Öteki satırlara ve öteki tarihlere bakacak olursam, bu hazinenin sahibinin insan aklının alamayacağı bir servete sahip olduğunu söyleyebilirim.
Gırtlağım bir çöl kadar kuruydu. İshak'ın sözünü ettiği servet sadece bir tek leyleğin yıllar süren göçler sonundaki "karnesiy-di". Çantamdaki fişlerin sayısını düşününce, başımm döndüğünü hissettim. Böhm'e gelen, sevkiyatların sadece bir bölümü. Leylek ardına leylek. Yıldan yıla. Son bir konuyu doğrulatmak istedim: "Ya bu, Îshak, bunun ne olduğunu söyleyebilir misiniz?" Noktalı oklarla kaplı bir Avrupa ve Afrika haritası uzattım. Üzerine eğildi, sonra bakışlarım kaldırdı:
- Bana kalırsa, elmasın Afrika'daki çıkarıldığı bölgelerden taşlan alıp tıraşlayan başlıca Avrupa ülkelerine sevk yollan. Nedir bu? diye ekledi Kniklevitz alaylı bir tebessümle. Sözünü ettiğiniz "şebeke" mi?
- Evet, bir bakıma, sözünü ettiğim "şebeke".
Ona Böhm'ün verdiği bir çocuk kitabından aldığım fotokopiyi, yani leylek güzergâhının basit bir haritasını göstermiştim. Ayağa kalktım. Tavuk celladı hâlâ kan içinde yüzüyordu.
Îshak da kalktı, soracağı bir soru vardı:
- O taşı ne yapmayı düşünüyorsunuz?
- Size satamam, Îshak. Ona ihtiyacım var.
- Yazık. Oysa bu taşlar çok tehlikeli. Hesabı ödeyip, devam ettim:
- îshak, o elmasın sizin elinizde olduğunu bilen iki kişi var; biri ben, biri de o genç kadın. Kısacası, konu kapanmıştır.
- Göreceğiz, Mösyö Antioche. Ne olursa olsun, o taşlar bana umulmadık bir gençlik heyecanı, yaşlılık yıllarımda kısa süreli bir aydınlık verdi.
îshak beni belli belirsiz bir işaretle selamladı.
- Şalom, Louis.
Kalabalığa kanştım. Dar sokaklara daldım, dükkânlann arasından süzüldüm, nerede olduğumu bulmaya çalıştım. Kafamda düşünceler uçuşuyor, aklımı toparlamamı engelliyordu. Üstelik, beni meşgul eden başka bir duygu da vardı. Kalabalığın içinde yürümeye başladığım andan beri beni sıkıştıran bir his; izlenme hissi.
I
Yirmi dördüncü bölüm
Sonunda Herzl Sokağı'nı ve Atzma'ut Meydanı'nı buldum. Arabamın çok uzağında değildim, ama yine de kalabalığın arasında biraz daha beklemeye karar verdim. Deniz kıyısına doğru yürüdüm. Açıklardan gelen rüzgâr tuzlu sağanaklar üflüyordu.
Arkama dönüyor, geçenlere bakıp yüzlerini süzüyordum. Gördüklerimde kuşkulu hiçbir şey yoktu. Birkaç otomobil beyaz ışıkta kayar gibi geçti. Binaların yüksek cepheleri bir ayna kadar aydınlık, dikiliyordu. Caddenin öte tarafinda, tam denizin karşısında, ihtiyarcıklar sandalyelerinde titreşiyorlardı. Sıra sıra dizilmiş kambur, felçli sırtlarına baktım, giyimlerdeki saçmalık karşısında omuz silktim. Sıcaklık 35 derecenin üzerinde olmasına rağmen, ağır ve kalın giysilere bürünmüşlerdi. Yünlüler, paltolar, bir yağmurluk, hırkalar. Yağmurluk! Plaja hâkim parmaklığın yanındaki gölgeye baktım. Adam yakasını kaldırmıştı ve sırtında uzunlamasına bir ter lekesi vardı. Aklım başımdan gitti: Sofya'daki katillerden birini tanımıştım.
Koşar adım caddeden karşıya geçtim. Adam ağzı açık bir şekilde zaman kaybetmeden kaçmaya davrandı, oturan ihtiyarların araşma daldı, iskemleleri devirerek, yaşlıları düşürerek peşine düştüm. Birkaç adımda, katile yetiştim. Elini yağmurluğunun cebine soktu. Yakasına yapışıp, midesine bir yumruk attim. Çığlığı gırtlağında tıkandı. Uzi makineli tüfeği ayaklarının dibine düştü. Silaha bir tekme atıp iki elimle ensesine sarıldım. Dizimle yüzüne vurdum. Burnu tok bir ses çıkararak kırıldı. Arkamda, devrilmiş iskemlelerin arasında kalkmaya çalışan ürkmüş ihtiyarların iniltisini duyuyordum.
"Kimsin sen?" diye haykırdım İngilizce, "Kimsin sen?" Sonra da iki gözünün araşma bir kafa vurdum. Adam sırtüstü devrildi.
Kafası asfalta çarptı. Havada yakaladım herifi. Burnundan kıkırdak ve sümük akıyordu. "Tanrı aşkına, kimsin sen?" Yüzüne birbiri ardına birkaç yumruk patlattım. Hissiz parmaklarım, adamın kemiklerinin üzerinde ezildi. Vurdum, vurdum, kanlı ağzım parçaladım. "Kimin hesabına çalışıyorsun, alçak?" diye haykırırken sağ elimle onu tutuyor, sol elimle de ceplerini arıyordum. Cüzdanını buldum. Öteki kâğıtların arasından, pasaportunu çekip çıkardım. Güneşin altında kıvılcımlanan, metalik bir mavi. Kapaktaki amblemi görünce, ağzım açık kaldı: Birleşmiş Milletler. Katil cebinde Birleşmiş Milletler pasaportu taşıyordu.
Bu kadarı da fazlaydı.
Bulgar bacaklarımın arasına diziyle vurdu, sonra bir yay gibi dikildi. îki büklüm, soluk almaya çabaladım. Beni itti, nalçalı çizmesi çenemde patladı. Tekmesini son anda savuştururken, dudağınım yırtıldığını hissettim. Güneş ışığının önünden bir kan demeti geçti. Ellerimi yüzüme kapadım, suratımı sol elimle korurken, sağ elimle beceriksizce Glock'umu çıkarmaya çalıştım. Katil tüm gücüyle kaçıyordu.
Başka bir kentte olsam, kaçmak için birkaç dakikam olurdu. İsrail'de polis ya da ordu gelmeden, topu topu birkaç saniyem vardı ancak. İhtiyarlan geriletmek için silahımı boşlukta süpürür gibi gezdirdim, sonra bacaklarımın var gücüyle, sendeleyerek arabama, Atzma'ut Meydanı'na doğru koşmaya başladım.
Anahtarı kapının kilidine sokarken elim titriyordu. Kan oluk oluk akıyordu. Gözlerim yaş, bacaklarımın arası ateş içindeydi. Kapıyı açıp, koltuğa çöktüm. Hemen ardından, sanki kafam İkiye ayrılacakmış gibi, midem bulandı. "Hareket etmek" diye düşündüm. "Baygınlığa fırsat vermeden, hareket etmek." Kontağı çevirirken, gözlerimin önünde Sarah'ın yüzü belirdi. Hiç onu böylesine arzulamamış, kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim. Otomobil hareket ederken asfalttan parçalar kopardı.
Bu şekilde otuz kilometre yol aldım. Çok kan kaybediyordum, gözlerim karanyordu. Sanki şakaklarımda davul çalınıyormuş ya da çenem örs olarak kullanılıyormuş gibi. Her an askerlerce ya da polislerce durdurulmayı bekliyordum. Yüksek bir kayayı saptayıp, gölgesine sığındım. Dikiz aynasını yüzüme çevirdim. Yüzümün yarısı, hiçbir çizgisi görünmeyen kanlı bir macundan farksızdı. Çenemin tam altından bir et parçası sarkıyordu: altduda-ğım. Mide bulantısını bastırdım, sonra sağlık çantamı çıkardım. Yarayı temizledim, acıyı dindirmek için ağrı kesiciler yuttum, sonra da dudaklarımın çevresine bir bant yapıştırdım. Güneş göz-
lüklerimi taktım ve dikiz aynasına bir göz attım: Görünmez Ada-m'ın kuklası.
