Endülüs’de Hadis ve İbn Arabi

Sufi muhaddis değil, muhaddis sufi olunuz.” Cüneyd-i Bağdadî’nin bu sözü mutasavvıfların hadis ilmine verdikleri önemin bir göstergesidir şüphesiz. Muarızlarının şiddetli ve ağır ithamlarının ötesinde, başlangıcından altın çağı olarak nitelendirilen İbn Arabi ve Mevlana dönemine, hatta günümüze kadar tasavvufi düşüncede hadis ve sünnet, Kur’an ile beraber İslam’ın kadim ve ebedi kaynakları olarak merkezi bir konumda bulunmuştur.

Oryantalistlere ait bir tez olan, ve ne yazık ki bir çok Müslüman araştırmacı tarafından da sorgulanmadan kabul edilen bir tasnif, tasavvufi düşünceyi Hazreti Peygamber’den tarikatların müesseseleştiği, ve sistematik bir literatürün oluştuğu, İbn Arabi dönemine kadar Zühd dönemi diye nitelendirirken, İbn Arabi ve sonrasını anlayış ve yaşayış olarak seleflerinden ayrı bir dönemin başlangıcı olarak görür. Bu tasnif, İbn Arabi’nin İslam düşüncesi’ndeki göz ardı edilemez ve küçümsenemez etkisini vurgulamakta ne kadar haklıysa da, İbn Arabi’nin ve onun etkisindeki mutasavvıfların yaşantıda zühd’ten ve anlayışta seleflerinden uzaklaştıklarını ima etmekte bir o kadar haksızdır. Bu haksızlığı ve yanlış değerlendirmeyi çürütmek için İbn Arabi’nin ve eserlerinin layıkıyla anlaşılması yeterli olacaktır.

Ali Vasfi Kurt’un, Endülüs’de Hadis ve İbn Arabi adlı değerli ve titiz çalışması bu yönde atılmış başarılı bir adım. Ortalama okuyucuyu korkutacak hacimdeki (768 sayfa) bu çalışma İbn Arabi ve tasavvuf düşüncesine merak duyan okuyuculardan sabırlı ve dikkatli bir okuma bekliyor. Ali Vasfi Kurt’un çalışması, birçok açıdan ilgi çekici ve alanında benzersiz diyebilirim. Kitap Endülüs tarihi boyunca bu kayıp coğrafyada Hadis ilmine dair yapılan çalışmaları gözler önüne serdiği gibi, hadis ilminin tasavvufi düşüncedeki merkezi rolünü de gösteriyor. Aynı zamanda İbn Arabi’nin pek bilinmeyen ya da bilinmezden gelinen bir yönünü, muhaddisliğini de ön plana çıkarıyor. Bunu yaparken yine öncelikle İbn Arabi’nin çok geniş bir külliyat oluşturan eserlerine başvuruyor.

Kitabın ilk beş bölümü, İfrikiye ve Mağrib’te Ashab-ı Kiram döneminden itibaren yapılan Hadis çalışmalarını, Endülüs’te ve Mağrib’te yetişen muhaddisleri ve Hadis ilmine ait eserlerin bir genel değerlendirmesini sunuyor. Bu bölümler hem Hadis ilmi ile ilgilenenler için hem de Endülüs ve Endülüs’teki ilmi yaşantıyı merak edenler için çok değerli ve benzersiz bir kaynak mahiyetinde. Altıncı bölümden itibaren Muhyiddin İbn Arabi’nin hadis kültürü üzerinde duruluyor.

İbn Arabi’nin Endülüs’ten Mekke’ye kadar olan coğrafyada Hadis okuduğu alimlerin ve hocalarının değerlendirilmesinin ardından İbn Arabi külliyatının hadis ilmine ait olan bölümünün incelendiğini görüyoruz. Ali Vasfi Kurt bu bölümde külliyattan günümüze ulaşan 31 eseri inceliyor. Daha sonra külliyatın günümüze ulaşmayan ama hadis ilmiyle ilgili olduğunu bildiğimiz 27 parçalık diğer bir bölümünün listesini veriyor.