Birkaç saniye boyunca gözlerimi kapatıp, kafamın sakinleşmesini bekledim. Demek beni Bulgaristan'dan beri izliyorlardı. Ya da güzergâhımı, beni burada, İsrail'de bekleyecek kadar iyi biliyorlardı. Bu son düşünceye hiç şaşırmadım, ne de olsa, beni bulmak için leylekleri izlemek yeterliydi. Beni en çok şaşırtan, Birleşmiş Milletler pasaportuydu. Cebimden çıkarıp karıştırdım. Adamın adı Miklos Sikkov'du. Uyruğu: Bulgar. Yaşı: 38. Mesleği: güvenlik görevlisi. Katil gerçekten de Tek Dünya adına çalışıyor, insanî yardım malzemelerinin -ilaç, yiyecek, alet- sevkiyatını denetliyordu. Bu kelimenin başka bir anlamı daha vardı: Sikkov Böhm'ün adamlarından biriydi, leyleklerin göç yolu boyunca bekleyip onları gözleyen, denetleyen ya da Afrika'da öldürülmelerini engelleyenlerden. Vizeler bölümünü karıştırdım. Bulgaristan, Türkiye, İsrail, Mısır, Mali, Orta Afrika, Güney Afrika; damgalar varsayımımın kusursuz kanıtlarıydı. Birleşmiş Milletler görevlisi beş yıldan beri leyleklerin güzergâhını -Doğu ve Batı- arşınlıyordu, aralıksız. Sikkov'un pasaportunu Filofax defterimin yırtık kabının arkasına sıkıştırdım, sonra da arabayı çalıştırıp Kudüs'e yöneldim.
Yarım saat boyunca, kayalıklı yerlerden geçtim. Ağnm azalıyordu. Havalandırmanın serinliği insana iyi geliyordu. Tek bir arzum vardı: bir uçağa binip bu kızgın topraklardan uzaklaşmak.
Panik içindeyken, en kısa yolu kaçırmış, işgal altındaki bölgelerden geçmeme neden olacak uzun yola sapmıştım. Bu yüzden, Nablus'a vardığımda, saat dört olmuştu. Bu halimle ordu barikatlarından geçmenin ürkütücü olduğu gerçekti. Kudüs'e yüz kilometreden fazla vardı. İşte o sırada, bir süreden beri arkamdan gelen siyah bir araba fark ettim. Dikiz aynasından baktım; kavrulan havanın içinde süzülür gibiydi. Yavaşladım. Araba yaklaştı. İsrail plakalı bir Renault 25. Biraz daha yavaşladım. Bin voltluk bir titremeyle ürperdim: aynamı yüzü kan içinde, direksiyona sarılmış bir canavar gibi Sikkov doldurmuştu. Üçe atıp, fırladım. Birkaç saniye sonra, saatte iki yüz kilometreyi geçmiştim. Araba hâlâ pe-şimdeydi.
Böylece on dakika kadar gittik. Sikkov beni sollamaya çalışıyordu. Her an camlarımın bir kurşun yağmuruyla parçalanmasım bekliyordum. Glock'u yan koltuğun üzerine bırakmıştım. Birden ufukta, havanın sertliğinde gri ve belirsiz, Nablus'un dikildiğini gördüm. Çok daha yakınımda, sağımda, bir Filistin kampı belirdi.
Önündeki işarette Balatakamp yazıyordu, israil plakalarımı hatırladım. Direksiyonu sağa kırıp anayoldan ayrıldım. Toz tekerleklerimin arasına doldu. Hızımı artırdım. Artık kamp girişinin birkaç metre uzağındaydım. Sikkov hâlâ peşimdeydi. Damlardan birinin üstünde, dürbününü kaldırmış israilli bir nöbetçi gördüm. Öteki taraçalarda Filistinli kadınlar heyecanla beni gösteriyorlardı birbirlerine. Çocuk sürüleri sağa sola koşuyor, yerden taş topluyordu. Her şey tam umduğum gibi olacaktı.
Cehennemin kapısından daldım.
ilk taşlan, sokağa girdiğimde yedim. Ön camım parçalandı. Solumda, Sikkov hâlâ arabam ile üzeri yazı dolu duvar arasına girmeye çalışıyordu, ilk çarpışma. Arabalarımız çevremizdeki duvarlara vurdu. Tam önümüzde, çocuklar taş atmayı sürdürüyorlardı. Renault saldırışım yineledi. Sikkov, yüzü kan içinde, yüzüme hain hain bakıyordu. Bütün çatılarda kadınlar çığlık atıyor, asılı çarşafların arasında dönüp duruyorlardı. Alarm düzenine geçmiş israil askerleri koşuşturuyor, ellerinde göz yaşartıcı bombalar taraçala-rın kenarına diziliyorlardı.
Birden, önüme küçük bir meydan açıldı. Direksiyonu sertçe çevirip arabayı kaydırdım, şasi toprağın üzerini kazırken taşlar her yönden yağdı. Camlarım parçalanıp dağıldı. Sikkov yanımdan geçti, sonra yolumu kapadı. Tüfeğini bana doğru kaldırışını görüp yan koltuğa yattım, o sırada kurşun yağmuru altında fazla direneme-yen sağ kapımn çıkardığı tok gürültüyü duydum. Aynı anda göz yaşartıcı bombaların ıslığı duyuldu. Gözlerimi kaldırdım. Bulgar'ın namlusuyla burun burunaydım. Çarpmayla düşen Glock'u. aradım. Çok geç. Nişan alırken, ensesine bir taş geldi. Yaylandı, bir çığlık atıp, gözden kayboldu. Gaz dağılmaya, görüşü azaltmaya, gırtlakları düğümlemeye başladı. Çevremizde cehennemi bir gürültü vardı.
Gerileyip tozların içinde süründüm. El yordamıyla Glock'u buldum. Gazlar ıslıklanıyor, kadınlar haykırıyor, erkekler koşuşturuyordu. Meydanın dört bir yanında, intifada savaşçıları ellerindeki taşlan fırlatmaktan bıkmıyorlardı. Artık arabalanmızı değil, sadece giderek kalabalıklaşan askerleri hedef alıyorlardı. Cipler tozun içinde peş peşe diziliyor, içlerinden yeşil üniformalı, gaz maskesi takmış adamlar fırlıyordu. Bazı tüfekler beyazımsı zehir kusuyor, bazılan da plastik mermiler atıyordu; bazılanysa ne görürse ona ateş ediyordu: gerçek çocuklara gerçek mermilerle. Meydan faaliyete geçmiş bir yanardağa benziyordu. Gözlerim yanıyordu, gırtlağım da alev alevdi. Sadece adım sesleri ve silah pat-
lamalan yeri titretir gibiydi, işte o sırada, birdenbire yerden, gök gürlemesi gibi dev, sert, muhteşem, güçlü bir dalga yükseldi. Birbirine karışan sesler. Filistinli gençlerin alçak duvarlann üzerine çıkıp ulusal marşlannı söylediklerini, parmaklarını zafer işaretiyle uzattıklannı gördüm.
Hemen o sırada, önümde yoğun dumanın içinde kaçmaya çalışan Sikkov'un çizmelerini gördüm. Ayağa kalkıp, aynı yönde koşmaya başladım. Alçak herifin peşinden, daracık sokaklara saptım. Toprak kaybettiği kanı emmişti. Birkaç saniyenin sonunda, Sik-kov'u gördüm. Elimdeki bandı kopardım, Glock'un sürgüsünü kendime çektim. Hâlâ koşuyorduk. Beyaz badanalı duvarlar birbirini izliyordu. Ciğerlerimiz gaz doluydu, ne o ne de ben hızlı koşa-mıyorduk. Sikkov'un yağmurluğu birkaç adım önümdeydi. Uzanıp yapışacakken, bir refleks hareketimi önledi. Sikkov döndü, elindeki 44'lük Magnum'u bana çevirdi. Tabancanın panltısı gözlerimi kamaştırdı. O yöne doğru bir tekme salladım. Sikkov duvara doğru geriledi, sonra yeniden silahını doğrulttu, ilk patlamayı duydum. Gözlerimi yumdum, Glock'un on altı kurşununu önüme doğru boşalttım. Bitmek tükenmek bilmeyen birkaç saniye uzadıkça uzadı. Gözlerimi açtığımda, Sikkov'un kafası kan ve liflerle dolu bir delikten farksızdı. Kararmış etler, parlak kırmızı gayzerler oluşturmuştu. Beyinden ve fışkıran kandan lekelenmiş duvarda, en azından bir metre çapında bir delik vardı. Sadece bir refleks hareketiyle silahımı belime soktum. Uzakta, israil tüfeklerine hâlâ meydan okuyan Filistinli çocukların sarkılan duyuluyordu.