Neticede daima sufi kimliğiyle değerlendirilen İbn Arabi’nin devrin en değerli muhaddislerinden hadis okuyup icazet aldığını, kendisinin de hadis okutmuş ve hadis ilmine dair ellinin üstünde eser vermiş bir muhaddis olduğunu görüyoruz. Böylece İbn Arabi’nin çok yönlü ilmi kişiliğinin bir yansıması olarak külliyatının bir çok farklı ilmi disiplin açısından ayrı ayrı incelenmesi gerekliliği bir kez daha gözler önüne serilmiş oluyor. İbn Arabi devasa hacimdeki 36 ciltlik tefsiri kayıp olsa da eldeki tüm eserleriyle İşari tefsir okulunun en önemli müfessiri olduğu gibi, Suriyeli Mahmud el Gurab’ın el Fıkh İnde Şeyh’il Ekber Muhyiddin İbn’ül Arabi adlı çalışmasının da gösterdiği gibi müçtehid derecesinde bir fakih ve Vasfi Kurt’un dikkat çektiği üzere çok değerli bir muhaddistir. Bu özellikleri onun selefe ve selefin anlayışına olan bağlılığının en önemli göstergesidir.

İbn Arabi’nin muhaddisliği ve Hadis ilmine verdiği değer Ekberi irfan okulu olarak adlandırılan takipçileri tarafından da sürdürülmüştür. En önemli talebesi ve manevi oğlu olan Sadreddin Konevi’nin devrinin en meşhur muhaddisi olması, Ekberiliğin her devirde Kutbuddin Şirazi, Molla Şemseddin Fenari, Mecdüddin Firuzabadi, Celaleddin Suyuti, İbn Hacer Heytemi, Ebu’l Yahya Zekeriyya Ensari, Abdülvahhab Şarani hatta Osman Fazlı İlahi, İsmail Hakkı Bursevi, Necmeddin Gazzi, İbrahim Gürani ve Abdülgani Nablusi gibi muhaddis kimliği de bulunan mutasavvıflar yetiştirmesi, güçlü bir muhaddis sufi geleneğinin oluşumunu sağlamıştır.

Kitabın son bölümü İbn Arabi’nin inanç sistemini, vücud tasavvurunu, bilgi teorisini, vahiy, nübüvvet, velayet, hayal âlemi, rüya âlemi, şeriat, fıkıh, ve hadis ilmi konusundaki görüşlerini yansıtan oldukça kapsamlı çeviri ve alıntılardan oluşuyor. İki yüz sayfayı bulan alıntılar genellikle Fütuhat-ı Mekkiyye’den yapılmış ve oldukça dikkatli bir şekilde notlandırılmış. Dipnotlar sayesinde Fütuhat’ın hemen hemen her paragrafının, her cümlesinin Hadis külliyatlarına göndermelerle dolu olduğunu ve İbn Arabi’nin en zorlu görüşlerinin bile mutlaka ayet ve hadislere dayandığını görüyoruz. Vasfi Kurt’un tercümesi, bir gün Fütuhat tam metin olarak Türkçe’ye çevrilecekse bu işin mutlaka hadis ve tefsir ilmine de vakıf olan bir heyet tarafından yapılması gerekliliğini ortaya koyuyor. Hatta bizce Ekrem Demirli ve Ali Vasfi Kurt gibi isimler mutlaka bu heyetin içinde yer almalıdır.

Güneş zuhurunun şiddetinden görünmez der mutasavvıflar. İbn Arabi’nin ilmi kişiliği ve eserleri gündemde olduğu ölçüde gizli kalıyor ve onu anlamak emek, idrak, basiret, hatta feyz gerektiriyor. Ali Vasfi Kurt’a emeğinden, idrakinden ve basiretinden dolayı teşekkür ediyoruz, feyz ise Allah’tandır.

Ali Vasfi Kurt, Endülüs’de Hadis ve İbn Arabi, İnsan Yayınları, Araştırma

Yetkin İlker Jandar’ın Kitap Postası dergisinde yayımlanan İbn Arabi ve Muhaddis Sufîler Geleneği isimli yazısı.

http://www.kitappostasi.com/sayi4-5/04-05_ibn_arabi.htm