Yirmi beşinci bölüm
tki İsrail askeri beni küçük meydanda buldu. Yüzüm kan kusuyordu, aklım gerçekten karmakarışıktı. Ne nerede olduğumu ne de burada ne aradığımı anlatacak durumdaydım. Sağlıkçılar beni hemen uzaklaştırdılar. Glock'umu ceketimin altına bastırmış, bırakmıyordum. Birkaç dakika sonra, kızgın bir çadırın altında, metal bir yatakta, kolumda serum yatıyordum.
Hekimler gelip yüzümü incelediler. Fransızca konuştular, dikişten, anesteziden, ameliyattan söz ettiler. Beni hâlâ İntifada kurbanı masum bir turist sanıyorlardı. O zaman Balatakamp'ın beş yüz metre ötesinde, Tek Dünya örgütünce yönetilen bir dispanserde olduğumu anladım. Dudaklarım parçalanmış tutkaldan başka bir şeye benzese gülümserdim kuşkusuz. Belli etmeden Glock'u şiltenin altına kaydırıp gözlerimi kapattım. Gece beni hemen tutsak etti.
Kendime geldiğimde, her şey sessiz ve karanlıktı. Çadırın büyüklüğünü bile seçemiyordum. Soğuktan titriyordum ama, öte yandan da tere batmıştım. Gözlerimi yumup kâbuslarıma geri döndüm. Düşümde uzun ve sıska kollarıyla, kusursuz bir özenle ve gerçek bir soğukkanlılıkla bir çocuk vücudunu parçalayan bir adam gördüm. Arada sırada siyah dudaklarım titreşen bağırsaklara daldırıyordu. Yüzünü göremiyordum, göremiyordum çünkü çengellere asılmış, Çin lokantalarında görülen cilalanmış et parçalarının parlak toprak rengini andıran gerçek bir uzuv ve göğüs ormanının arkasında duruyordu.
Bez bir barınağın altındaki et taşkınını da gördüm. Karnı yarık, bağırsakları kımıl kımıl, ölene kadar acı çeken Rayko'nun yüzünü. Parçalara ayrılmış, iç organları etrafa saçılmış, korkunç bir Prometeus gibi leylekler tarafından parçalanmış Ido'yu.
Gün ışıdı. Geniş çadır yataklarla, kâfuru kokusuyla doluydu; burada genç Filistinliler yatıyordu. Uzaktan, jeneratör gruplarının homurtusu duyuluyordu. Gün boyunca üç kez sargılarımı çözdüler, bir çeşit patlıcan lapası ile gereğinden koyu bir çay verdiler. Ağzım beton bir kapak gibiydi, vücudum da çürükler içinde. Her an Birleşmiş Milletler yetkililerinin ya da israil askerlerinin gelip beni yataktan sürükleyerek götürmelerini bekliyordum. Oysa kimse gelmiyordu, ne kadar kulak kabartırsam kabartayım, kimse Sikkov'un ölümünden söz etmiyordu.
Yavaş yavaş beni çevreleyen gerçeğe uyandım, intifada bir çocuk savaşıydı, ben de bir çocuk hastanesindeydim. Çevremdeki yataklarda yumurcaklar acı duyuyor, gurur dolu bir sessizlik içinde can çekişiyorlardı. Yataklarının baş ucundaki röntgen filmleri un ufak edilmiş vücutlarının iflasını gösteriyordu: kırık kol ve bacaklar, delikler açılmış organlar, hasta ciğerler. Bir o kadar da hasta çocuk vardı. Kamplardaki sıhhî tesisat eksikliği, her çeşit hastalığa davetiye çıkarıyordu.
Akşama doğru, yeni bir saldın başladı. Uzaktan silah sesleri, * göz yaşartıcı bombaların ıslığı, Balatakamp'ın dar sokaklarında koşup kendilerini koruyan zincirden boşanmış, nefretten çılgına dönmüş çocukların çığlıkları duyuldu. Kısa süre sonra, yaralılar gelmeye başladı. Çarşaflarının içinde isteri krizleri geçiren, öksürüklerle sarsılıp boğulur gibi olan mosmor çocuklarını taşıyan, gözleri yaşlı kadınlar. Sedyelerde kıvranan, yaralı, elbiseleri kan içinde, soluk benizli çocuklar. Oğullarının ellerini tutan, ameliyatı bekleyen ya da dışarıda, tozların içinde intikam yeminleri eden babalar.
Üçüncü gün, bir israil ambulansı beni almaya geldi. Ülkeme dönüşümü beklerken, beni Kudüs'te rahat bir hastaneye nakletmek istiyorlardı. Reddettim. Bir saat kadar sonra, Turizm Bakanlığı'n-dan resmî bir heyet gelip, bana daha iyi yemekler, daha rahat bir şilte ve başka kolaylıklar önerdi. Yine reddettim. Araplarla dayanışma nedeniyle değil, bu çadır saklanabileceğim tek yer olduğu için; dolu şarjörüyle Glock hâlâ şiltemin altındaydı, israilliler işgal altındaki topraklarda başıma gelebilecek her şeyden sadece benim sorumlu olduğumu kabul ettiğimi belirten bir belge getirdiler, imzaladım. Karşılığında, yeni bir kiralık araba istedim.
israilliler gittikten sonra yıkandım, leş gibi bir aynada yüzümü inceledim. Cildim daha da koyulaşmıştı, üstelik gözle görülür ölçüde zayıflamıştım. Elmacıkkemiklerim cildimi bir kurukafa gibi geriyordu.
Dikkatle, ağzımı kapayan sargı bezini kaldırdım. Altdudağımın altına yapışmış yara izi, dikenli telden dokunmuşçasına, neredeyse ikinci bir tebessüm gibi duruyordu. Bu yeni yüze bakıp düşündüm. Sonra durmadan gelişen kişiliğimi. Bu gelişmeden karanlık, ateşli ve ölümcül bir iyimserlik çıkarıyordum. Sanki 19 ağustosta yola çıkışım sadece beni ilgilendiren bir kıyamet günü gibi geliyordu şimdi. Kesinlikle bağlantısız, korkunç tehlikelere atılan, ama her gün bulduğu yeni gerçeklerle ödüllendirildiğine inanan Adsız Yolcu oluvermiştim, birkaç haftada. Hem, Saran da söylememiş miydi, "hiç kimse" olduğumu. Parmak izsiz ellerim bu yeni özgürlüğün sembolü olmuştu.
O gece, Tek Dünya'yı düşündüm. Kuşkulanm iyice sallantıdaydı. Yanlarında geçirdiğim birkaç gün boyunca, örgütlerinin gerçek değerini anlama imkânı bulmuştum; burada sahtekârlıktan, gereksiz ameliyattan ya da organ kaçakçılığından eser yoktu. Tek Dünya çalışanları gerçekten de mesleklerini dikkatle ve fedakârlıkla yapan yardımsever hekimlerdi. Aynı örgüt sürekli olarak yoluma çıksa da, Sikkov gibileri örgüt adına çalıştıklarını iddia etseler de, Max Böhm esrarlı bir amaçla, servetini örgüte bağışlamış olsa da, organ kaçakçılığı iddiası hiçbir sonuca varmıyordu. Oysa bir bağ vardı, bundan emindim.
Yirmi altıncı bölüm
Kampta tanıştığım, Tek Dünya'nın İsviçreli doktorlarından Christian Lodemberg 10 eylül günü dikişlerimi aldı. Hemen, birkaç hece söylemeye çalıştım. Tahmin ettiğimin tersine, heceler yapış yapış ağzımdan açık ve anlaşılır çıktı. Konuşma yeteneğime yeniden kavuşmuştum. Aynı akşam, Christian'a leyleklerin peşinde dolaşan bir kuşbilimci olduğumu anlattım. Christian kuşkulu görünüyordu.
- Buralarda leylek var mı? diye sordum.
- Leylek mi?
- Hani şu siyah beyaz kuşlar.
- Haa... (Christian açık renk gözleriyle, sözlerimden çifte anlam çıkarmaya çalışıyordu.) Hayır, Nablus'ta o dediklerinden yok. Bunun için Beytşan'a, Şeria Irmağı Vadisi'ne gitmen gerekecek.
Ona yolculuğumu, Avrupa'da ve Afrika'da uyduyla yapılan izlemeleri anlattım.
- Miklos Sikkov adında birini tanıyor musun? diye sordum. Birleşmiş Milletler'de çalışıyormuş.
- İsmi bana hiçbir şey hatırlatmıyor. Christian'a katilin pasaportunu uzattım.
- Bu herifi tanıyorum, dedi fotoğrafa bakarak. Bu pasaportu nereden buldun?
- Onun hakkında ne biliyorsun?
- Fazla bir şey bilmiyorum. Arada sırada buralarda dolaşır. Karanlık bir herif. (Christian susup, gözlerini bana dikti.) Senin kaza geçirdiğin gün öldürüldü.
Christian metalik mavi pasaportu iade etti.
- Yüzünün yerinde yeller esiyordu. Yalandan ateşlenmiş on al-
ti tane 45 milimlik kurşun yemiş suratına. Böylesi bir iğrençlik görmedim. Burada 45'liklere pek rastlanmaz. Aslına bakarsan, bildiğim tek 45'lik, senin şiltenin altındaki.
- Nasıl öğrendin?
- Kendi adıma küçük bir aramayla.
- Ya Sikkov, onu ne zaman buldunuz?
- Senden hemen sonra, bulunduğun yerin birkaç sokak ötesinde. O kargaşada kimse onun ile senin aranda bir bağ kurmadı. Başlangıçta, Filistinliler arası bir hesaplaşma sanıldı. Sonra elbisesi, silahı tanındı; her şeyi. Parmak izleri incelemesi -Tek Dün-ya'da hepimiz fişliyiz- Bulgar'ın kimliğini doğruladı. Otopsiyi gerçekleştiren doktorlar kafatasında bir sürü mermi buldu. Raporu, yani numarasız ve adsız o gizli belgeyi okudum. Okur okumaz da bu işte bir iş olduğunu anladım. Birincisi, adamın ölümü kuşku uyandırıyordu, ikincisi, ölen, o karanlık Bulgar'dı. Şin-bet'e bunun basit bir kaza olduğunu, ölünün bizim örgütten biri olduğunu, bu konunun israil polisinin görev alanına girmediğini açıkladık. Bizler Birleşmiş Milletler koruması altındayız, israilliler çenelerini kapar. Ondan sonra kimse cinayetten ya da 45'lik-ten söz etmedi. Konu unutuldu.
- Sikkov kimdi?
- Bilmiyorum. Soyulmamızı önlemek üzere Cenevre tarafından gönderilmiş bir çeşit paralı asker. Sikkov tuhaf bir vatandaştı. Geçen yıl birkaç kez, belirli tarihlerde geldi.
- Ne zaman?
- Pek hatırlamıyorum. Galiba eylüldü. Bir de şubat. Leyleklerin israil'den geçme tarihleri; bir teyit daha. Sikkov
gerçekten de Böhm'ün "piyonlarından" biriydi.
- Cesedi ne yaptınız? Christian omuz silkti:
- Gömdük. Sikkov, ailesinin gelip arayacağı insanlardan değildi.
- Onu kimin öldürdüğünü merak etmediniz mi?
- Sikkov karanlık bir herifti. Ölümü kimseyi üzmedi. Onu sen mi öldürdün?
- Evet, diye fısıldadım. Ama daha fazlasını anlatamam. Sana leylekler peşindeki yolculuğumu anlattım. Sikkov'un da onları izlediğinden eminim. Sofya'dayken, o ve başka bir Bulgar beni öldürmeye çalıştı. Bir sürü masumu vurdular. Kavgada suç ortağım gebertip kaçtım. Sonra Sikkov beni burada buldu. Aslında, bundan sonra nereye gideceğimi de biliyordu.
- Nasıl bilebilirdi ki?
- Leyleklerin sayesinde. Sikkov'un burada ne haltlar karıştırdığını gerçekten bilmiyorsun, değil mi?
- Tıbbî hiçbir şey yapmıyordu en azından. Bu yıl, bundan on beş gün önce geldi. Sonra, hemen gitti. Onu bir daha gördüğümde, ölmüştü.
Anlaşılan Sikkov leylekleri israil'de beklerken, "birileri" beni vurmak üzere onu Bulgaristan'a çağırmıştı.
- Sikkov'un elinde gelişmiş silahlar vardı. Bunu nasıl açıklıyorsun?
- Cevabı elinde tutuyorsun. (Elimde hâlâ metalik mavi pasaport vardı.) Birleşmiş Milletler güvenlik görevlisi olarak Sikkov, Birleşmiş Milletler Barış Gücü silahlarının eşine sahipti kuşkusuz.
- Sikkov'da Birleşmiş Milletler pasaportu ne arıyor?
- Böylesi bir pasaport çok pratiktir. Sınırlardan geçmek için vizeye gerek kalmaz, kontrollerde de durdurulmazsın. Birleşmiş Milletler çok seyahat eden görevlilerimize bazen bu pasaportlardan verir. Bir çeşit "iyilik" senin anlayacağın.
- Tek Dünya, Birleşmiş Milletler'e çok yakın mıdır?
- Oldukça. Yine de bağımsız çalışırız.
- Max Böhm adı sana bir şey hatırlatıyor mu? -Alman mı?
- Ülkende oldukça ünlü, isviçreli bir kuşbilimci. Ya Ido Gabor?
- Hayır.
Milan Curiç ve Markus Lazareviç adları da Christian için yabancıydı.
Yine sordum:
- Sizler organ nakli gibi önemli ameliyatlar da gerçekleştiriyor musunuz?
Christian omuz silkti:
- Elimizde o kadar gelişmiş alet yok.
- Muhtemel organ uyuşmazlıklarım belirlemek için, doku analizi de mi yapmıyorsunuz?
- Yani HLA1 örneklemesi mi, demek istiyorsun? (Sözünü ettiği kavramı defterime not ettim.) Hayır, hiç. Neyse, belki. Bilmiyorum. Hastalarımız üzerinde bir sürü tahlil yaparız. Ama doku örneklemesini neden yapalım? Ameliyatı gerçekleştirecek alet olmadıktan sonra.
Son sorumu sordum:
- Sikkov'un öldürülmesi dışında, buradayken olağandışı şiddet-• lere, Intifada'yla uyuşmayacak acımasızlıklara tanık oldun mu?
I. Human Leucocyte Antigens: insan Lökosit Antijeni, (ç.n.)
Christian başıyla hayır işareti yaptı:
- Burada bu dediğin ilginçlikler yok.
Şimdi artık sanki beni ilk kez görüyormuşçasına bakıyordu; sonunda asabi bir kahkaha attı.
- Bakışların ödümü koparıyor. Aslma bakarsan, dilsiz halini tercih ederim!
Yirmi yedinci bölüm
îki gün sonra, Kudüs'e gitmek üzere yola çıkıyordum. Yoldayken, yeni planımı geliştirdim. Leyleklerin izini sürmekte her zamankinden daha kararlıydım. Ama bu kez yön değiştirecektim; Sikkov'un İsrail'de bulunması, düşmanlarımın kuşların göçünü izlediğimi öğrendiklerinin kamtıydı. Bu nedenle, onları şaşırtmak üzere batı leyleklerim izlemeye karar verdim. Bu yön değişikliğinin iki yaran olacaktı; birincisi, saldırganları ekecektim, hiç olmazsa bir süre için. Öte yandan, Orta Afrika'ya varmış olmaları muhtemel leylekler beni doğrudan kaçakçılara götürecekti.
Öğleden sonra dörde doğru, tümüyle ıssız Ben-Gurion Hava-alanı'na vardım. Akşama doğru, Paris'e bir uçak kalkacaktı. Para bozdurup, bir telefon kulübesi aradım.
Önce telesekreterimi aradım. Dumaz birkaç kez telefon etmişti. Endişelenmiş, uluslararası arama emri çıkarmaya hazırlanıyordu. Endişelenmek için yeterli nedeni vardı: bir hafta kadar önce, onu hemen ertesi gün arayacağıma söz vermiştim. Mesajlarından, soruşturmasının gelişimini izledim. Dumaz Anvers'ten dönmüş, "önemli buluşlardan" söz ediyordu. Anlaşılan müfettiş elmas borsasını ziyareti sırasında Max Böhm'ün izine rastlamıştı.
Wagner de sessizliğimden meraklanmış, birkaç kez telefon etmişti. Leyleklerin güzergâhını yakından izlerken, bir yandan da bana tüm gelişmeleri özetleyen bir faks mesajı göndermişti. Bir de Nelly Braesler'nin telefonu vardı. Önce Dumaz'nın direkt numarasını tuşladım. Müfettiş sekiz çalıştan sonra cevap verdi, sesimi duyunca sıçradı:
- Louis, neredesiniz? Öldüğünüzü sandım.
- Pek uzağından geçmedim. Bir Filistin kampına sığınmıştım.
- Filistin kampı mı?
- Bütün bunları daha sonra, Paris'te anlatırım. Bu akşam dönüyorum.
- Araştırmadan vaz mı geçiyorsunuz?
- Tam tersine, daha büyük güçle devam ediyorum.
- Neler öğrendiniz?
- Çok şey.
- Mesela?
- Telefonda hiçbir şey anlatamam. Bu akşam telefonumu bekleyin, sonra da bana hemen bir faks çekin. Tamam mı?
- Tamam, ben...
- Hoşça kalın.
Telefonu kapadım, sonra da Wagner'i aradım. Bilim adamı doğu leyleklerinin Sudan'a doğru ilerlediklerini doğruladı; kuşlann büyük çoğunluğu Süveyş Kanalı'nı aşmıştı. Bu kez batı leyleklerini izleme kararımdan bahsederek, onların nerede olduklarını sordum. Bunun için bir neden uydurmam gerekti: kuşları Afrika savanasında görmek için sabırsızlandığımı, oradaki davranışlarını ve beslenmelerini izlemeye can attığımı anlattım. Ulrich bilgisayarına bakıp, istediğim bilgileri verdi. Kuşlar bu günlerde Sah-ra'yı geçiyorlardı. Bazıları şimdiden Mali'nin ya da Nijer Delta-sı'nın yolunu tutuyor, bazılanysa Nijerya'ya, Senegal'e ya da Orta Afrika'ya gidiyordu. Wagner'e yeni uydu haritasını ve kuşların kesin yerlerini faksla bildirmesini söyledim.
Bagajlarımı teslim etmenin zamanı gelmişti. Glock 21'i büyük bir itinayla sökmüş, iki metal parçayı -namluyu ve hazneyi-Christian'ın bana verdiği yağlı alet kutusuna saklamıştım. Öte yandan, tüm fişekleri atmak zorunda kalmıştım. Rezervasyon bölümünde, israil Turizm Bakanlığı'ndan bir yetkili beni bekliyordu. Oldukça dostça bir tavırla, beni Balatakamp'tan beri izlediğini saklamadı. Onu takip etmemi istedi, ben de en ufak bir kontrolden ya da aramadan geçmeksizin, elimde bagajlarım, gümrük bürolarını atlama zevkini yaşadım. "Arzumuz" dedi rehberim, "sizi israil kurallarının can sıkıcı formalitelerinden kurtarmak." Bir kez daha Balatakamp'taki "kazaya" ne denli üzüldüğünü tekrarladı, sonra da bana iyi yolculuklar diledi. Bekleme salonundayken, 45 milimlik kurşunları almadığım için kendime sessizce küfrettim.
Akşam yedi buçukta havalandık. Uçakta, Christian'ın bana verdiği kitabı, Pierre Doisneau'nun kendi hayatını anlattığı Les Chemins de l'espoir'ı açtım. Altı yüz sayfalık tuğlayı çapraz yöntemle inceledim. Belirli bir ustalıkla yazılmış, ulu duygularla yoğ-
rulmuş bir kitaptı. Örneğin, bir yerinde. "... Hastaların yüzü solgundu" deniliyordu. "Kükürdün yakıcı ve melankolik renginde yumuşak bir ışıkla, usulca aydınlatıyorlardı çevrelerini. O sabah, o çocuklann çiçekler, korumam ve sağlıklı hayata iade etmem gereken hasta çiçekler olduklarını anladım..."
Ya da: "Muson mevsimi yaklaşıyordu. Onunla birlikte de yenilmez hastalık ve çürümüş cesetlerin kokusu. Kent kırmızıya bürünecek, sokaklar ölümü çağıracaktı. Mahalle önemli değildi, hastalık önemli değildi, insan ıstırabı görüntüsü yayılacak ve ıslak kaldırımlara yapışıp kalacaktı. Tanınmayan bedenlerin kör geceye teslim edildiği, insanlığın ateşli sınırlarına kadar..."
Daha da ileride: "... Halil'in yüzü kıpkırmızıydı. Çarşafı ısırıyor, gözyaşlarını durdurmaya çalışıyordu. Benim önümde ağlamak istemiyordu. Hatta tersine, derinlerden gelen gururuyla, bana bakıp gülümsüyordu çocuk. Birden, kan tükürdü. Bunun bazen son-. suz karanlıkların habercisi, sonsuzluğa girişi selamlayan çiy olduğunu anladım..."
Üslubu çelişkiliydi. Bu tanımlamalardan, bu yazıdan bir çeşit büyülenmişlik yükseliyordu. Doisneau, Kalküta acılarının biçimini değiştiriyor, bir bakıma bu ıstıraba rahatsız edici bir güzellik kazandırıyordu. Yine de kitabın başarısının, Hindistan halkının engellenemez felaketiyle boğuşan bu Fransız hekiminin yalnız yaşamına bağlı olduğunu tahmin ediyordum. Doisneau her şeyi anlatıyordu: teneke mahallelerinin sefaletini, çamur ve hastalık içinde fareler gibi yaşayan milyonlarca insanı; kanlarını, gözlerini satarak ya da araba çekerek hayatta kalanların iğrençliğini...
Les Chemins de l'espoir Manici bir kitaptı. Bir yanda, kalabalıkların günlük, dayanılmaz acıları vardı. Öte yanda da "hayır" diye haykıran ve bu ıstıraplı halkı iyileştiren yalnız bir adam. Doisneau'ya göre, Bengalliler acı karşısında gerçek bir vakar geliştirmeyi başarmışlardı. Halk "mutsuzluğun gururu" konusunda yazılmış öykülerden hoşlanır. Kitabı kapadım. Bana hiçbir şey öğretmemişti: Tek Dünya ve kurucusunun suçlanamaz olması dışında.
Uçak geceyarısına doğru indi. Roissy-Charles-de-Gaulle gümrüğünden geçtim, sonra da aydınlık gecede bir taksiye bindim. Yurda dönmüştüm.
fl
Yirmi sekizinci bölüm
Evime girdiğimde, saat bire geliyordu. Kapının altından atılmış mektuplara takılıp sendeledim; postayı topladım, yokluğumda eve kimsenin girmediğinden emin olmak için bütün odaları gezdim. Sonra çalışma odama geçip, Dumaz'yı aradım. Müfettiş zaman geçirmeden beş sayfalık bir faks mesajı gönderdi.
Elimdeki kâğıtları, oturmayı bile düşünmeden, bir solukta okudum. Her şeyden önce, Dumaz Anvers'te Max Böhm'ün izini bulmuştu. Elmas borsalarını gezmiş, ünlü kuşbilimcinin resmini herkese göstermişti. Birçok kişi yaşlı Max'ı tanımış, düzenli ziyaretlerini hatırlamıştı. İsviçreli 1979 yılından beri her yıl, hep aynı tarihlerde, nisan ile mayıs arasında gelip, elmaslarım satıyordu. Elmas tüccarları içinde bunu şaka konusu yapıp, ona "baharda çiçek açan bir elmas ağacma sahip olup olmadığım" soranlar vardı.
Mesajın ikinci bölümü daha da ilginçti. Dumaz CSO'dan -Londra'da, dünya işlenmemiş elmas üretiminin yüzde 80 ila 85'ini denetleyen dev ahm merkezi- 1969'dan bugüne kadar Batı ya da Doğu'da Afrika'daki elmas madenlerinde sorumlu, yönetici, mühendis ya da jeolog olarak çalışanların listesini istemişti. Döndüğünde bu listeyi dikkatle incelemiş, Max Böhm'ün yanı sıra çok iyi taradığı iki isme daha rastlamıştı.
Bunlardan birincisi Otto Kiefer'di. CSO'ya göre "Tonton El Bombası" Orta Afrika'da, başta Sicamine olmak üzere birçok elmas madeni yönetiyordu. Dumaz, Kiefer'in elmas kaçakçılığında kilit rol oynadığından emindi. İkinci isim, hiç umulmadık ufuklar açıyordu. Dumaz, Güney Afrika'yla ilgili listede bir şeyler çağrıştıran bir ada rastlamıştı: 1969 ile 1972 yılları arasında Güney Afrika'da Max Böhm'ün yanında çalışan, şimdi de Kimberley madenlerinin başlıca sorumlularından biri olan Niels van Dötten.
Niels van Dötten ağustos 1977'de Böhm'le birlikte ormana giden adamdı. Van Dötten'in Flaman olduğunu ileri süren, Dumaz'nm sorguladığı Fransız mühendis Guillard'dı. Onu kandıran, Van Dötten'in adı ve telaffuzuydu. Oysa adam ne Hollandalıydı ne de Belçikalı. Van Dötten Afrikanerdi, yani Güney Afrikalı bir beyaz.
Bu temel bulgu Böhm'ün yetmişli yıllardan sonra da Güney Afrika'da bir elmas uzmanıyla yakın teması olduğunu gösteriyordu. Daha da önemlisi, Van Dötten karanlık bir nedenle 1977 yılında Böhm'ün yanına, Orta Afrika Cumhuriyeti'ne gelmişti. Anlaşılan, Böhm'ün 1978 yılındaki "yeniden doğuşundan" sonra, iki adamın ilişkisi yeniden başlamıştı. Van Dötten doğuda, sorumluluğu altındaki madenleri soyarak güney leyleklerine elmas yükleyen kaçakçıydı; Kiefer de batıdaki.
Dumaz'nm mesajının hemen altında Wagner'in öğleden sonra gönderdiği faks vardı. Mesajda Avrupa, Ortadoğu ve Afrika'nın uydu haritası üzerinde leyleklerin izlediği güzergâh ve bundan sonra izleyecekleri rota işaretlenmişti. Avrupa'da, şebekenin tepesine "Max Böhm" yazdım, örgütün beyni. Yolun ortasına, Afrika'nın göbeğine "Otto Kiefer". Güneydoğuya, en aşağıya da "Niels van Dötten". Uydu haritası üzerinde, bu adlar arasında leyleklerin noktalarla belirlenmiş güzergâhı vardı. Düzen kusursuzdu. Acımasızdı.
Dumaz'nm numarasını tuşladım.
- Ee? dedi sesimi bile duymadan.
- Harika, dedim. Bulduklarınız benim sonuçlarımı doğruluyor.
- Öyleyse sıra sizde. Neler buldunuz?
Olanları özetledim: leylek şebekesini, elmasları, Sikkov ile suç ortağım, Tek Dünya'mn konuyla ilgisini. Sonunda, Dumaz'ya Orta Afrika'ya gitme kararında olduğumu söyledim. Şaşkınlıktan müfettişin sesi çıkmıyordu. Bir dakika sonra, nihayet konuşabildi:
- Elmaslar nerede? -Hangileri?
- Doğu elmasları, kuşlarla birlikte kaybolanlar.
Bu soru şaşırttı beni. Ne Ido'dan ne de Sarah'tan söz etmemiştim. Kaçak servet Dumaz'yı çok ilgilendiriyor gibiydi. Yalan söylemeye karar verdim:
- Bilmiyorum, dedim kısaca. Dumaz içini çekti:
- Bu iş bizleri aşacak bir önem kazanıyor.
- Ne demek bu?
- Başından beri Max Böhm'ün Afrika zenginliklerini kaçırdığı-
nı düşünüyordum. Ama küçük çapta çalıştığım sanmıştım. Kurduğu düzenin boyutları soluğumu kesiyor. -Yani?
- CSO yöneticileriyle görüştüm. Yıllardan beri Max Böhm'ün başrolü oynadığı bir elmas kaçakçılığından kuşkulanıyorlarmış. Ne var ki, sırrını bir türlü çözememişler, sizin bulduğunuz leylek konusunu anlayamamışlar. îyi iş başardınız, Louis. Ama şimdi dosyayı yetkilisine teslim etmemiz gerekiyor. GSO'yla temasa geçelim.
- Size bir anlaşma önereyim. Bana Orta Afrika'ya gidip dönecek kadar, on gün süre verin, sonra birlikte dosyayı CSO'ya ya da înter-pol'e teslim ederiz. O güne kadar, kimseye bir şey söylemeyin.
Dumaz tereddüt etti, sonra:
- Tamam, on gün, dedi.
- Beni iyi dinleyin, diye sürdürdüm. Burada size de bir iş düşüyor. Konumuzla ilgili biri kayboldu. Bir kadın. Adı Sarah Gabor. İstemeden de olsa, bu işe karıştı, şimdi de elindeki elmasları An-vers'te satmaya uğraşıyor. İzini bulmanız gerek.
- Böhm'ün suç ortaklarından biri mi?
- Hayır. Sadece taşlan el altından satmak derdinde.
- Çok mu taşı var?
- Birkaç tane.
Mantıksız bir kuşkuyla, Dumaz'ya yine yalan söylemem gerektiğini düşündüm.
- Neye benziyor? diye sordu.
- Çok uzun, zayıf. Yirmi sekiz yaşında, ama daha fazla gösteriyor. Sansın, saçlan orta boy, mat bir ten, kusursuz güzellikte gözler. Yüzü oldukça kemikli, ender görülür cinsten. İnanın bana Herve; onu bir kez gören, bir daha unutamaz.
- Elindeki taşlar ham olmalı, değil mi?
- Evet. Böhm'ün taşlan bunlar.
- Ne zamandan beri elmaslan satmaya çalışıyor?
- Dört ya da beş gündür. Sarah İsrailli. Onun için Yahudi tüccarlara gidecektir. Daha önce tanıştıklannıza bir sorun.
- Ya izini bulursam?
- Sakince yanına yaklaşıp, benimle birlikte çalıştığınızı söylersiniz, tabiî elmastan bahsetmeden. Onu sadece ben dönene kadar güvenli bir yerde saklanmaya ikna edersiniz. Tamam mı?
- Tamam. (Dumaz birkaç saniye düşünür gibi yaptı.) Diyelim ' ki, bu Sarah'ı buldum. Birlikte çalıştığımıza inandırmam için, ne
söylemem gerekir?
- Ona Glock'unu kalbimin üzerinde taşıdığımı söyleyin.
- Nesini?
- Glock'unu. G-L-O-C-K. Anlayacaktır. Son bir şey daha. Sarah'm görünüşüne aldanmayın. Güzel ve zarif olduğu kadar da tehlikeli birisidir, israilli, bu ne demek, anlıyor musunuz? Ateşli silahlarda uzmanlaşmış, deneyimli bir savaşçı. En küçük bir hareketine bile dikkat edin.
- Anlıyorum, dedi Dumaz heyecansız bir sesle. Hepsi bu mu?
- Sizden Tek Dünya hakkında bilgi istemiştim. Faksınızda bununla ilgili hiçbir şey bulamadım.
- Oldukça ciddi engellerle karşılaştım. -Yani?
- Tek Dünya bana yeryüzündeki merkezlerini gösteren ayrıntılı bir harita verdi. Ama Binbirler Kulübü'nün listesini vermeye yanaşmıyorlar.
- Oysa polis olarak, sizin...
- Ne resmî bir yetkim ne de görevim var. Kaldı ki, Tek Dünya, İsviçre'de gerçek bir kurum. Sıradan bir polisin, aslında hiçbir temele dayanmayan bir kuşku yüzünden onları rahatsız etmeye başlaması hoş karşılanmaz. Samimi konuşmak gerekirse, onları etkileyecek bir ağırlığım yok.
Dumaz sabrımı taşınyordu. Tüm etkinliğini yitirmiş gibiydi.
- En azından, şu elinizdeki haritayı bana fakslayabilir misiniz?
- Telefonu kapatır kapatmaz.
- Herve, bir an önce Afrika'ya gitmek kararındayım; yarın ya da öbür gün. Oradan sizi arayamam. Çok zorlanırım. On gün sonra, elimde bu işin bütün anahtarlanyla, yeniden karşınızdayım.
Dumaz'yla vedalaştım, telefonu kapadım. Birkaç saniye sonra faks makinesi vızıldamaya başladı. Tek Dünya merkezlerinin haritası. Şu sırada, dünyada üçte biri sabit, altmışa yakın kampları vardı. Öteki kamplar, acil durumlara göre, yer değiştiriyordu. Asya'da, Afrika'da, Güney Amerika'da, Doğu Avrupa'da merkezleri vardı. Kamplar savaşın parçaladığı, açlığın ya da sefaletin kemir-diği ülkelerde yoğunlaşıyordu. Örneğin Afrika Boynuzu'nda yirmiden fazla kamp vardı. Bangladeş, Afganistan, Peru ve Brezilya'da da yirmi daha. Bu dağmık yerleşimde, gözüme çok belirgin görünen iki çizgi vardı. Balkanlar'dan yola çıkıp, Türkiye, İsrail ve Sudan üzerinden Güney Afrika'ya uzanan bir "doğu" çizgisi. Bir de, Fas'ın güneyinden (Polisario Cephesi) başlayıp Mali, Ni-jer, Nijerya ve Orta Afrika Cumhuriyeti'ni kaplayan, çok daha kısa bir "batı" çizgisi. Elimdeki haritayı Wagner'inkiyle üst üste
koydum; leyleklerin güzergâhı üzerindeki bu kamplar Sikkov gibi kuş bekçileri için bulunmaz birer sığmak oluşturabiliyordu.
O gece hemen hemen hiç uyumadım. Bangui'ye kalkan uçakları öğrendim; ertesi gün gece on bir buçukta hareket eden bir Air Afrique uçağı vardı. Kendime first class'ta -tabiî hâlâ Böhm'ün hesabına- bir yer ayırttım.
Kader bir mengene olmuş, kafamı sıkıştırıyordu. Yine, tek ba-şımaydım. Sırrın kavurucu çekirdeğine, kendi geçmişimin sıcak küllerine varmak için yola koyulmak üzere.
IV
Ormanın derinliğinde
Yirmi dokuzuncu bölüm
13 eylül gecesi, Roissy-Charles-de-Gaulle Havaalanı'nın Air Af-rique panosu altındaki camlı kapıları açıldığında, daha şimdiden siyah kıtaya ayak bastığımı anladım. Uzun boylu kadınlar rengârenk bubulanyla dolaşıyor, diplomatlar gibi giyinmiş son derece ciddi erkekler gözlerini mukavva valizlerinden ayırmıyor, açık renk cellabeli, elleri bastonlu, kafaları sarıklı devler gidiş saatlerini gösteren monitörlerin önünde sabırla bekleşiyorlardı. Afrika'ya giden uçakların çoğu gece kalkar, bu gece de bankoların önünde gerçek bir kalabalık vardı.
Bavullarımı teslim edip, yürüyen merdivenden gidiş salonuna çıktım. Gün boyunca, eksik malzememi tamamlamıştım. Yağmur geçirmez bir sırt çantası, muşambadan bir panço (Orta Afrika Cumhuriyeti yağmur mevsiminin ortasındaydı), ince pamukludan bir çarşaf nevresim, çok çabuk kuruyan sentetik bir maddeden yapılmış yürüyüş ayakkabıları ve kenarları tırtıklı, çok etkileyici bir bıçak almıştım. Beklenmedik zamanlarda kamp kurmak zorunda kalabileceğimi düşünerek iki kişilik hafif bir çadır edinmiş, sonra da sağlık çantamı sıtmaya, diyareye karşı ilaçlarla, sivrisinek kovucu spreylerle zenginleştirmiştim. Gerektiğinde maymun kızartması ya da şişte antilop yapmaktan kaçınmak, aynı zamanda da karnımı doyurmak için badem ezmelerini, tahıl konsantrelerini, kendi kendine ısınan tabakları unutmamıştım. Bir de, muhtemel sorularıma alacağım cevaplan kaydetmek için küçük Kr kayıt cihazı ile yüz yirmi dakikalık kasetler.
On bire doğru, uçağa alındık. Yan yanya dolu uçakta sadece erkek yolcular vardı, içlerindeki tek beyaz olduğumu fark ettim. Anlaşılan Orta Afrika turistik bir merkez değildi. Siyahlar yerleşti, tiz ünlemlerle, kaba hecelerle dolu, anlaşılmayan bir dilde ko-
nuşmaya başladılar. Orta Afrika'nın ulusal dili Sango konuştuklarını tahmin ediyordum. Bazen Fransızca da konuşuyorlardı, inişli çıkışlı kasıntılı "gerrrrrçekten"lerle, çıngıraklı "r"lerle dolu bir Fransızca. Bu beklenmedik lisan karşısında yıldırım aşkına tutuldum. Bir dil, böyle telaffuz edilen kelimeleri kadar sesleriyle de ilk kez "konuşuyordu".
DC 10 geceyarısı havalandı. Yol arkadaşlarım evrak çantalarını açıp, viski ya da cin şişelerini çıkardılar. Bir kadeh ikram ettiler. Geri çevirdim. Dışarıda, gece ışıldıyor, bizleri değişik bir haleyle kuşatıyor gibiydi. Çevremdekilerin konuşmaları bir ninni gibi geldi. Uykuya dalmakta gecikmedim.
Sabahın ikisinde, Çad'ın başkenti N'Djamena'ya indik. Lombozdan bakınca, pistin ucunda, iyi aydınlanmamış tek bir bina gördüm. Açık kapıdan ekşi ve sanki aç bir koku uçağın içine yayılıyordu. Dışarıda, beyazımsı gölgeler karanlıkta süzülüyordu. Birden, her şey kayboldu. Yeniden havalandık. N'Djamena bir düş kadar kısa sürmüştü.
Sabahın beşinde, sıçrayarak uyandım. Bulutların üzerinde, gün ışığı parlıyordu. Cıvamsı parıltılarla yansıyan, çelikten bir buzul gibi, gri ve titreşimli bir ışık. Uçak seksen derece yatarak, bulutların kalbine daldı. Siyah, mavi, gri katmanlardan geçtik, sonra da mutlak karanlığa girdik.
Ve birden Afrika göründü.
Sonsuz orman, altımızda yayılıyordu. Uçak alçaldıkça belirginleşen, uçsuz bucaksız ve dalgalı, zümrüt gibi bir deniz. Bir süre sonra koyu yeşil aydınlandı, farklılaştı. Dağınık saçlar, sakallı tepeler, fokurdayan zirveler gördüm. Nehirler sarıydı, toprak kan kırmızısı, ağaçlar da serinlik veren kılıçlar gibi titreşiyordu. Her şey canlı, keskin, ışıltılıydı. Bu düğün kargaşasında, bazen nilüferlerin uyuşukluğunu ya da otlakların sessizliğini hatırlatan daha mat görüntüler, sükûnet vahaları göze çarpıyordu. Cangılın içine yapılmış, küçücük kulübeler görünmeye başladı. Orada yaşayan, o bolluk dünyasına ait insanları düşledim. O suyu alınmış yaşamı, hayvan seslerinin kulaklarınızda çınladığı o çelikten sabahları, toprağın o usulca yaşlanmanızın izlerini korumak istercesine, ayaklarınızın altında çöktüğünü düşledim. Tüm iniş manevrası boyunca, şaşkına dönmüş, öylece kalmıştım.
Yengeç Dönencesi'nin yerini tam olarak bilemiyorum ama, uçaktan inerken dönenceyi geçtiğimi, ekvatora yaklaştığımı hissettim. Hava artık ateşten bir boraydı. Gök renksiz, sanki sabahki sağanakla yıkanmış gibi olabildiğince saf bir ışıltıyla kaplıydı.
En önemlisi de, her taraftan yükselen kokulardı. Aşın ölüm ve hayattan, tomurcuklanma ve çürümeden tuhaf bir karışım oluşturan, ağır ve hafif kokular, inatçı ve güçlü kokular.
Geliş salonu çıplak betondan, süssüz, özensiz bir bloktan farksızdı. Ortasında iki ahşap masa, masaların gerisinde de yolcuların pasaportlarını ve aşı belgelerini inceleyen silahlı askerler vardı. Ondan sonra da gümrük geliyordu: üzerinde tüm çantalarınızı açmak zorunda olduğunuz, bozuk bir bant. (Glock hâlâ parçalara bölünmüş, çantalarıma dağılmış durumdaydı.) Asker ıslak tebeşirle bir çarpı işareti çizdi, geçmeme izin verdi. Kendimi dışarıda, kardeşlerini ya da amca oğullarını karşılamaya gelmiş şamatacı ailelerin ortasında buluverdim. Rutubet daha da artmıştı; kendimi sonsuz bir süngere girmiş gibi hissediyordum.
- Ne tarafa, patron?
Sert tebessümlü dev bir siyah yolumu kesmişti. Bana hizmetlerini sunuyordu. Hiç düşünmeden, belki de kafa tutma dürtüsüyle, "Sicamine" dedim. "Beni her zamanki otele götür." Madenin adı -benim blöfüm- Ali Baha'nın anahtarı gibiydi. Adam parmaklarını ağzına götürerek ıslık çaldı, bir sürü çocuk etrafıma doluşup bavullarıma yapıştı. Adam çocukları hızlandırmak için, durmadan, "Sicamine, Sicamine" diyip duruyordu. Bir dakika sonra şasisi yere sürten, tozlu sarı bir taksinin içinde, Bangui yolundaydım.
Bangui'nin şehre benzer bir yanı yoktu. Daha ziyade derme çatma malzemeyle yapılmış, büyük bir köyü andırıyordu. Evler kerpiçten yapılmış, üzerleri oluklu tenekelerle kapatılmıştı. Yol dedikleri sıkıştırılmış topraktı, üstelik bu koyu kırmızı yol boyunca yürüyen sayısız insan vardı. Parlak göğün altında, Afrika renklerinin ikiliğini kavradım: siyah ve kırmızı. Et ve toprak. Şafak yağmurları zemini doyurduğundan, yol ışıltılı su birikintileriyle doluydu. Erkekler tüm zarafetleriyle kısa kollu gömlekler, sandaletler giymişlerdi. Tembel tembel, ama yükselmeye başlayan ısının altında kahramanca yürüyorlardı. Ama asıl kadınlar vardı. Çıkınlarını kafalarının üzerinde, yapraksız çiçekler gibi taşıyan, tapılacak kadar güzel, dik ve uzun, gururlu gövdeler. Boyunları zarif bir gerdanlığa benziyordu; yüzlerinde yumuşacık ve kararlı bir ifade vardı; üstleri koyu, altlan beyaz uzun çıplak ayakları da insanın hislerini dümdüz edecek kadar çekiciydi. Kıyamet günü göğünün altındaki narin, yabanî siluetler şimdiye kadar gördüğüm en güzel manzarayı oluşturuyorlardı.
"Sicamine, çok para" diye şakalaştı şoförün yanında oturan
I
rehberim. Başparmağını işaret parmağına sürtüyordu. Gülümseyip, başımı salladım. Bir Novotel'in önüne gelmiştik. Dev ağaçların altında, grimsi bir badanayla boyanmış, ahşap balkonlu bir bina. Genç Afrikalıya Fransız frankları verip, otele girdim. Bir gecelik ücreti peşin ödedim, sonra da bin Fransız frangını -ormandaki serüvenimi karşılayacak kadar- CFA frangına çevirdim. Zemin katmda, egzotik bahçenin ortasında yüzme havuzunun göründüğü geniş bir iç avluya bakan odama götürüldüm. Omuz silk-tim. Turkuvaz renkli havuz, bu yağmur mevsiminde tersane havuzlarını andırıyordu.
Odam uygundu: geniş ve aydınlık. Dekorasyon biraz kişiliksizdi, ama neden bilmem, renkler -kahverengi, toprak rengi, beyaz-bana Afrika'ya özgü geldi. Havalandırma uğulduyordu. Masanın çekmecelerini karıştırdım ve bir Orta Afrika Cumhuriyeti telefon rehberi buldum: otuz sayfalık bir kitapçık. Sicamine Genel Mü-dürlüğü'nün numarasını çevirdim.
Personel müdürü olduğunu söyleyen Jean-Claude Bonafe adlı biriyle konuştum. Gazeteci olduğumu, Pigmeler hakkında bir araştırma yapmaya hazırlandığımı söyledim. Madenlerinden yüz-lercesinin Aka Pigmelerin topraklarında bulunduğunu biliyordum. Oraya gitmeme yardımcı olabilir miydi? Afrika'da beyazlar arası dayanışma hiç tartışılmayacak bir değerdir. Bonafe hiç tereddütsüz beni ormana kadar bırakacak bir araba temin etmeyi, yanıma da tanıdık bir rehber vermeyi önerdi. Aynı zamanda da, beni uyarmadan edemedi: Sicamine madenlerine yaklaşmak, kesinlikle yasaktı. Genel müdürü, Otto Kiefer adında biri, şantiyelerde yaşıyordu ve "astığı astık, kestiği kestik" biriydi. Bitirirken, bir sır verircesine sesini alçalttı: "Kaldı ki, Kiefer size yardım ettiğimi duysa, başım derde girer..."
Bonafe öğlene doğru bürosuna gitmemi, böylelikle ayrıntıları konuşmamızı önerdi. Kabul edip, kapattım. Bangui'deki Fransızlardan bazılarına telefon ettim. Cumartesi olmasına rağmen, herkes çalışıyor görünüyordu. Maden yöneticileriyle, tomrukçularla, Fransız Büyükelçiliği yetkilileriyle konuştum. Bu köklerinden kopmuş, yıpranmış, gençliklerini tropiklerde harcamış Fransızlar, benimle konuşmaktan mutlu oluyorlardı. Sorularımı ustalıkla yönlendirerek, durumun açık bir resmini çıkarmayı ve Otto Kiefer hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmayı başardım.
Kiefer, Orta Afrika Cumhuriyeti'nin en güney ucuna, yani Kongo, Zaire ve Gabon'a kadar uzanan dev ekvator ormanının ya da "büyük yeşilin" başladığı bölgeye dağılmış dört madeni yöneti-
yordu. Şimdi Orta Afrika Cumhuriyeti'nin hesabına çalışıyordu. Herkesin dediğine göre, "maalesef, damarlar kurumuştu." Orta Afrika Cumhuriyeti'nde artık yüksek kalitede elmas yoktu ama yine de, dostlar alışverişte görsün diye, kazmaya devam ediyorlardı. Oysa ben, kaliteli taş yokluğunu açıklayacak bilgilere sahiptim.
Tüm konuştuğum kişiler istinasız, bana Kiefer'in acımasızlığını, şiddetini doğruladılar. Artık yaşlanmış olmasına, altmışını devirmesine rağmen, her zamankinden daha tehlikeliydi. Adamlarını daha iyi denetleyebilmek için, ormanın derinliklerine yerleşmişti. Kiefer'in kaçakçılığın bir numarası olduğundan kimsenin kuşkusu yoktu. Bitkisel karanlıkların ardına saklanmasının nedeni, serbestçe çalışabilmek, tıraşlanmamış taşları ayıklayarak -leylekler aracılığıyla- arkadaşı Böhm'e göndermekti.
Kiefer'i ormanın ortasında bulmakta, karşısına çıkmakta ya da -koşullara göre- leylekleri aramaya gidişine kadar izlemekte kararlıydım. Böhm'ün ölmüş olmasına rağmen Çek'in kurye sisteminden vazgeçeceğini sanmıyordum. Leylekler henüz Orta Afrika'ya varmamışlardı. Demek Kiefer'i madenlerin ortasında yakalamak için yaklaşık sekiz gün vardı önümde. Saat on bire gelmişti. Ceketimi giydim ve Bonafe'yle buluşmaya gittim.
_______________________
1. Kısmın Sonu